İsimler değişir, Cunda aynı kalır

Gezimizin Ayvalık kısmını geçen hafta yazmıştık. Bu hafta ise Küçükköy ve Cunda sokaklarını arşınlayacağız. Bahsettiğimiz gibi gitiğimiz gün Ayvalık’ı fırtına vurmuş, onlarca tekne batmış, maddi hasar meydana gelmişti. Ertesi gün ise bambaşka bir güne uyandık. Bir gün önceki fırtınadan, yağmurdan, soğuktan eser yoktu. Meteoroloji’nin bir gün önce, ‘parçalı bulutlu’ olarak tahmin ettiği gökyüzü masmaviydi. Erken saatte uyanıp kahvaltımızı ettik. Günün her saniyesini dolu dolu geçirmek için otelden erkenden ayrıldık. İlk durağımız, Ayvalık’a 7 kilometre uzaklıktaki, Belediye Başkanı Mesut Ergin’in de doğduğu köy olan Küçükköy. Aslında bu sefer Ayvalık’a burayı ziyaret etmek için gelmiştik. Ancak ilk günkü hava muhalefeti yüzünden köyün içinde araçla küçük bir tur attık. Ve ertesi gün parlayan güneşle birlikte yola koyulduk.

Burası Osmanlı döneminde ‘Yeniçarohori’ ismiyle kurulan bir yerleşim. 1400’lü yıllarda Osmanlı Devleti’ne vergi ödeyen Midilli Prensliği, ödemelerini aksatmaya başlamış. Vatikan’la işbirliği yaparak Osmanlı’ya karşı gelen Midilli’yi fethetmek için Fatih Sultan Mehmet, 1462’de donanmayla saldırmış. Ayrıca adanın karşısındaki bugünkü Küçükköy’ün olduğu yere de çok sayıda yeniçeri yerleştirilmiş. Midilli alındıktan sonra da bir süre burada yaşamaya devam etmişler. Çok sonraları Rumlar yerleştiklerinde buraya Yeniçeri yeri anlamına gelen Yeniçarohori demiş. Mübadelede, önce 1893 yılında, daha sonra da 1913’te Balkanlar’dan gelen Boşnaklar, Küçükköy’e yerleştirilmiş. 1980’li yıllara kadar burada yaşayan Boşnaklar da, 1 kilometre uzaktaki Sarımsaklı’ya taşınınca köy, kaderine terk edilmiş. Birkaç sene önce şehirden gelen bir grup arkadaş, gözden düşmüş bu köyde bir değişim başlatmış. Rum mimarisine sahip yapı restore edilmiş. Bu değişimin itici gücü, ‘sanat’ olmuş. Köyde, onlarca atölye ve galeri açılmış. ‘Bahara merhaba’ şenlikleri, ünlü sanatçıların katıldığı ücretsiz sanat günleri yapılmış. Sonuçta entellektüelitesi yüksek, ancak bir o kadar da mütevazi ve sade bir yerleşim yaratılmış. Köydeki bu canlanma, evlerinden ayrılan bazı köylülerin de yeniden Küçükköy’e dönmesini sağlamış.

Köyün hedefi, ‘Akıllı Köy’ olmak. ‘Akıllı Köy’ kavramı, tıpkı ‘Yavaş Şehir’, ‘Ekolojik Köy’ gibi bir konsepti ifade ediyor. Küçükköy, sürdürülebilir enerji kaynakları kullanan, iyi eğitim ve sağlık hizmetleri sunan, temiz suya ve sağlıklı gıdaya erişimin mümkün olduğu, demokratik, güvenli, adil ve cinsiyet eşitliğini gözeterek gelişiyor. Bir sanat köyü olarak daha fazla yol katedilse de ‘Akıllı Köy’ hedefi, sadece küçük yerleşimlerin değil, tüm ülkenin amaçladığı bir kavram olmalı.

