Tatil demek Fethiye demek

Anadolu efsaneler için verimli bir toprak gibidir. Doğusundan batısına, güneyinde kuzeyine içinde mitler taşıyan bu coğrafya, savrulup duran hikayeleri geçmişten geleceğe taşır. Kulaktan kulağa yayılan bu öyküler, belki bir gün bizi olduğu gibi sizi de arkasından sürükler. Yol, Tanrı Apollon’un Finike Kralı Agenor’un kızlarından birine aşık olup, kalbini çalmak için sevimli bir köpeğe dönüştürdüğü ana çağırırsa sizi, bilin ki siz bu iki sevgilinin doğan erkek çocuklarına verdiği ismi taşıyan ilçeye, Telmessos’a, yani Fethiye’ye gitmek üzeresiniz. Ve bilin ki tarihin, güneşin ve kumun turkuaz rengiyle buluştuğu o ilçede geçireceğiniz birkaç günü asla unutamayacaksınız. Eğer bugüne kadar Fethiye’yi görmediyseniz pandemi yasakları bittikten sonra gidilecek yerler listenize mutlaka alın.

Antik çağlarda Telmessos, Osmanlı İmparatorluğu döneminde ise Makri ve Meğri adları ile anılan Fethiye, ismini ilk şehit Türk pilotu Fethi Bey’den alıyor. Fethiye veya antik ismi ile Telmessos kentinin geçmişi filolojik bazı tespitlere göre M.Ö. 3 binlere kadar gitmesine karşın o dönemleri teyid edecek eserlere henüz rastlanmış. Antik dönemden itibaren karşılaşılan pek çok deprem ve yeni yerleşim alanlarının kurulması o dönem yapılarının zaman içerisinde yok olmasına neden olmuş. Ancak modern kentin güneyindeki kayalıklara oyulmuş mezarlar ile şehrin çeşitli noktalarında yer alan lahit mezarlar antik çağdan günümüze ulaşabilmişler. Bölgedeki kaya mezarlarından en ünlüsü ve en görkemlisi hiç şüphesiz Kral Amyntas’ın mezarı. Son yıllarda müzenin yaptığı kazılarda ortaya çıkarılan, günümüz de yapılan restorasyon çalışmalarıyla bugün bin 500 kişinin kullanımına cevap verecek tiyatro kalıntısı, kentin antik dönemdeki yerleşimi ile teşkilatı hakkında bazı bilgiler vermektedir. Fethiye, özellikle Persler, Likyalılar, Kayralılar ve Romalılar’a ait eserleri ile tanınmış. Fiziki yapısı içinde barındırdığı körfezi nedeniyle yöreyi ziyaret edenler tarafından İzmir’e benzetiliyor.

Fethiye’de ziyaret edilecek yerler arasında ilk akla gelen, Ölüdeniz. Özellikle bu bölgede İngilizler çok sayıda ev ve arsa almış. ‘Her şeyin fiyata dahil olduğu’ cazip fiyat avantajlı tatil köyleri ya da oteller bölgeye çok sayıda yabancı turist çekiyor. Yıllarca yabancı turistlere ‘yolunacak kaz’ gözüyle bakan esnaf ise şimdi bu otellerden çıkmayan turistlerden dert yanıyor. Pandemi sürecinde ise esnaf eski günlerini mumla arıyor.

#fethiye, #kelebekler vadisi, #ölüdeniz, #kayaköy, #saklıkent, #babadağ

Yıllardır tanıtım afişlerinde boy gösteren doğa harikasına, son yıllarda bir de Saklıkent Kanyonu eklendi. Fethiye içinden minibüs ve özel araçlarla Fethiye-Kaş Karayolu’ndan ayrılarak ulaşılan Saklıkent Kanyonu’nda, yüksek duvarları andıran kaya aralığına nehir üstündeki asma yaya yolundan giriliyor. Kanyona ancak, dağların doruklarından eriyerek akan ve dizlerinize kadar gelen kar suyunu geçerek girebiliyorsunuz. Bu bölümü geçerken inanılmaz derecede soğuk olan suya rağmen oldukça zevk alıyorsunuz. 18 kilometrelik kanyon aralığının bir bölümünü yürüyenler, gökyüzünün görülmez, gölcüklerin ve setlerin aşılmaz olduğu bölümlerden geri dönerken, şifalı olduğu söylenen çamurları da yüzlerine sürmeyi ihmal etmiyorlar.

Saklıkent kanyonundan ayrılanların uğrak yerlerinden biri de kaplıca yöresi. Görkemli Tlos Antik Kenti’yle, ulu çınarların gölgesinde ve şelalelerin serin sularının arasında yemek yiyen ziyaretçilerine keyifli anlar yaşatan Yakapark, çevre gezilerine katılan turistleri memnun ediyor.

Şimdi sırada Ölüdeniz ve yamaç paraşütünün yapıldığı Babadağ var. Gün boyu ziyaretçi akınına uğrayan Ölüdeniz’deki Belcekız Plajı’nda, yılın 12 ayı denize girilebiliyor. Ölüdeniz sahilinde yamaç paraşütü hizmeti veren acenteler var. Rezervasyon yapıp çıkış saati bekleniyor. Sigortalanan yolcular, pilotlarla beraber 4×4’lere biniyor üste de paraşütler yükleniyor. Ölüdeniz çıkışından 1965 metre yükseklikteki Babadağ’a 1978 yılında yangın kulesi için açılmış olan 25 kilometrelik orman yolu ile tırmanılıyor. Yol toz, toprak ve engebeli. Yolculuk, yaklaşık 50 dakika sürüyor. 1200 metrelerde ağaç cinsleri de değişim gösteriyor ve anıtsal gövdeli, 200-300 yıllık nadir türlerden Sedir ormanlarına rastlanıyor.

#fethiye, #kelebekler vadisi, #ölüdeniz, #kayaköy, #saklıkent, #babadağ

Bin 700 metrede uçuş pistine ulaşanları her ihtimale karşı bir ambulans hazır bekliyor. Eğer rüzgar uçuş için uygun değilse, daha elverişli olan 1900 metreye çıkılıyor. Acente tarafından kendilerine verilen tulum ve kasklarını giyenler, önce paraşütleri yere açıp rüzgara bırakıyorlar. Şişince de koşmaya başlıyorlar ve kendilerini dik yamacın bir yerinden gökyüzünün boşluğuna bırakıyorlar. Keyiften mi, heyecandan mı, yoksa adrenalin salgısından mı bilinmez önceleri çığlıklar duyuluyor. Sonra uzaklaşıyorlar ve doyumsuz bir manzara seyrederek Belcekız Plajı gerisindeki iniş pistine konuyorlar.

Bu arada Kumburnu sahillerinde denizin tadını çıkaranların bir bölümü, sahilden kalkan ve 5 kilometre uzaklıkta bulunan Kelebek Vadisi’ne düzenlenen tekne turlarına katılıyorlar. Ölüdeniz yakınlarında bulunan kilise kalıntılarının görüldüğü Ayanikola Adası ve Gemile Koyu da en az diğer gezi yerleri kadar ilgi görüyor. Fethiye’nin içinde ise durum daha farklı… Kent içinde kalıp günübirlik tekne turlarına katılarak tatil yapanlar, akşamlarlı sahil boyunca dizili çay bahçelerinde oturup kıyı bandında dolaşıyorlar. Fethiye, küçük bir ilçeden çok aslında gezip görüldükçe, anlatılan öyküleri dinledikçe insanın içine sığmayan bir doğa harikası bölge. Eğer şimdiye kadar görmediyseniz mutlaka gidip görün.

BURALARI GÖRMEDEN TATİLİ BİTİRMEYİN

12 ADALAR

Birbirinden güzel sayısız koylarla süslü Kapıdağı Yarımadası ve adalardan oluşan, balıkçıların “Karanlık İçi” olarak tanımladıkları bölge mavi yolculukların vazgeçilmez uğrak yerlerinden biridir. Fethiye ve Göcekten düzenlenen günübirlik turlarla da ulaşılabilen Yassıca Adalar, Hamam Koyu, Kurşunlu Koyu, Yavansu, Bedri Rahmi Koyu, Tersane Adası, Göbün Koyu, Boynuzbükü, Göcek Adası, Domuz Adası, Zeytin Adası, Kızıl Ada yörede “12 Adalar” olarak da anılmakta ve önemli bir çekim alanı özelliğini taşımaktadır. Adaları gezerken Hamam Koyu’nda bir Bizans manastırı olan, bugün deniz altında kalmış kalıntılar arasında serinlemek, Yavansu’da kısa bir yürüyüşten sonra tepedeki antik kent Lydas’ı dolaşmak, Tersane ve Göbün adalarında kendinize balık ziyafeti çekmek bu mavi yolculukla yaşayacağınız serüvenlerden bir kaç tanesidir.

#fethiye, #kelebekler vadisi, #ölüdeniz, #kayaköy, #saklıkent, #babadağ

KAYA KÖY

Kuruluşu kesin olarak bilinmeyen ve depremler sonucu birkaç ev tipi mezarı dışında bütünüyle yok olan antik Karmillassos’un üzerinde 14. yüzyıldan başlayarak kurulmuş bir Rum yerleşimidir. Eski adı Levissi’dir Yaşamı boyunca çevresindeki beş Türk köyünün halkı ile bütünleşen ve dostluk, kardeşlik, barış kavramları üzerinde insanlık dersleri veren Kaya Köy bölgemizin gurur kaynaklarından biridir. 1922 yılında Türk ve Yunan hükümetleri arasında imzalanan bir “nüfus değişimi” anlaşması uyarınca, Kaya Köy’ün Rum ahalisi ile Batı Trakya’da yaşayan Türk halkı karşılıklı olarak yer değiştirmiştir.

#fethiye, #kelebekler vadisi, #ölüdeniz, #kayaköy, #saklıkent, #babadağ

KELEBEKLER VADİSİ

Bu ilginç kanyon, adını temmuz-eylül aylarında bölgeye gelen “Jersey Tiger” adlı kelebeklerden almış. Kelebeklerin bir arada bulunduğu bir açık hava müzesini andıran vadi, yaz-kış akan şelalesi, geniş kumsalı, denizi ve pembe zakkum çiçekleriyle küçük bir yeryüzü cennetini andırıyor.

#fethiye, #kelebekler vadisi, #ölüdeniz, #kayaköy, #saklıkent, #babadağ

Metropolis’te Kırmızı Başlıklı Kız

Siz hiç antik tiyatroda sahneye çıktınız mı? Bunun için ya sanatçı olmanız ya da çabuk sıkılan ve dikkatini çekmeniz gereken bir çocuğa sahip olmanız lazım… Böyle olunca, Metropolis’in tiyatrosunda, yüzlerce yıl sonra Kırmızı Başlıklı Kız’ı sahnelemiş olduk.

Çocuk sahibi olanlar bilir. Onlarla gezmek epey zorludur; hele ki Lena gibi beş yaşında bir çocukla. Ancak yine de eğlenceli ve öğretici olabilir bu yolculuklar. Öncelikle yol boyunca daha çok tuvalet ve ‘sıkıldım’ molası vermeyi göze almalısınız. Tabi bir de dünyayı keşfetmeye çalışan her çocuğun yaptığı gibi çokça soru sormasını. Keyifli yanları ise, çocuktan gelen basit bir soruyla önünden geçip gidebileceğiniz şeylere dikkat kesilmek, sınırsız merakla öğrenme açlığına tanık olmak ve biz yetişkinlerin nerede, ne zaman bunlardan vazgeçtiğini hatırlamaya çalışmak.

#torbalı #metropolis #ana tanrıçanın kenti #izmirde gezilecek yerler #izmirde görülmesi gereken yerler

Bir yaz sabahı, sonunda denize çıkacağımız uzun bir rotayla yola çıktık. İlk durağımız ‘Ana Tanrıçanın Kenti’ olarak bilinen Metropolis’ti. Burası, Torbalı’ya beş kilometre uzaklıkta, arkasında Antik Gallesion (Alaman) Dağı bulunan tepeye kurulmuş bir İyon kenti. Kentin bulunduğu SİT alanı, yaklaşık 200 dönümlük bir araziyi kaplıyor. Kent, M.Ö. 3’üncü yüzyılda Büyük İskender’in komutanlarından biri olan Lysimakhos ve adamları tarafından kurulmuş. Metropolis adını, tabiatın ana tanrıçası olan Meter Gallessia’dan almış. Metropolis’in, zamanında zeytinyağı ve kaliteli şarap yapımında oldukça başarılı olduğu biliniyor. Hatta ünlü coğrafyacı Strabon, güzel şarap yapan kentleri sayarken, Metropolis’i de bu listeye dahil etmiş.

Metropolis, iki önemli İyon kenti olan Smyrna ve Efes’i birbirine bağlıyormuş. Bu yüzden antik çağda ekonomik açıdan oldukça iyi durumdaymış. M.S. 2’nci yüzyıl sonrasında kent, tepenin batı yamaçlarına ve düzlüklerine doğru genişlemiş.

Akropol
Akropol

Metropolis ilk olarak, 17’nci ve 18’inci yüzyıllarda yaşamış olan Spon ve Wheler’nin bölgeyi anlatan çalışmalarında kayıt altına alınmış. Kentteki ilk bilimsel çalışma, 1860’lı yıllarda İzmirli araştırmacı A. Fontier tarafından yapılmış. Fontier, araştırmaları sonucunda, antik kentin çevresindeki Çevlik ve Fetrek çaylarının antik isimlerini ‘Astraios’ ve ‘Phyrites’ olarak saptamış. Ayrıca kent kalıntılarını da tarif etmiş. İlk ayrıntılı çalışma ise Avusturyalı bilim adamı J.Keil tarafından I. Dünya Savaşı’ndan önce gerçekleştirilmiş. 1972-1975 yılları arasında Prof. Dr. Recep Meriç, Metropolis’te, sonuçları daha sonra Almanya’da yayımlanan sistematik bir yüzey araştırması yapmış. 1989 yılına gelindiğinde ise Torbalı Belediyesi’nin öncülüğünde bilimsel kazılara başlanmış. 16 yıldır da kazılara, Sabancı Vakfı destek veriyor.

#torbalı #metropolis #ana tanrıçanın kenti #izmirde gezilecek yerler #izmirde görülmesi gereken yerler

Tepeye doğru uzanan basamakları çıkarken karşımıza ilk olarak tiyatro yapısının doğusunda bulunan özel konut çıkıyor. Fresk ve mozaiklerle dekore edilmiş bu yapıdaki mozaik örnekleri, Batı Anadolu’nun en seçkin örnekleri arasında yer alıyor. Moziklerdeki figürlerde, elinde thyrsos (ucunda çam kozalağı takılı bir sarmaşık olan asma dallarıyla sarılı bir değnek) tutan Şarap Tanrısı Dionysos ve eşi Ariadne ile Dionysos perilerinden Maenad figürleri bulunuyor. Portre şeklinde hazırlanmış bu köşe figürleri arasında ellerinde kadeh tutan Eroslar görünüyor. Moziklerde, kuş ve balık tasvirlerinin yanı sıra tiyatro maskları da dikkat çekiyor. M.S. 2’nci yüzyıla tarihlendirilen yapının, tiyatro etkinliklerinde konuk evi veya resepsiyon salonu olarak kullanıldığı düşünülüyor.

Küçük ve zarif tiyatro yapısı, Metropolis’in iyi korunmuş yapılarından biri. 3 bin 600 kişilik tiyatronun orkestra ve alttaki oturma sıraları erozyon nedeniyle toprak altında kalmış. Bu yüzden bugüne tüm güzelliğiyle ulaşabilmiş. Tiyatroda ele geçen yazıtlardan, mekanın sadece tiyatro gösterileri için değil, sosyal ve dini törenler için de kullanıldığı anlaşılıyor. Oturma sıralarının köşelerindeki grifon ayakları, tiyatroya zariflik katmış. Aslı İzmir Arkeoloji Müzesi’nde bulunan ‘Grifonlu Soylu Koltuğu’nun bire bir kopyası da antik tiyatrodaki orijinal yerinde duruyor. Gezimizin bu noktasında, yanımızdaki küçük çocuk sıkılmaya başlıyor. Yüzlerce basamağı ve yokuşları onu omzumuza alarak hızla çıkıp, geziyi bir an önce bitirmemizi istiyor. Çünkü sonrakini merak ediyor; “Buradan sonra nereye gideceğiz?”

İşte bu noktada, antik kent ziyaretine, mini bir dramayla ara veriyoruz. Lena’nın isteği üzerine, Kırmızı Başlıklı Kız’ı (elimizden geldiğince) canlandırmaya çalışıyoruz. Antik tiyatroda yankılanan en acemice oyun, belki de bu sıralarda oturan en küçük izleyicinin alkışını alıyor. Tabi biz de sabrımız ve azmimiz için kendimizi alkışlıyoruz. Artık şehri gezmeye devam edebiliriz.

Hamam kompleksi, soğukluk bölümünün yanında uzanan salon, beş adet zemini mozaik döşeli bölmeden oluşuyor. İçinde ele geçen günlük kullanım için yapılmış cam ve pişmiş topraktan kaplara dayanarak bu bölmelerden birinin yemek ve davet salonu olarak kullanıldığı düşünülüyor. Kazılarda, hamam yapısının kuzey, güney ve batı dış duvarlarının etrafını dolaşan, üzeri tuğla tonozlarla örtülü koridorlardan birinde genç bir çocuğa ait ayak izlerine rastlanmış. Bu koridorların, servis koridorları olduğu varsayılıyor. Hamamın bitişiğinde yer alan spor kompleksinin M.Ö. 2’nci yüzyılda bir kadın tarafından idare ediliyor olması, şehirle ilgili ilginç bir bilgi olarak karşımıza çıkıyor. Kazılarda bulunan bir yazıtta, sosyal kompleksin yöneticisi olarak Alexandra Mirton isimli bir kadının adı geçiyor. 2 bin 200 yıl öncesine ışık tutan bu bilgi, antik çağda kadınların sosyal yaşamda ve iş yaşamında önemli bir rol oynadığını da kanıtlar nitelikte. Kompleksin köşesine bitişik durumda, 25 kişi kapasiteli olduğu tahmin edilen tuvaletlerin bir kısmı ise, geçmişle ilgili bilgi vermesi için ahşap malzemeyle restore edilmiş.