#cunda #küçükköy #cundada gezilecek yerler #ortunç koyu #alibey adası #ayvalık

‘Küçükköy’de ne yapılır? Neresi gezilir?’ derseniz tahmininizden çok mekan var, görülmeye değer. Biz pandemi nedeniyle kapalı oldukları için yalnızca sokaklarında dolaşabildik. Ancak hem bir dahaki gidişimizde kendimiz için hem de yeni gidecek olanlarınız için buraya birkaçını not düşelim: Kıraarthane, Küçükköy Kültür Merkezi, Küçükköy Kent Müzesi, Artura Gallery, Artura Art Craft, Kabbak Evi, Kucca Atölye, Sabancı Üniversitesi Yaratıcı Teknolojiler Atölyesi, Atelier Sanat Merkezi, Kadınlar Sokağı… Köyü gezmek 1 saatinizi alıyor. Her sokağına girip, çokça fotoğraf çekmek isterseniz bu süre uzayabilir. Hem yorgunluğunuzu atmak hem de Boşnak lezzetlerini tatmak isterseniz, Majka, Zet Cafe, Potoplika Kafeterya ve Lala’nın Börek Evi, keyifli molalar verebiliriz.

#cunda #küçükköy #cundada gezilecek yerler #ortunç koyu #alibey adası #ayvalık

Karnınızı enfes Boşnak börekleri ya da Boşnak mantısıyla iyice doyurduysanız artık Cunda’ya gidebiliriz. Cunda, 22 tane olan Ayvalık Adaları’nın içinde yerleşimi olan tek ada. Ege Denizi’nin dördüncü büyük adası olan Cunda’nın tarihi, Antik Çağ’a kadar uzanır. O dönemde Ayvalık Adaları’na ‘Hekatonisa’ adı verilmiş. Bu ismi, adaların en büyüğündeki Nesos (Nasos) Antik Kenti’nin baş tanrısı olan Hekatos yani Apollon’dan almış. Cunda ve çevresi, M.Ö. Herodot tarafından ‘Ekatonisos’ olarak anılmış. Bölgeye, daha sonra ‘Moshonisia’ (Moshonis) denmeye başlanmış. Ayvalık’ta yaşayan Rumlar, adadaki bitkilerden yayılan güzel kokulardan esinlenerek, ‘kokulu ada’ anlamına gelen bu ismi vermiş. Bugün bile Cunda’nın, diğer Ayvalık Adaları’nda görülmeyen bir bitki çeşitliliğine sahip olduğu görülür. Bir diğer sav ise adanın bu ismini, ‘Moshos’ isimli bir korsandan aldığı yönünde.

Cunda, Piri Reis’in Kitab-ı Bahriye’sinde ise ‘Yund Adaları’ndan Galat’ olarak geçer. Adaya ait Osmanlıca bir mührün dış kenarında, Yunanca “Dimarhia Moshonision”, ortasında Arapça harflerle “Daire-i Belediye, Cezire-i Cunda (Yunda)” yazar. Osmanlı Devleti, burayı ‘Cunda’ olarak tanırken, Rum ahali ise ‘Moshonis’ diyormuş. ‘Yunda’ sözcüğünün ‘Cunda’ olarak günümüze ulaştığı düşünülür. Ada, I. Dünya Savaşı sonrası İzmir’in işgali ile birlikte 29 Mayıs 1919’da Yunan egemenliğine girmiş. İşgal sonrası Anadolu’da ilk direniş 172. Alay Komutanı Yarbay Ali Çetinkaya tarafından başlatılmış. Bu işgal 15 Eylül 1922’ye kadar sürmüş. Bu yüzden adaya, ‘Alibey Adası’ adı verilmiş. 1924’te mübadele gereği Girit, Makedonya ve Midilli Türkleri, Ayvalık ve çevresine yerleştirilmiş.

Cunda’nın karakterini şekillendiren iki millet var: 1920’lere kadar burada kök salmış Rumlar ve 1924’te adaya yerleştirilmiş Türkler. Adada Rum hakimiyeti o kadar güçlüymüş ki, 1740’de özerklik alınınca Ayvalık’ta yaşayan az sayıda Türk de burayı terk ederek civar mahallelere taşınmaya mecbur bırakılmış. Bölgenin gelir seviyesi zeytin yağı, sabun, şarapçılık ve dericilik sayesinde yüksek olduğu için Yunanistan’dan göç almaya başlamış. 1800’lülerde milliyetçilik akımı, burayı da yangın yerine çevirmiş. Rum nüfusun çok ve zengin olması nedeniyle ayaklanmalar kaçınılmaz hale gelmiş. Kurtuluş Savaşı’nın ardından da burada yaşayan Rumlar Yunanistan’a, Girit ve Midilli’deki Türkler de buraya yerleştirilmiş. Ayvalık, 2 bin 800 tarihi yapısıyla, Türkiye’deki en büyük Rum yerleşimi. Cunda da, onun sakin, samimi, mis kokulu çocuğu…

‘Cunda’ diyince çoğu kişinin aklına çarşısı ve sahilde şeridi geliyor. Ancak Cunda bundan ibaret değil. Türkiye’nin ilk boğaz köprüsü olan köprüyü geçince merkeze gelmeden sol tarafımızda bizi yeldeğirmeni selamlıyor. Ufak bir tırmanışla ulaşabildiğimiz yapı, restorasyon geçirmiş. İçine girilmiyor ama manzarası harika. Burası güzel bir kahve molası için uygun bir yer olabilir. Salgın nedeniyle her şeyini yanında gezdiren biz, kahvelerimizi ve günün geri kalanı için enerji verecek olan tatlılarımızı, bu güzel manzara eşliğinde yiyip içiyoruz. Karşı tepede bugün, Sevim ve Necdet Kent Kitaplığı olarak kullanılan Agios Yannis Kilisesi var. Kısa bir yürüyüşle buraya ulaşmak mümkün. Yıkılmaya yüz tutmuş bu kilise yapısı, 2007 yılında Rahmi Koç tarafından restore edilmiş. Kitaplık ismini, ilerleyen yaşı nedeniyle göz sağlığı bozulan ve ‘Göremediğime değil, okuyamadığıma üzülüyorum’ diyen emekli Büyükelçi Necdet H. Kent ve eşinden almış. Kitaplığa, Necdet H. Kent’in oğlu Muhtar Kent tarafından bin 300’ü aşkın kitap bağışlanmış. Ayrıca yapının olduğu tepeden Şeytan Sofrası, Ayvalık, Dalyan Boğazı, Cunda, Tavuk Adası, Hasır Adası, Çataltepe ve Edremit Körfezi görülebilir. Buradaki kafede de zaman geçirebilirsiniz.

Sahildeki balık restoranlarından birinde papalina yedikten, Taş Kahve’de kahvemizi içtikten sonra daha önceki gelişimizde harabe durumda olan Despot Evi’ni görmek istiyoruz. Ancak burası bizim hatırladığımız yer değil, artık.

#cunda #küçükköy #cundada gezilecek yerler #ortunç koyu #alibey adası #ayvalık

Despot Evi, Cunda’daki Rum evlerinin en ihtişamlısı. Bina, 1862 yılında Yunanistan’dan gelip Cunda’ya yerleşen varlıklı bir Rum için inşa edilmiş. Ev sahibi 1877’de bir baskın sırasında öldürülünce Osmanlı Devleti malikaneyi satın almış. Bir süre hükümet binası olarak kullanılan yapı, 1980’lere kadar yetimhane olarak işlev görmüş. Uzun bir süre atıl durumda kalan yapı, bugün lüks bir otel olarak işletiliyor.

Cunda merkezdeki güneş saati, 2004’te bölgenin sevilen isimlerinden Ahmet Erol Keskin’in vefatı üzerine yaptırılmış. Burada eski usül, güneş ışınlarının açısına göre gölgenizin düştüğü konumdan yola çıkarak saati öğrenebilirsiniz. Bir Taksiyarhis Kilisesi de Cunda’da var. Koç Müzesi’nin devamı niteliğindeki yapı, döneminin metropol kilisesiymiş. 2011 yılında kilise müzeye dönüştürülmek üzere Rahmi M. Koç Müzecilik ve Kültür Vakfı’na tahsis edilmiş. Tarihi binanın restorasyonu yapılmış ve 2014 yılında Ayvalık Rahmi M. Koç Müzesi olarak hizmete açılmış. Biz tabi ki pandeminin azizliğine uğradık ve burayı de gezemedik. Ancak siz mutlaka gezi planınıza ekleyin.