#torbalı #metropolis #ana tanrıçanın kenti #izmirde gezilecek yerler #izmirde görülmesi gereken yerler

Kentte bir de, ‘Balneum’ adı verilen, 400 metrekarelik kişiye özel hamam yapısı bulunuyor. M.S. 400-500 yıllarına ait olduğu düşünülen bu yapının mermer avlusunun bir kısmında 3-4 kişilik bir havuz açığa çıkarılmış. Yapının içinde, küvet şeklinde bölmeler bulunan ve terleme odası olduğu tahmin edilen farklı odalarda, yerden ve duvardan ısıtma sağlayan ‘Tubuli’ adı verilen bir sistemin olması dikkat çekici.

Balneum
Balneum

Metropolis, coğrafyanın yapısına planlanan, ızgara planlı şehirlere örnek gösterilebilecek kentlerden biri. Dik bir meyille aşağı doğru uzanan arazide kurulan kentin akropolü, yamacın en yüksek noktasında yer alıyor. Ele geçen yazıtlardan, Savaş Tanrısı Ares’in kentin koruyucusu olduğuna inanıldığı ve ona adanmış bir tapınağın olduğu anlaşılıyor. Kentin aşağılarından akropolise merdivenli bir yolla ulaşılırken, hamam kompleksinin alt kısmında etrafı sütunlarla çevrili, ortasında bir havuzun yer aldığı avlu ve kenarına odaların sıralandığı bir konuta rastlıyoruz. Konutta yer alan mozaik süslemeli koridorun her iki ucunda ”İyi şanslar” anlamına gelen dilek, Yunanca ”Agatha Tykhe” ve Latince ”Bona Fortuna” olarak yazılmış.

Kazılarda, 2015 yılında ilk defa dini içerikli bir yapıya rastlanmış. Zeus’a adanmış olan tapınak alanındaki yazıtlara göre, Zeus ilk defa burada ”Krezimos’ unvanıyla anılmış. Metropolis’e ait yerel bir sıfat olduğu anlaşılan Krezimos’un ‘Metropolis’e bolluk ve bereket getiren koruyucu Zeus’ anlamına geldiği düşünülüyor.

#torbalı #metropolis #ana tanrıçanın kenti #izmirde gezilecek yerler #izmirde görülmesi gereken yerler

Kent, M.S. 272 yılında büyük bir tahribata uğramış ve terk edilmiş. Fakat Bizans döneminde tekrar kullanılmaya başlamış. Bu dönemde Arap akınlarından korunmak için, Metropolis kentinin helenistik dönem surları güçlendirilip, kuzeye doğru biraz daha genişletilmiş. Genişletme işlemi yapılırken, sur duvarı meclis binasının tam ortasından geçirilip, antik kentin yapılarının taşları, bu kalenin yapımında kullanılmış.

Metropolis’ten ayrıldıktan sonra dünya harikası olan Kuşadası Dilek Yarımadası Milli Parkı’na gidip kendimizi mavi sulara bıraktık. Bu yolculuk, yorgunluktan çok daha fazla mutluluk ve keşif hazzı bırakıyor geride.

İlk köle isyanı bastırılmış

Metropolisliler; tarihin ilk köle isyanı olan Aristonikos ayaklanmasında Roma’nın yanında yer alarak, Bergamalı Aristonikos’a ve onun Güneş Ülkesi Askerleri’ne karşı savaşmış. Kölelere özgürlük ve yabancılara vatandaşlık hakları gibi söylemlerle yola çıkan Aristonikos’a, Foça (Phokia) destek verirken, Anadoludaki kölelerini kaybetmek istemeyen pek çok krallık ve Efes, Smyrna gibi zengin İyon kentleriyle beraber Metropolis de Roma ordusunun yanında saf tutmuş.

#torbalı #metropolis #ana tanrıçanın kenti #izmirde gezilecek yerler #izmirde görülmesi gereken yerler

11 binden fazla tarihi eser

Elbette ki, kadınların kendilerini güzelleştirme istekleri, eski çağlara dayanıyor. Dönemin imkanlarına göre yaşarken güzelleşmeye çalışan kadınların mezarları da süs eşyaları ve takılarla dolup taşıyor Metropolis’te 2009’da ortaya çıkarılan bir mezar, hırsızların gözünden kaçmış. Hiç açılmamış olan kadın mezarında, 41 adet koku şişesi, aynalar, pullar ve bir çift küpe bulunmuş. Öte yandan antik kentte sürdürülen kazı çalışmaları sırasında seramik, sikke, cam, mimari parçalar, figürler, heykeller, kemik ve fildişi eserler, pithos (depolama küpü) ve birçok maden eserden oluşan 11 binin üzerinde tarihi eser gün yüzüne çıkartılmış. Kazılarda elde edilen eserler, bugün İzmir Arkeoloji Müzesi, İzmir Tarih ve Sanat ile Selçuk Efes müzelerinde sergileniyor.

2020 kazı çalışmalarında birbiriyle bağlantılı 4 sarnıç bulundu.
2020 kazı çalışmalarında birbiriyle bağlantılı 4 sarnıç bulundu.
Alandaki en yoğun buluntular bitkisel ve hayvansal bezemelere sahip sırlı seramikler olarak öne çıkıyor.
Alandaki en yoğun buluntular bitkisel ve hayvansal bezemelere sahip sırlı seramikler

Dört sarnıç bulundu

Metropolis’te birkaç ay önce, Manisa Celal Bayar Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Serdar Aybek başkanlığında sürdürülen kazı çalışmalarında birbiriyle bağlantılı dört anıtsal yapı ortaya çıkarıldı. Geç Roma Dönemi’nde kentin su ihtiyacını karşılamak için kullanıldığı düşünülen sarnıçların, olası bir saldırı ya da kuşatma esnasında güçlü surlarla çevrili akropolisteki halkın su ihtiyacını uzun süre karşılaması için yüksek noktalara yapıldığı belirtildi. M.S. 12’nci ve 13’üncü yüzyıllarda ise kent halkının, sarnıçları çöplük olarak kullanmaya başladığı düşünülüyor. Çünkü kazılarda, yemek artığı, hayvan kemiği ve seramik parçalar ele geçirilmiş.

#torbalı #metropolis #ana tanrıçanın kenti #izmirde gezilecek yerler #izmirde görülmesi gereken yerler

#torbalı #metropolis #ana tanrıçanın kenti #izmirde gezilecek yerler #izmirde görülmesi gereken yerler

Tarih ve doğa hazinesi Teos

İon kentleri, yüzyıllara yayılmış tarihsel mirasları barındırır. Ancak Teos, tarihi değeri kadar doğal güzelliğiyle de büyülüyor. İlkbahar çiçekleri, yaşlı zeytin ağaçları ve ünlü mandalina ağaçlarıyla dallarda öten çeşit çeşit kuş, harika bir arınma ortamı sunuyor.

Teos’la ilk kez, çocukken tanışmıştım. O zamanlar bugünkü kazı evi de yoktu, girişteki bariyer de, tel örgü de… Gün yüzüne çıkmayı bekleyen kalıntıların arasından deniz kenarına inerdik. Toprağın altındakilerle ilgili ipucu veren işlenmiş taş parçaları, eski bir masalın yarım yamalak cümleleri gibi sıralanırdı. Biri doğru şekilde birleştiriverse hayranlıkla seyredilecek bir tarih vardı önümüzde. Yıllar sonra, Teos’u yeniden ziyaret ettiğimizde o hikayenin bir parçasının ortaya çıkarıldığını görmek bizi çok mutlu etti. Ama buraya sadece ‘antik kent’ demek büyük haksızlık olur. Büyük bir alana yayılmış hem açıkhava müzesinden hem de ev sahipliği yaptığı hayvanlar, çiçekler ve ağaçlarla koskoca bir dünyadan bahsediyoruz. Bu haftaki rotamızda, hem tarihe hem de doğaya doyacağız.

12 İon kentinden biri olan Teos, antik yazarlar Strabon ve Pausanias’ın aktardığına göre, önceleri kurucusu olan Athamas’ın adıyla, yani Athamantis olarak anılmış. Bir efsaneye göreyse, Athamas’ın kızı Area, oyun oynarken taşlarla ev yapmış. Kenti kurmak için yer arayan babasına, “Buraya kuralım” demiş. Bunun üzerine Area’nın gösterdiği yerde kurulan şehre, Area’nın ilk kelimesi olan ‘Teos’ adı verilmiş.