#cunda #küçükköy #cundada gezilecek yerler #ortunç koyu #alibey adası #ayvalık

İki günlük Ayvalık gezimizin son durağı Ayışığı Manastırı’ydı. Rumca adıyla ‘Aydimitri Ta Selina’, Pateriça Yarımadası’nın en kuzey noktasında yer alıyor. 16’ncı yüzyıldan kalma yapı, 2012’de Suzan Sabancı Dinçer tarafından satın alınıp restore edilmiş. Adanın en uzak köşesinde kaldığından buraya ulaşmak için tek yol özel aracınız. Ancak toprak yol, adeta köstebek yuvasına dönmüş. Her ne kadar görmek istesek de giderek bozulan yolu göze alamayıp geri döndük. Daha sonra manastırın çok kısıtlı zaman diliminde ziyarete açık olduğunu öğrendik. Gitmeden önce aramanızda ve mümkünse arazi aracıyla gitmenizde fayda var. Ya da belki, artık o kadar zor ulaşılması gerekmeyen bu manastırın daha çok kişi tarafından görülebilmesi için yolu düzeltilir. Cunda’da bu saydıklarımızın dışında bir çok kilise ve gözden uzak manastır da bulunuyor. Çok popüler olmadıkları için görmek isterseniz, internetten aratmak yerine ada halkından yardım almanızı tavsiye ederiz.

Cunda’dan ayrılmadan önce gözümüze ‘Faris’in Yeri’ tabelası takılıyor. ‘Nereye çıkacak acaba?’ deyip o yola giriyoruz. Meğerse öğlen saatlerinde Google Map’in azizliğine uğrayıp bir türlü ulaşamadığımız Milli Park’ın girişine buradan gidiliyormuş. Zamanımız kalmadığı için doğada yürüyüş faslını, başka zamana bırakıyoruz. Yola devam edince ‘Ortunç Koyu’na ulaşıyoruz. Burası hem denize girmek için hem de günü noktalamak için müthiş bir yer.

#cunda #küçükköy #cundada gezilecek yerler #ortunç koyu #alibey adası #ayvalık

Uzun yoldan Ayvalık

Şanslı olduğunuzu düşünür müsünüz? Biz geçen haftaki seyahatimizde tüm şansımızı yanımıza almış gibiydik. 2 günlük tatilimizi Ayvalık ve Cunda’yı etraflıca gezmek için planladık. Tabi ki daha önce bir çok kez gitmiştik. Ancak bu sefer daha önce görmediklerimizi görmeye, gördüklerimize de farklı bir gözle bakmaya kararlıydık. Bu kararımızı uygulamaya rotamızdan başladık. İzmir’den yola çıkıldığında Aliağa üzerinden gidilir genelde. Biz, sevgili Işık Teoman’ın tavsiyesiyle Kozak Yaylası’ndan geçeceğimiz bir yol izledik. Zaten Bergama’ya ve Kozak’ın doğal güzelliğine aşık iki insan olarak bizi yolun 1 saat kadar uzayacak olması rahatsız etmedi. Çünkü buralarda kendimizi bir masalın içinde gibi hissediyoruz.

Bergama’dan Kozak’a tırmanırken Pergamon’a selam çaktık. Devamındaki su kemerini gördük, tepelerde ve daha aşağılarda toprak altında keşfedilmeyi bekleyen neler olabileceği hakkında konuştuk. Birkaç dakika sonra bitki örtüsü değişmeye başladı. Yol kenarından akan nehrin, dağlardan inen suların aktığı onlarca çeşmenin suladığı bu bölgede yeşilin 50 tonunu görmek mümkün. Her zaman yaptığımız gibi arabanın tüm camlarını açarak mis gibi havayı içimize çektik. Burada havanın adeta bir tadı var. Belki hissettiğimiz huzur, neşe ve yenilenmenin de tadı vardır.

Yolun iki yanındaki çınar ağaçları, daha yüksek yerlerde yerini meşhur fıstık çamlarına bırakıyor. Dalları göğün yükseklerine uzanan bu kocaman ağaçlar, sadece oksijen sağlamakla kalmıyor. Aynı zamanda bölgenin geçim kaynağı… O çamlardan topladıkları fıstık sayesinde hayatlarını sürdüren köylülerin, onlara sahip çıkma mücadelesine defalarca tanık olmuştuk. Hem su içmek hem de biraz dinlenmek için bir çeşmenin başında duruyoruz. Yalağa dökülen buz gibi suyun tadı, şehirde damacanadan içtiklerimize benzemiyor. Çok daha tatlı… Biz su içerken çeşmenin üstündeki yuvadan iki kırlangıç uçuyor. O sırada etraftaki kayalar dikkatimizi çekiyor. Sanki elle şekil verilmiş gibiler. Biraz dikkatli bakınca bir friz parçası, sütunlar ve bir kaide görüyoruz. Burada ortaya çıkarılmamış bir yapı var belli ki. Belki de antik bir çeşmeydi bir zamanlar. Bugünkü duanın yerinde belki de Yunan tanrılarından birine ya da imparatora ithafen bir yazı vardı. Yolun karşısında da bazı taşlar görüp, mistik bir hikaye uydurarak yola devam ediyoruz.

#ayvalık, #cunda, #kozak yaylası, #ayvalıkta gezilecek yerler

Yol üzerinde çok güzel köyler var. Ancak yağmur hepsini ziyaret etmemize engel oluyor. Ama birini yine de es geçmiyoruz. Burası, dünyanın en tatlı müzesinin olduğu Demircidere Köyü. 70 haneli köyün meydanına park ediyoruz. Neredeyse tüm köy meydanda. Ufak bir pazar var. Alışveriş bahanesiyle kimisi sohbet ediyor. Köy meydanlarının vazgeçilmezi ulu çınar ağacının altında, yağmurdan korunuyor kimisi. Ağacın karşısında bir Etnografya Müzesi… Müzenin kapısını yokluyoruz ama kilitli. Çınarın altında oturan köylülerden biri sesleniyor: “Anahtar heykelin arkasında.”

Yapının önünde Hacı Bektaş-ı Veli ve Mevlana’nın birer büstü duruyor. Anahtarı, Hacı Bektaş-ı Veli büstünün arkasından alıyoruz. Hayatımızda ilk, muhtemelen de son kez adı ‘müze’ olan bir yerin kapısını açıyoruz. Açarken de Hacı Bektaş-ı Veli’nin şu sözlerini hatırlıyoruz:

“Kudret eliyle kurulmuş, yıkılmaz yapımız bizim
Aşk kalemiyle yazılmıştır, silinmez tapımız bizim
Yaradana sığınıp bize umutla gelenlere
Ezelden ebede kadar açıktır kapımız bizim”

Bu müzeyi köylüler, dedelerinden, ninelerinden kalan eşyaları korumaya almak için kendi çabalarıyla kurmuşlar. Müze dediğimize de bakmayın. Ahşap çerçeveli camları olan, büyükçe bir dükkanın içinde kasetlerden plaklara, halı dokuma tezgahlarından yerel kıyafetlere kadar bölgedeki yaşamın bir parçası olmuş birçok eşya yer alıyor. Müzenin kapısını kilitleyip anahtarı aldığımız yere bırakıyoruz ve sonraki durağımız Ayvalık.

Şimdi gelelim neden kendimizi şanslı hissettiğimize… Biz, bir güneşle bir çiseleyen yağmurla yol alırken Ayvalık’ta aynı saatlerde kıyamet kopmuş. Sağanak yağışla birlikte hızı 80 kilometreyi bulan rüzgar, ilçede felakete neden olmuş. Dev dalgalar 30 tekneyi parçalamış. Fırtınadan kaldırım taşları sökülmüş, direk ve ağaçlar devrilmiş. Ayvalık’a gideceğimizi bilen ailelerimizin iyi olup olmadığımızı sormak için aramasıyla bu üzücü olaydan haberdar oluyoruz. Üzülerek ve korkarak Ayvalık’a giriyoruz. Ancak rüzgarın hızı azalmış, yağmur bulutlarını dağılmış halde buluyoruz. Belediye ekipleri, felaketin izlerini silmeye çalışırken birçok kişi de fırtınanın kırdığı ağaç dallarını süpürüyor. Birkaç saat önce yaşanmış olan doğa felaketinden kıl payı kurtuluyoruz. “Yolu uzatmayalım. Bildiğimiz yerden gidelim” desek, gezmekle, çeşmeden su içmekle, durup durup doğanın, köylerin fotoğrafını çekmekle geçen 2 saati harcamamış ve fırtınanın ortasına düşmüş olacaktık.