Antik kentte ilk yerleşimin izleri, M.Ö. 1000’lere dayanıyor. Miletoslu filozof Thales’in, İonya’nın başkenti olmasını önerdiği Teos’un ticari ilişkileri, M.Ö. 6’ncı yüzyılda eski Mısır’a kadar uzanmış. Tüm Anadolu’da olduğu gibi Teos da, M.Ö. 545 yılında Pers hakimiyetine geçmiş. Pers Kralı II. Kyros’un baskıları nedeniyle Teos halkının tamamı M.Ö. 543 yılında şehri terk etmiş. Zamanla birçok Teoslu, kente geri dönmüş ve M.Ö. 334’te Büyük İskender’le kent yeniden özgürlüğüne kavuşmuş.

Dionysos Kutsal Alanı
Dionysos Kutsal Alanı

Kazılarda çıkarılan bir yazıta göre, M.Ö. 304 yılında yaşanan büyük depremden Teos ve komşusu Lebedos büyük zarar görmüş. İki kentin birleştirilmesi planlansa da bu plan hiç hayata geçirilmemiş. M.Ö. 281’de Seleukos Krallığı’nın hakimiyetine giren kent, Dionysos Tapınağı nedeniyle ayrıcalıklı yerini sürdürmüş. M.Ö. 3’üncü ve 2’nci yüzyıllarda önce Pergamon, sonra da Roma himayesine giren kent, çok sayıda şair, müzisyen, tiyatrocu ve şarkıcıya ev sahipliği yapmış. M.Ö. 1’inci yüzyılda ekonomik sorunlar nedeniyle küçülen kent, bir süre Dionysos Tapınağı’nın geliriyle ayakta kalmış. Hıristiyanlığın yayılması ve Efes’le Smyrna’nın önem kazanmasıyla Teos, çöküş dönemine girmiş.

Tiyatro ve kemerlere giden yol

Bu kadar tarih bilgisi yeter. Teos’u gezmeye başlayalım. Teos Antik Kenti’ne girdiğimizde iki tarafında zeytin ağaçları olan bir yol karşıladı bizi. Yolun bitiminde asfalt yolu takip ederek Dionysos Kutsal Alanı’na ulaştık. Kentteki yaşam, diğer İon kentlerine nazaran çok daha önce bittiği için bugüne ulaşan kalıntılar da daha eski tarihli. Bu yüzden zamanın yıkıcı etkisi, Teos’u gezerken hissediliyor. Hele ki Efes gibi, Pergamon gibi ya da Priene gibi önemli İon kentlerini gezdiyseniz ne demek istediğimizi anlarsınız. Teos’ta eksik parçaları, yıkılmış sütunları, olmayan duvarları tamamlamak sizin hayal gücünüze kalmış. Günümüze ulaşabilmiş kaideler, basamaklar ve zemin, zamanında kente ayrıcalıklı bir yer sağlayan Dionysos Tapınağı’nın mimarisine ilişkin ipuçları veriyor. Umarız sonraki ziyaretimizde Teos’ta daha çok yapı oraya çıkarılmış ve restore edilmeye başlamış olur.

#teos, #sığacık, #seferihisar, #izmirde gezilecek yerler, #izmirde görülmesi gereken yerler

Küçük patikadan yürümeye devam ettiğimizde yol ayrımından önce karşımıza, bin 800 yıllık zeytin ağacı çıkıyor. Alanın bir çok yerinde, ziyaretçilerin dinlenmesi için konulmuş banklar, bu yaşlı ağacın çevresinde de var. Burada oturup, M.S. 200’lerde filizlenen bu ağacın nelere tanık olmuş olabileceğini düşünmemek mümkün değil. Anadolu, Yunan ve Mısır mitolojilerinde sıkça bahsedilen zeytin ağacı, kutsallığın, ölümsüzlüğün, barışın ve özgürlüğün sembolüdür aynı zamanda. ‘Ölmez ağaç’ derler zeytine. Homeros’un aktardığı gibi, “Herkese aidim ve kimseye ait değilim. Siz gelmeden önce de buradaydım. Siz gittikten sonra da burada olacağım” dese yeridir. Çünkü bu ağaç, yüzlerce yıldır kökleriyle sımsıkı tutunduğu toprakta yaşamaya devam ediyor. Bizden çok sonra da dallarını rüzgarda savuracak. Üstelik adı bile var bu ağacın: Umay Nine. 2018 yılında Seferihisar Belediyesi, Umay Nine de dahil olmak üzere ilçedeki en genci 500 yıllık ağaçlardan elde edilen zeytinyağlarını satışa çıkarmıştı. Umay Nine’nin zeytinlerinden çıkan yarım litre yağa, 30 bin lira verilmişti. Müzayedede toplanan 47 bin 750 lira, öğrencilere burs olmuştu.

Akropol’den manzara
1800 yıllık zeytin ağacı; Umay Nine
1800 yıllık zeytin ağacı; Umay Nine

Umay Nine’ye sarılıp yolumuza devam ediyoruz. Teos Antik Kenti’nin içerisinde Hellenistik ve Roma dönemi kalıntıları, agora, tiyatro, Akropol, Odeaon, surlar, antik liman görülmesi gereken tarihi kalıntılar arasında yer alıyor. Tiyatrosu ve arkasında yukarı kadar çıkan patika, keyifli bir keşif serüveni yaşatıyor. Akropol’ün ve Arkaik tapınağın yer aldığı tepe ise, müthiş bir manzaraya sahip. Antik kentin büyük dikdörtgen taş bloklarla inşa edilmiş olan limanına ait kalıntılar, hem deniz içerisinde hem de karada takip edilebiliyor. Antik dönemde gemi ve kayıkların bağlanmış olduğu delikli taşlar, bugün hala balıkçılar tarafından kullanılıyor. M.Ö. 6’ncı yüzyıldan itibaren zenginliğini deniz ticaretinden alan Teos Limanı, Karagöl mevkisindeki mermer ocaklarından çıkarılan Teos Grisi ve Africano mermer cinslerinin Roma’ya taşınıyor olması nedeniyle de ayrıca önem taşıyor.

Tiyatro
Tiyatro
Tiyatronun kemerlerin üstünden görünüşü
Tiyatronun kemerlerin üstünden görünüşü
Meclis binası

Bu geniş alan, tarihin yanı sıra bir doğa hazinesi de barındırıyor. Seferihisar ve Teos Yaşayan Parkı mandalina tarımının önemli noktalarından biri. Alandaki mandalina bahçeleri, Teos Yaşayan Park’ta yaşamın devamlılığını sağlayan unsurlardan biri. Dionysos Kutsal Alanı ve tiyatronun yakınındaki iki tabelada, Teos’taki görebileceğiniz ilkbahar çiçekleriyle bazıları yerleşik bazılarıysa göçebe olan kuş türleri yer alıyor. Bu yüzden Teos’u ilkbaharda gezmek doğru bir tercih olacaktır. Teos Yaşayan Park’ta bugüne kadar 350 kadar bitki türü keşfedilmiş. Çiriş Otu, Kum Süseni, Sarı Yıldız, Adaçayı Yapraklı Laden, Mor Yıldız, Perçem, Böcek Orkidesi, Arap Sümbülü, Gladiyol, Sarı Orkide, Anemon, buranın ilkbahar çiçekleri. Ve bu çiçeklerin açtıkları döneme o çiçeğin adı veriliyormuş. Biz gittiğimizde her yerde Çiriş Otu vardı. Demek ki Teos’un Çiriş Otu dönemine denk gelmişiz.

#teos, #sığacık, #seferihisar, #izmirde gezilecek yerler, #izmirde görülmesi gereken yerler

Bunca bitki ve ağaç olur da hiç kuş olmaz mı? Bölgede 100 civarında kuş türü tespit edilmiş, bunlardan en sık görülen 15 tanesiyle ilgili bilgilerin yer aldığı bir tabela hazırlanmış. Bu türlerden, Taşkuşu, Saka, Tarla Kirazkuşu, Karatavuk, Güvercin, Kumru, Büyük Baştankara, Küçük Karga ve Ak Kuyruksallayan yıl boyu görülenlerden. Sığırcık ve Kızılgerdan, Teos’u kışın ziyaret ederken, Kızıl Sırtlı Örümcekkuşu, Benekli Sinekkapan, İbibik ve Kır Kırlangıcı ise yaz göçmenleri. Ayrıca çeşitli su ve kıyı kuşu, balıkçıl ve ördek türlerinin yanı sıra tepeli karabatak, gümüş martı ve karabaş martı kolonileri önemli yer tutuyor. Teos Yaşayan Park, yerli ve göçmen karasal kuş türleri ile kızıl şahin, kerkenez, kukumav gibi yırtıcı kuşların da yaşam ya da üreme alanı.

Teos’u, etrafımızdaki kuş seslerine kulak kesilerek ve gördüğümüz kuşun hangi tür olduğunu bilmeye çalışarak gezdik. Özellikle bizim gibi yanınızda çocukla geziyorsanız bu daha da ilginç bir deneyim haline geliyor. ‘İlk karatavuğu kim görecek?’ ya da ‘Sarı Orkide’yi bulan kazanır’ gibi oyunlarla hem algılarını güçlendirebilir, hem de gezinizi daha keyifli hale getirebilirsiniz.