Öğleden sonra güneşin yüzünü göstermesini fırsat bilip, Ayvalık’ın en eski mahallesi olan Macaron’un sokaklarını arşınlıyoruz. Burası Ayvalık’ın en eski yerleşimi. Cumbalı eski evleri, Rum ustaların imzasını taşıyor. Evlerin arasındaki yemyeşil avlular ise, nefes alma mekanları oluyor. Macaron (c ile okunuyor), Latince ‘marjoram’ kelimesinden türetilmiştir ve ‘mercanköşk’ anlamına gelir. Bu mahallede eskiden bol miktarda mercanköşk yetiştirildiğinden mahallenin bu ismi aldığı düşünülür. Kahramanlar Unlu Mamülleri, Macaron Muhallebicisi, Camlı Kahve, Macaron Konağı, Mor Salkım Kafe gibi bölgenin simge mekanlarının yanı sıra çok sayıda antika eşya satan dükkan ve atölye de bulunuyor. Yaşanmışlığı olan ikinci el eşyalar, bu tarihi mahallenin ruhunu oldukça uyuyor.

Ayvalık ve çevresinin tarihi, Antik Çağ’a kadar uzanıyor. O dönemde Ayvalık Adaları’na ‘Hekatonisa’ adı verilmiş. Bu ismi, adaların en büyüğündeki Nesos (Nasos) Antik Kenti’nin baş tanrısı olan Hrkatos yani Apollon’dan almış. Adalarda Nesos dışında Chalkis, Pordoselene ve Kydonia’da da yerleşim varmış. Bu dört kentten Chalkis ve Pordoselene bugünümüze ulaşmamış. Nesos ve Kydonia ise bugünkü Cunda ve Ayvalık. Kydonia Antik Kenti olduğu düşünülen alanda bulunan parçalardan Helenistik (MÖ 330-30) ve Roma (MÖ 30-MS 395) çağlarına ait yerleşim yerleri bulunduğu tespit edilmiş. Şehrin, Bizans zamanında önemini yitirerek bugün İlkkurşun Tepesi olarak anılan tepenin eteklerine kaydığı düşünülüyor. Kent, 14’üncü yüzyıldan itibaren ise Osmanlı İmparatorluğu egemenliğine girmiş.

#ayvalık, #cunda, #kozak yaylası, #ayvalıkta gezilecek yerler

Kent, 19’uncu ve 20’nci yüzyılın başlarında en parlak dönemini yaşamış. Bugünkü Ayvalık’ın kurulması ise 1430-1440 yıllarına rastlar. ‘Ayvalık’ adına ilk defa 1772 yılında yayınlanan bir fermanda rastlanır. Kent, 1789 yılından itibaren gayrimüslimlerin yaşadığı bir özerk bölge olmuş. 1821’de Rum ahalinin Yunan ayaklanmasına katılması sonucu ilçenin büyük bir kısmı boşaltılmış, 1840’da Karesi Sancağı’na bağlı bir ilçe haline gelmiş. 1891 tarihli istatistiğe göre 21 bin 666 olan kent nüfusunun 21 bin 486’sının Rum, sadece 180’inin Türk olduğu tespit edilmiş.

Ayazma Kilisesi
Ayazma Kilisesi

Denizden uzaklaşıp Macaron Mahallesi’nin içlerine doğru ilerlediğimizde tarihi cami ve kiliselere rastlıyoruz. Bunlardan biri Ayazma Kilisesi. Eski adı ‘Faneromeni’ olan yapının girişinde, 1890 yılında inşa edildiği yazıyor. 1920 yılındaki mübadele sonrası kaderine terk edilen kilise, 2001’de koruma altına alınmış, 2016-2018 yıllarında ise belediye tarafından restore edilerek ziyarete açılmış. Biz pandemiden dolayı kapalı olduğu için içini gezemedik ama sizin için kilisenin ilginç hikayesini öğrendik. Rivayete göre, küçük bir kız, her gece rüyasında Meryem Ana’yı görür. Rüyada Meryem Ana aynı yerde durarak eğilip topraktan su içer ve suya işaret eder. Kent Meclisi üyeleri, küçük kızın rüyasını dinleyince rüyada gördüğü yeri kazar ve su bulur. Suyun fışkırdığı yere de Ayazma Kilisesi inşa edilir. Ayazma da zaten Ortodoks Hıristiyanlarının kutsal saydıkları su kaynaklarına verdiği isimdir.