İki saatten uzun bir sürede gezilecek olan antik kentte, bir çok yerde bankların olması en çok hoşumuza giden ayrıntı oldu. Seçtiğiniz bir köşede, çantanızdaki sandviçle içeceği tüketip biraz mola verebilirsiniz. Bankların yerleri bizi ayrıca mest etti. Öyle ki hepsinde oturup fotoğraf çektirmek istedik. Mesela Akropol’e nefes nefese çıktığımızda, manzaraya karşı dinlendik. Hatta vazgeçilmezimiz olan kahvelerimizi de orada yudumladık. Ağaçların arasındakiler, bize durup doğayı dinleme fırsatı sundu.

Akropol’deki Arkaik Tapınak

Alanda, Ege Bölgesi’nde yemeklerde ve salatalarda kullanılan otlar da yetişiyor. Eğer bu bitkileri tanıyorsanız yanınızda bir poşet getirin. Çünkü biz gezimiz boyunca ot toplayan çok sayıda kadına rastladık. Belki bir sonraki ziyaretimizde biz de, akşamki salatanın ya da yumurtalı ot kavurmasının malzemelerini Teos’tan toplarız.

#teos, #sığacık, #seferihisar, #izmirde gezilecek yerler, #izmirde görülmesi gereken yerler

Sanatçılara imtiyaz sunulmuş

Roma mitolojisinde Şarap Tanrısı Dionysos’un kenti olan Teos, tarihte ilk sanatçı topluluğu olan Dionysos Sanatçıları Birliği’ne yüzyıldan uzun süre ev sahipliği yapmış. Teoslular, M.Ö. 3’üncü yüzyılın sonlarında, ekonomik açıdan onları rahatlatacaklarını düşündükleri için Dionysos sanatçılarını kente davet etmiş. Daha sonra, birçok yere elçi gönderilerek Dionysos Sanatçılar Birliği’nin tanınması için girişimlerde bulunulmuş. Kentteki büyük Dionysos tapınağı bu dönemde yaptırılmış, ilk ve tek altın para bastırılmış, Kral Antiokhos ve karısı için festival düzenlenmiş. O dönemlerden kalma yazıtlardan elde edilen bilgilere göre birlik üyelerine sağlanan imtiyazlar arasında, dokunulmazlık, korunma, vergi muafiyeti, dini görevlerden muafiyet, tiyatro ve halk toplantılarında ön sırada oturma, bağış kabul etme, hukuksal durumlarda öncelik gibi imtiyazlar varmış.

Dionysos Sanatçılar Birliği, Teos kentinden bağımsız bir yapıya sahipmiş. Birliğin ayrı yasalara, resmi görevlilere, geleneklere, dini uygulamalara ve hatta ekonomik gelire sahip olması Teos’un dış ilişkilerinde de söz sahibi olmasına neden olmuş. Sanatçılar, Teos’un onlara sağladığı dokunulmazlıktan yararlanmış, Teoslular ise birlik sayesinde hem ekonomilerini düzeltmiş hem de Hellenistik krallıklarla aralarını iyi tutmuş. Ancak M.Ö. 2’nci yüzyılın sonlarında birliğin otonom yapısı ve ekonomik kaynakların paylaşılması sorun yaratmış. Sorunlar çözülemez noktaya gelince, topluluk, önce Ephesos’a, sonra Myonnessos’a ve son olarak Lebedos’a gönderilmiş. Birliğin üyeleri arasında, şairler, Anakreon, Antimakhos, Epikuros, Nausiphases, Apellikon ve tarihçi Hekataios da yer almış.

#teos, #sığacık, #seferihisar, #izmirde gezilecek yerler, #izmirde görülmesi gereken yerler

Nasıl gidilir?

İzmir’in Seferihisar İlçesi, Sığacık Mahallesi’nde yer alan antik liman kenti Teos, İzmir’in yaklaşık 60 kilometre güneybatısında yer alıyor. İZBAN ve metro aktarması yaparak, Üçkuyular ilçe otogarına gidip, 730 Fahrettin Altay-Seferihisar isimli belediye otobüsüyle Seferihisar’a gidebilirsiniz. Kendi aracınızla gitmek isterseniz Sığacık’tan devam ettiğinizde yaklaşık 8 dakika sonra Teos Antik Kenti’nde olursunuz.

#teos, #sığacık, #seferihisar, #izmirde gezilecek yerler, #izmirde görülmesi gereken yerler

Bahara Datça’da ‘merhaba’ diyin

Virajlı yolları göze alabilirseniz Datça’da bir çok güzellik sizi bekliyor. Hele ki yaz sezonunda değil de Şubat-Mart gibi giderseniz mis gibi kokan badem çiçekleriyle yeni yeni uyanan doğayı da selamlamış olursunuz.

#datça, #badem çiçekleri, #knidos, #eski datça, #can yücel, #çağla badem, #palamutbükü, #çıplak afrodit

Biz bakir, sessiz, huzurlu yerleri sevdiğimiz için Datça’nın merkezinden 50 dakika kadar uzaklıkta ve Datça’nın en uzun sahil şeridine sahip olan Palamutbükü’nde güzel bir taş ev kiraladık. Sahildeki birkaç evden oluşan bu köy, imar izni verilmediği, yolu çok sapa olduğu için henüz betona teslim olmamış. İlk gün yol yorgunluğunu Palamutbükü’nün sessiz sahilinde, zeytin ağaçlarının altında attık. Bol oksijen, güzel bir uyku çekmemizi sağladı. Ertesi gün ilk durağımız, Datça yarımadasının ucundaki Knidos Antik Kenti’ydi. Yol boyunca, bir tarafta çiçeğe durmuş badem ağaçları, diğer tarafta ise zeytin bahçeleri bize eşlik etti. Bir tarlanın yanında durup fotoğraf çektik. Tarlanın sahibi topladığı çağla bademlerden ikram etti. Bazı ağaçlarda hasat yapılırken bazılarının hala neden çiçek açtığını sorduk. Şubat başında çiçeklenip 2 haftada hasat edilmeye başlayan çağla badem ağaçlarıymış. Daha pembemsi çiçekleri olan asıl bademler, Mart ortasına doğru olgunlaşırmış. Üstelik bu ağaçların çiçeği de çok güzel kokarmış. Badem deyip geçmeyin! Datça’ya özgü olması üç tür badem bulunuyormuş: Nurlu badem, ak badem ve sıralı badem. Hepsinin ekonomiye katkısı olsa da bademlerin kraliçesi nurlu bademmiş. Dünyanın en iri bademi olan nurlu badem, Datça’nın en kıymetlisi. Çünkü erken çiçeklenmesi nedeniyle başka bölgelerde yetişemiyormuş. Datça’da bademi; Mart-Nisan ayında çağla badem, Temmuz’da buzlu badem, Ağustos ayından sonra da kuru badem olarak tüketmek mümkünmüş.

Kibrit çakıyorsun karanlıkta

Badem çiçeklerini görmek için

Ve mart denizlerinde tedirgin bir çift

Sarnıç gemisi gözlerin

Bir iş açacaksın sen başımıza

Yangın mı olur artık, bahar mı?”

CAN YÜCEL

Sohbetimizi duyan bir başka köylü yanımıza gelip, nereden geldiğimizi sordu. Ülkece çok sevdiğimiz, oturarak edince aynı tadı alamadığımız ayaküstü sohbetin ardından, “Virüs olmasaydı çaya davet ederdim sizi. Uzak yoldan gelmişsiniz” dedi. Bu sıcak sohbetle zaten bir bardak tavşan kanı çay içmiş kadar olduk. Büyükşehirlerde bu samimiyeti bulamadığımızı düşünerek yola devam ettik. Bir süre sonra bahçelerin yerini sol tarafta harika bir deniz manzarasına bıraktı. Yüzümüzde tebessümle Knidos’a ulaştık.

Ege’nin Akdeniz’le buluştuğu bu antik kent, ‘Burada yaşasaydım ölmezdim’ dedirtiyor. Bölgedeki en eski yerleşimin Karyalılara ait olduğu düşünülüyor. Ancak kent altın çağı Dorlarla başlıyor. M.Ö. 1000’li yıllarda Dorlar, Trakya’dan gelerek buraya yerleşmişler. Deniz ticaretinde önemli bir hakimiyet kuran şehir zenginleşince bugünkü Knidos kurulmuş. Antik kente girmeden önce ince bir geçitle anakaraya bağlanan bir ada gözünüze çarpar. Bu geçitin iki yanı Knidoslular tarafından liman olarak kullanılmış. Daha küçük olan kuzey limanı, askeri amaçla kullanılırken, güney limanında ise ticari faaliyetler yürütülmüş. Limanın girişindeki mendirek ve askeri limandaki kulenin kalıntıları bugüne ulaşmış durumda. Kentte 20 bin ve 10 bin kişilik 2 tiyatro yer alıyormuş. Ayrıca 4 bin 500 kişilik Odeon (konser salonu), tapınaklar, daha iyi korunmuş Liman Caddesi, nekropol alanı, sur duvarları gibi kalıntılar, Knidos’taki yaşamla ilgili ipuçları veriyor.

#datça, #badem çiçekleri, #knidos, #eski datça, #can yücel, #çağla badem, #palamutbükü, #çıplak afrodit

Knidos Antik Kenti- tepeden görünüş
Knidos Antik Kenti – Liman surları

Deniz ticaretiyle giderek zenginleşen Knidoslular, bilime, sanata ve mimarlığa da önem vermişler. Ünlü filozof, astronom ve matematikçi Eudoxus, tanınmış doktor Euryphon, ressam Polygnotos ve Dünyanın Yedi Harikası’ndan biri olan İskenderiye Feneri’nin mimarı Sostratos, Knidos’ta yaşamış. Ayrıca şehrin en güzel noktalarından birine konumlandırılmış Afrodit (Aphrodite) Tapınağı’nın ortasında durduğu bilinen Knidos Afroditi, çağın en ünlü heykeltraşı Praxiteles tarafından yapılmış. Bugüne kadar yapılmış en güzel Afrodit heykeli olan heykeli görmek için birçok insan Knidos’a akın edermiş. Dönemin sikkelerinde bile tasvir edilen, bir çok sanatçının esin kaynağı olan heykel ne yazık ki bugün kayıp. 1800’lü yıllarda dönemin padişahının izniyle Knidos’ta kazı yaparak bir çok eseri yurtdışına kaçıran İngiliz arkeolog Charles Newton, Knidos Afroditi ile ilgili günlüğüne şunları yazmış:

“(…) Halikarnassos’un gurur duyacağı bir anıt mezarı: Mozole’si, Rodos’un bronzdan dökülmüş anıtsal bir heykeli: Helios’u varsa, küçük Knidos kentinin de aynı şekilde gurur duyabileceği bir Afrodit Heykeli vardır; o heykeldir ki, Bithynia (Ege bölgesinin kuzeyi) Kralı Nikomedes, karşılığında kentin bütün gelirini ortaya koymuştur; Knidos’un bütün borçların silmiştir, ama nafile…”

Newton’un yürüttüğü yağmalar sırasında Knidos uygarlığının simgelerinden olan Knidos Aslanı da, Osmanlı padişahının izniyle 1858’te İngiltere’ye götürülmüş. Knidosluların, Kirmeryalı Conan komutasındaki deniz zaferinin anısına yaptırdıkları heykel, şehrin tep noktasına yerleştirilmiş. Geçen gemilerin görüp bu zaferi hatırlamaları istenen heykel, bugün British Museum’un girişinde yer alıyor.

Knidos Antik Kenti Liman Caddesi
Knidos Antik Kenti Dionysos Tapınağı

Şehir, ikinci kez 1967-1977 yıllarında buradaki kazı çalışmalarını yürüten Amerikalı Prof. Iris Love tarafından tahrip edilmiş. Iris Love da dillere destan Afrodit heykelinin peşine düşerek onu bulma umuduyla antik kenti köstebek yuvasına çevirmiş. Neyseki Türk yetkililerin aklı başına gelmiş de şehirde götürülmedik bir taşlar kaldığında kazı çalışmasının yönetimi, 1988 yılında Selçuk Ünivesitesi’ne aktarılmış.

Gelelim akibeti hala bilinmeyen aşk ve güzellik tanrıçası Afrodit’in çıplak heykelinin hikayesine… Rivayete göre, Lindos, Ialysos, Halikarnassos, Kameiros ve Knidos’la birlikte Dor birliğinde olan Kos, heykeltraş Praxiteles’ten kent için bir Afrodit heykeli yapmasını ister. Ünlü sanatçı, biri üstünde kıvamlı bir kumaş olan, diğeri de çıplak iki heykel yapmış. Giyinik olanı Kos yönetimi beğenip almış. ‘Çıplak Afrodit’ olarak da bilinen Knidos Afroditi de, burada kalmış. Praxiteles de, çıplak bir kadın figürünü cesurca heykele uyarlayan ilk sanatçı olarak tarihe geçmiş.

#datça, #badem çiçekleri, #knidos, #eski datça, #can yücel, #çağla badem, #palamutbükü, #çıplak afrodit

Bugün adı geçmese de zamanında Knidos, önemli bir şarap ihraç merkeziymiş. Hazmı kolaylaştırdığı düşünülen Knidos şarabının, Doğu Akdeniz, Karadeniz ve hatta Atina’ya gönderildiği bilinir. Tabi bu bilgiye buralardaki antik şehirlerde bulunan amforalardan ulaşılıyor. Çünkü antik çağda içine şarap, zeytinyağı gibi ürünler konulup gemilere yüklenen amforalara, ihraç edildiği şehrin mühürü basılıyor ve tüccarın adı yazılıyor. Böylece antik dünyanın ticaret ağı, yüzlerce yıl sonra bile gözler önüne seriliyor.

Bu görkemli kentin çöküşü Spartalılarla başlamış. Spartalılar, burayı koloni kenti olarak görmüş. Daha sonra Lidyalıların egemenliği altına giren şehre, M.Ö. 546 yılında Persler hakim olmuş. Roma İmparatorluğu ile Seleukos Krallığı’nın savaşında Roma’nın yanında yer alan Knidos, Pergamon’a katılmış. Kent, Bizans zamanında bir süre piskoposluk merkezi olarak kullanılmış. Bir yandan depremler, bir yandan korsan saldırılarıyla giderek güçsüzleşen Knidos, M.S. 7’nci yüzyılda terk edilmiş.

Eski Datça sokakları

Bir yeri tanımanın en iyi yolu, sokaklarını arşınlamaktır. Ama en işlek, en popüler yerlerini gezmekle olmaz. Tüm ara sokaklarına girmeli, kıyıda köşede kalmış güzelliklerine dikkat kesilmeli. O yüzden biz de Datça’nın merkezinden çok, eski Datça’yı gezmeye zaman ayırdık. Eski Datça, tek ve iki katlı taş evleri, renk renk begonvillerin, sarmaşıkların kapladığı, arnavut kaldırımlı dar sokaklarıyla samimiyetini ortaya koyuyor. Evlerin önünde saksılarca çiçek, mavi boyalı kapılar, şirin perdeli pencereler karşılıyor sizi. Datçalılar da oldukça dost canlısı ve samimi insanlar.

Eski Datça sokakları
Can Yücel’in evi

Tabiki Datça deyince akla gelen ilk isim, usta şair Can Yücel. Eski Datça’da da şairin son 10 yılını geçirdiği evi mevcut. Gelmişken onu da gezelim dedik. Müze olduğunu zannettiğimiz bu evin kapısında, ‘Müze değildir. Özel mülktür’ yazılı bir tabela vardı. Ayrıca eski fotoğraflarında bahçe duvarından görülebiliyordu ev. Ancak duvarın üstüne kargılarla epey yüksek bir duvar daha örülmüş. Anlaşılan evin sahipleri, gelen geçenin ilgisinden rahatsız olmuş. Böyle önemli bir ismin yaşamını sürdüğü konut, müze olarak hizmete sunulmalı diye düşünüyoruz. Bu görüntü bizde hayal kırıklığı yarattı. Öte yandan Can Yücel’in vazgeçilmez mekanı olan Eski Datça’nın girişindeki Orhan’ın Kahvesi’nde büyük ustaya dair anılar bulmak mümkün. Şairin oturduğu köşe, aynı şekliyle korunurken, ölmeden önce yarım bıraktığı şarap da halen kahvenin bir köşesinde duruyor. Duvarlarda asılı yazılarla da usta şair, şiirleriyle anılıyor. Gezimiz boyunca Can Yücel’in Datça’yı neden buraya gömülmek isteyecek kadar çok sevdiğini anladık. Ne diyordu usta şair ‘Vasiyet’inde:

Beni kuzum Datça’ya gömün

Geçin Ankara’yı, İstanbul’u!”

Datça’ya gelirseniz Eski Datça’ya da uğramadan, sokağa atılmış sandalyeye oturup bir kahve içmeden ayrılmayın. Buraya gelmeden önce internetten, burayı gezmenin gereksiz olduğu, görülmeye değer bir şey de olmadığına ilişkin yorumlar okuduk. Siz de o yazılanlara denk gelebilirsiniz. Ama aldırmayın. Tarihi yerlerin ruhunu, başka hiçbir yerde hissedemezsiniz. Büyükşehirde taş bir evin önünde su kuyusu göremezsiniz mesela. Ya da dallarını meyve basmış bir ağaç bulamazsınız sokak ortasında. Örneğin göğe uzanan bir çınar ağacının gölgesinde soluklanamazsınız. Dükkanından çıkan bir esnaf, halinizi hatrınızı sormaz. Bir bardak çay eşliğinde hoş sohbet tutturmaz. Yahut bahçedeki limon ağacının yola sarkan dalından limon kopardığınızı gören sahibi, ‘Afiyet olsun’ demez gülümseyerek. Çünkü kentlerde her şey birilerine aittir. Güzel bir manzara için bile bir bedel ödemeniz gerekir. O yüzden bizden size öneri, gittiğimiz her yerde gezilecek arka sokaklar, misafirperver köyler bulun. Hayatın nabzı asıl oralarda atıyor, insan yaşadığını böyle anlarda anlıyor.