Saatli Cami- uzaktan görünüş

Saatli Cami

Taksiyarhis Kilisesi- Rahmi Koç Anıt Müzesi

Bugün Rahmi Koç Müzesi olarak bilinen Taksiyarhis Kilisesi’ne doğru yol alırken karşımızda Saatli Cami çıkıyor. Adında ‘cami’ olduğuna bakmayın. Burası da 1850’de inşa edilmiş bir Rum kilisesi. Hatta adı da Ayos İanni Kilisesi’ymiş. Mübadelede bölgeye Türklerin yerleştirilmesiyle yapı, camiye çevrilmiş. Özgün yapıya minare eklenerek, günümüze kadar korunmuş. Saatli Cami’nin ardından Taksiyarhis Kilisesi’ne ulaşıyoruz. Burası, Ayvalık’ın ilk kilisesi olarak biliniyor. 15’inci yüzyılda yapıldığı tahmin edilen kilise, 17’nci yüzyılda genişletilmiş. Kilisenin içi rengarenk fresklerle süslü. Neo-klasik tarzın etkisi tüm yapıda görülüyor. Uzun bir süre tekel deposu olarak kullanılan yapı, 2012 yılında restore edilmiş. 2013 yılından itibaren de Taksiyarhis Anıt Müzesi olarak ziyaret edilebiliyor. Kilisedeki, altın varaklar, ikonalar, ince taş işçiliği dikkat çekiyor.

#ayvalık, #cunda, #kozak yaylası, #ayvalıkta gezilecek yerler

Ayvalık’taki Hayrettin Paşa Camisi ve Çınarlı Cami de Cumhuriyet’ten sonra camiye dönüştürülen kiliseler. Hamidiye Camisi ise Ayvalık’ta cami olarak inşa edilen ilk yapı. Sultan II. Adbülhamid tarafından yaptırılan yapı, hala kullanılıyor. Ayvalık’ın tarihi sokaklarında zaman kaygısı duymadan dolaşırsanız bunlar gibi birçok yapıya, eski evlere, samimi insanlara ve Ayvalık’ın ruhunu yansıtan güzel objelere denk gelebilirsiniz. Haftaya gezimize Küçükköy ve Cunda’da devam edeceğiz.

Şeytan’ın ayak izi

Biz bu gelişimizde uğramadık ama daha önce gitmediyseniz Şeytan Sofrası, görmeden dönmemeniz gereken yerlerden. Eşsiz manzaraya sahip olan tepeden efsaneye göre, yeryüzünden cenneti arayan şeytanın ayak izi olduğuna inanılan oluşum da görülüyor. Tabi Ayvalık Adaları’nın muhteşem doğası da… Buradaki kafelerde oturup günbatımını izleyebilirsiniz.

#ayvalık, #cunda, #kozak yaylası, #ayvalıkta gezilecek yerler

7 kilometrelik plaj

Ayvalık’ın otel ve plaj bölgesi olarak bilinen Sarımsaklı’yı da görmek şart. 7 kilometre uzunluğunda ve 100 metre eninde olan Sarımsaklı Plajı’na giriş ücretsiz. Sarımsaklı denilince akla deniz gelse de burası, tarihi 15’inci yüzyıla uzanan eski bir yerleşim. İlçe adını, bölgeden çıkarılan sarımsı renkli taşlardan alır. Osmanlı’ya vergi vermekle mükellef olan Midilli adası prensi Gateluzio’nun vergileri geciktirmesi sonucu Fatih Sultan Mehmet donanmayı Midilli’ye gönderir ve Midilli kısa sürede alınır. Böylece korsanların eline geçmemesi için bölgeye yeni çeriler yerleştirilir. 1893 ve 1913 yılında ise Yugoslavya’dan gelen Türkler ve Yunanistan’dan gelenler Sarımsaklı civarına yerleştirilir. Ayrıca Sarımsaklı’da bölgenin en eski kiliselerinden Aya Athanasiu Kilisesi bulunur. Günümüze kadar en sağlam ulaşabilen yapılardan olan kilise, mübadele öncesinde Sarımsaklı’da yaşayan Rumlar tarafından inşa ettirilmiş. Serin sularda yüzmekten fırsat bulursanız bu yapıyı da ziyaret edebilirsiniz.

#ayvalık, #cunda, #kozak yaylası, #ayvalıkta gezilecek yerler