KÖYDE SANAT MERKEZİ

Her güzel şeyin bir sonu var ne yazık ki. Datça’dan ayrılırken Yaka köyünde, yolumuz üstündeki Uluslararası Knidos Kültür Sanat Akademisi’ne (UKKSA) uğruyoruz. Açıkhava sergisi olarak tasarlanmış bahçesi, kurslarda ortaya çıkan ürünlerin sergilenip satıldığı dükkanı, kapalı sergi salonu ve atölyeleriyle tam bir sanat merkezi burası. Baharın gelişiyle birlikte resim, seramik, baskı, heykel gibi kursların yeniden açılacağını belirten UKKSA yetkilileri, kurs süresince uluslararası üne sahip sanatçıların da konuk olduğunu söyledi. Yeni açılacak kurslarla ve etkinliklerle ilgili detaylı bilgiye, http://www.ukksakademi.com internet sitesinden ulaşabilirsiniz.

YAPMADAN DÖNMEYİN!

Datça’nın havası, yaz-kış mükemmel. Buna bir de eşsiz manzara eklenince tatil bitişi ayrılmak o kadar da kolay olmuyor. Buraya yolunuz düşerse şunları yapmadan dönmeyin:

-Eski Datça’yı keşfedin. Muhteşem evlerinin olduğu sokaklarda gezerken Can Yücel’in şiirlerini anımsayın.

-Goca Muğla’nın Acıbademli gazozundan için.

-Palamutbükü’nün masmavi denizinde yüzün. Büyük taşlı sahili ilk başta buraya eksi vermenizi sağlayabilir. Ama tertemiz denizi, insanları ve bademli dondurması Palamutbükü’nü sevmenizi sağlayacak.

-Deveboynu Feneri’nde gün batımını izleyin. Yaklaşık 1 saatlik yürüyüş sonunda ulaşılabilen fenerde, harika bir manzara sizi bekliyor. Karşınızda Kos Adası, arkada Knidos, bir tarafta Akdeniz, diğer tarafta Ege Denizi ile muhteşem manzarayla birlikte dünyanın en güzel gün batımlarından birine şahitlik edin.

-Knidos’ta denize girin.

-Şubat’ta gerçekleştirilen Badem Çiçeği Festivali’ne katılın.

-Doğasına el değmemiş Kızlan, Karaköye, Emecik, Reşadiye, Sındı ve Yaka köylerini gezin.

-Pasaportunuz yanınızdaysa Kos veya Simi’yi ziyaret edin.

-Bal, badem ve balığı mutlaka deneyin. Pek bahsedilmese de zeytin ve zeytinyağından da almayı unutmayın.

-Reşadiye’de rüzgar sörfü yapın.

#datça, #badem çiçekleri, #knidos, #eski datça, #can yücel, #çağla badem, #palamutbükü, #çıplak afrodit

İzmir Arkeoloji Müzesi binası

İzmir Arkeoloji Müzesi’nde neler oluyor?

Sanatla haşır neşir olanlar iyi bilir ki, sanat tarihle iç içedir. Bugünün sanatına bakarken doğru anlamlar çıkarmanız için geçmişi bilmeniz gerekir. Yoksa alacağınız haz da, heybenize koyacağınız edinim de eksik kalır. Plastik sanatlar açısından da müzeler hayati önem taşır. Koridorlarında gezdiğiniz her müze, size farklı hikayeler anlatır. İnsanlığın dününe ışık tutarken, bugünü anlamanıza, gelişmeyi bütün olarak görmenize yardımcı olur. Ancak maalesef toplum olarak müzelere gösterdiğimiz ilgi, Avrupa’nın çok gerisinde. Yüzyıllar öncesine uzanan geleneğin bir yansıması sadece bugün gördüğümüz.

#izmir arkeoloji müzesi #görmediklerinizi göreceksiniz #izmirde gezilecek yerler #izmirde görülecek yerler

Avrupa ile bizim coğraftamızda süregelen kültürel farklılıklar, müzelerin oluşum aşamasında da etkili olur. Örneğin ‘müze’ deyince ilk akla gelen Louvre’da, ilk kez 1793 yılında Fransa kraliyet ailesinin el konulan mal varlığı ve Napoleon’un fethettiği Avrupa ülkelerinden savaş ganimeti olarak getirdiği eserler, halka açık olarak sergilenmeye başlanır. British Museum, Sir Hans Sloane’nin koleksiyonu ile oluşur. Liverpool Müzesi’ne, 18’inci yüzyılda koleksiyoncu Joseph Mayer tarafından 14 bin parça eser bağışlanır.

Louvre Müzesi, Fransa
British Museum, İngiltere

Avrupa’da koleksiyoncuların kültüre sağladıkları katkı, 19’uncu yüzyıla kadar sürer. Ulusal müzeler, zengin sınıfın koleksiyonlarıyla zenginleşirken, birçok özel müze de varlık gösterebilir. Öte yandan dünyanın en iyi müzeleri arasında sayılan Prado Müzesi’nde ünlü İspanyol ressamların eserlerinin yanı sıra çoğunlukla en az iki geçici sergi bulunur. Amsterdam’daki Van Gogh’un resimlerinin ve çizimlerinin derlendiği Van Gogh Museum’da sanatçıyla ilişkili geçici sergilere de yer verilir. Fransa’daki Paris Modern Sanat Müzesi’nde yılın hemen her döneminde çeşitli sergiler de görülebilir. İngiltere’deki Ulusal Galeri ziyaretçilerine, zengin koleksiyonun yanında, kökeni 2. Dünya Savaşı’na dayanan konser ziyafeti de sunar. Geçen sene bir Avrupa kentine seyahat ettiğinizde ünlü bir müzeyi gezdiniz diyelim. Seneye gittiğinizde aynı müzede yeni şeyler görme ihtimaliniz çok yüksektir. İşte bu devinim, Avrupa müzelerinin sırrı.

Van Gogh Müzesi, Hollanda
Ulusal Galeri, İngiltere

Hem güçlü koleksiyonerlerin azlığı hem mekandaki durağanlık hem de mimari açıdan ilgi çekici olmayan binaları, müzeleri çoğunlukla ‘ölü’ mekanlar olarak gösterir. Yine de son yıllarda İstanbul’da ve İzmir’de birkaç özel müzenin bu yargıyı kırmaya başladığını söylebiliriz. Gelelim İzmir Arkeoloji Müzesi‘ne…

Yıllardır aynı eserlerin sergilendiği müzede, bu yıl yeni bir uygulama başlatıldı. Müze Müdürü Hünkar Keser’in önerisiyle, depoda duran ve daha önce hiç sergilenmeyen bazı paha biçilemez eserler, İzmirlilerin ziyaretine açılmaya başlandı. ‘Görmediklerinizi Göreceksiniz’ adlı aylık sergiler, envanterdeki eserlerin yalnızca yüzde 5’inin sergilenebildiği İzmir Arkeoloji Müzesi için heyecan verici bir adım.

Proje geçen ay, M.Ö. 9-6’ncı yüzyılda hüküm sürmüş Urartu Krallığı’nda bir prensese ait olduğu düşünülen bronz bir kemer ile başladı. Bu ay ise M.Ö. 5-6’ncı yüzyıllara ait parfüm şişeleri (Lekythoslar) sergileniyor. İlk kez ziyaretçinin karşısına çıkarılan bu parfüm şişeleri, ender rastlanan ‘kırmızı figür’ tekniğiyle resmedilmiş. 2 bin 600 yıl önce Atina’daki Çömlekçiler Çarşısı’nda işlenen bu kaplar, gemiyle Ege’ye gelmiş. Üzerinde Atinalı kadın, kuğu, geyik ve Tanrıça Aphrodite’in yer aldığı Lekythoslardaki değerli esansları, Menemen’deki Neonteikhos Antik Kenti ve Seferihisar’daki Teos Antik Kenti’nde yaşamış soylu kadınlar parfüm niyetine sürmüşler. Belki de sahibinin vefatıyla bu parfüm şişeleri, içindeki kokularla birlikte mezarına bırakılmış. Ya da sahibi, değer verdiği birinin mezarına hediye olarak sunmuş.

#izmir arkeoloji müzesi #görmediklerinizi göreceksiniz #izmirde gezilecek yerler #izmirde görülecek yerler

Parfüm şişelerini incelerken, antik dünyanın defin ritüellerinin bugüne ne çok ipucu bıraktığını düşünüyoruz. Nekropol (mezarlık) alanlarında bulunan eşyalar, bize mezar sahiplerinin o çağlarda nasıl yaşadıklarını, neye inandıklarını, hangi toplumsal sınıfa mensup olduklarını anlatır. Geçmişin kültürüyle ilgili izlere, uzun uğraşlar sonunda ulaşır arkeologlar. İşte İzmir Arkeoloji Müzesi‘nde sergilenen parfüm şişeleri de, o ince çalışmanın eseri olarak 2015 ve 2018 yılında gün ışığına çıkarılmış. Bizim gibi tarih meraklılarına da karşısına geçip hikayelerini düşünmek kalıyor.

Kırmızı figürlü parfüm şişeleri sergileniyor
Kırmızı figürlü parfüm şişeleri sergileniyor

İzmir Arkeoloji Müzesi‘nde bundan sonra tematik sergilerin yer alacağını da müjdeleyelim. Bu seneki sergi dizisinin kapsamı da genişletilecek önümüzdeki senelerde. 2022 sergilerinin çalışmaları, Nisan ayında başlayacak. Belli temalar belirlenip bu doğrultuda depodaki eserler arasından seçim yapılacak. Seçilen eserler, restorasyon ve konservasyon işlemlerinden geçirilip sergilenmeye hazır hali getirilecek. Eserlerin nasıl teşhir edileceği belirlenecek. Ona göre vitrin hazırlıkları yapılacak. Böylece hep merak ettiğimiz depodaki eserlerin bir kısmı görmüş olacağız. Anlaşılan ‘Görmediklerinizi Göreceksiniz’ sergileri, İzmir’e yeni bir soluk getirecek. Hatta duyumlarımıza göre müzenin tüm teşhir düzeni de baştan sona değiştirilecek. Bu kısa zamanda yapılabilecek bir çalışma değil. Ancak böyle bir fikrin olması bile heyecan verici.

#izmir arkeoloji müzesi #görmediklerinizi göreceksiniz #izmirde gezilecek yerler #izmirde görülecek yerler

Mart ayında Hitit kenti Arinna’dan Güneş Tanrıçası’nın heykelciği sergiye çıkacak. Doğduğu topraklardan çok uzakta olan heykelcik, kötülükleri uzaklaştırdığına inanılan koruyucu bir takı, yani muska. Bir benzeri New York Metropolitan Müzesi’nde olan eseri, görmek isterseniz önümüzdeki ay mutlaka uğrayın. Nisan ayında Arkaik dönemden kalma törensel kaplar sergilenecek. Müzenin Mayıs ayında ziyaretçileriyle buluşturacağı eser, Orta Kalkolitik döneme ait Kilia Tipi İdol-Stargazer (Tepegöz-gökyüzü gözlemcisi) olacak. Projenin Haziran ayı konuğu, Helenistik döneme ait Artemis’in Tapınak Modeli. Temmuz ayında yine aynı dönemden bronz strigilis (temizlenme kaşığı) görülebilecek. Helenistik dönemden kalma ruha eşlik eden figürinler Ağustos, Arkaik döneme tarihlenen Mısır kökenli figürinler Eylül, aynı dönemden Akhelous tasvirli yağ kabı Ekim, Klasik dönemden Kadın Protomu mezar hediyesi Kasım, Tunç Çağı’ndan çivi yazılı tablet ise Aralık ayında sergilenecek. Belli ki yıl sonuna kadar her ay bir kere İzmir Arkeoloji Müzesi‘ni ziyaret edeceğiz.

#izmir arkeoloji müzesi #görmediklerinizi göreceksiniz #izmirde gezilecek yerler #izmirde görülecek yerler

HEYKELLER KONUŞUYOR

Sergi için müzeye kadar gelmişken hali hazırda sergilenen eserlere de bir göz atalım. Bunların hepsinin bambaşka hikayesi var elbette. Ancak biz, sizin için teşhirdeki heykellerden bazılarını seçtik. Yüzyıllara meydan okumuş bu kültürel miraslara kulak verelim; acaba bize neler anlatacaklar?

İmparatorluk Rahibi

Selçuk (Efes) – M.S. 2’nci yüzyıl

M.S. 1-2’nci yüzyılda Efes, yaklaşık 250 bin kişilik nüfusuyla ‘Roma imparatorluğunun ikinci başkenti’ ve ‘Asya eyaletinin başkenti’ ünvanlarına sahiptir. Dönemin Roma İmparatoru Trajan ve sonrasında Hadrian, birçok kez Efes’i ziyaret eder. Zenginliği ve ihtişamının zirvesinde olan şehirde, tapınaklardan birinde rahip olmak da önemli bir statü göstergesidir. Heykelin yapımında kullanılan mermerin kalitesi, ayrıntılı kumaş kıvrımları, başlık ve sandaletlerdeki detaylarla parmağındaki yüzüğünden, heykeli yapılan kişinin önemi anlaşılır. Tasvir edilen kişinin o dönemde imparator adına yapılmış bir tapınağın başrahibi olabileceği düşünülür.

Androklos görünümünde Antinous

Selçuk (Efes) -M.S. 138-161 yılları

Androklos, Efes’in kurucusu olarak bilinir. Peki, onun görünümünde tasvir edilmiş Antinous kimdir? Roma’nın en güçlü imparatorlarından Hadrian, çıktığı bir seyahatte Antinous’la tanışır ve aşık olur. Genç delikanlı, Hadrian’a eşlik eder. 19 yaşında Nil Nehri’nde boğularak ölen Antinous’un ardından Hadrian günlerce yas tutar. Sonra da Antinous’u tanrı ilan edip heykellerini diktirir. Anısına festivaller de düzenlenir. Hadrian, onun adına 28 tapınak inşa ettirir. Öyle ki Antinous dini, yeni yeni kök salan Hıristiyanlığı tehdit eder hale gelir.

Koşan Atlet

Aliağa (Kyme)- M.Ö. 50-30

Müze koleksiyonunun en nadide parçalarından biri bu bronz (tunç) heykeldir. Çünkü bu maden, eritilip yeniden kullanılabildiği için günümüze çok az bronz heykel gelebilmiştir. Antik dönemde Yunanistan ve Ege’de sadece erkeklerin katıldığı olimpiyat oyunlarında, insan vücudunun mükemmelliğini sergilemek için atletler, çıplak olarak yarışırlardı. Birinci olan sporculara, zeytin dalından yapılmış bir taç takılırdı. Ayrıca zaferlerini ölümsüzleştirmek için heykelleri yapılırdı. Burada da olimpiyatta birinci olmuş bir atleti, başında zeytin dalından tacıyla görürüz.

Demeter

Bodrum (Halikarnassos) – M.Ö. 4’üncü yüzyıl

İzmir Arkeoloji Müzesi’nde sergilenen Tanrıça Demeter’in heykeli de, bronz olması nedeniyle önemli bir parçadır. Bodrum açıklarında denizden çıkarılmış heykelde, Yunan mitolojisinde tarımın, bereketin, anne sevgisinin tanrıçası olarak kabul edilen Demeter, başında örtüsü ve yüzündeki şefkatli ifadeyle tasvir edilir. İnsanlara toprağı ekip biçmeyi öğrettiğine inanılan tanrıça, genelde sağ elinde buğday başağı, sol elinde de yanan bir meşaleyle betimlenir. Ayrıca Homeros’un destanlarında, ‘güzel saçlı kraliçe’ ya da ‘güzel örgülü Demeter’ diye bahsedilir.

#izmir arkeoloji müzesi #görmediklerinizi göreceksiniz #izmirde gezilecek yerler #izmirde görülecek yerler

Ege Denizi’nin incisi: Bozcaada

Yine yola çıktık. Yol, bu kez bizi Ege’nin mavilikleri içinde güzel bir adaya götürüyor. Bugünlerde gizli konuşulan konulardan biri adalar… Neden gizli konuşuluyor? Aslında tam olarak bilmiyorum. Yunanistan, Ege’deki kayalıklara, adalara çöküyor, sürekli silahlanıyor ama nedense herkes bunları kapalı kapılar ardında konuşuyor. Kimse, “Ne oluyor kardeşim!” demiyor, “Hadi kendi evine!” diyemiyor… Neyse, bir gün denir umarım.

#bozcaada #bozcaadada görülecek yerler #bozcaada rehberi #bozcaadada gezilecek yerler

Biz sizi hala elimizde olan, Türkiye’nin üçüncü büyük, Ege Denizi’nde ise Gökçeada‘dan sonra ikinci en büyük adası Bozcaada‘ya götüreceğiz. Bozcaada, Çanakkale iline bağlı bir ilçe. Türkiye’nin köyü olmayan tek ilçesi. Yüzölçümü 40 kilometrekare. Anakaraya uzaklığı 6 kilometre. Ada her mevsim başka bir güzel. Biz daha çok yazını seviyoruz ama Eylül ayında yapılan bağ bozumu festivalleri de ayrı güzellik katıyor Bozcaada’ya. Sanırım en güzeli de hangi mevsim olursa olsun fermante edilmiş üzüm suyunuzu alıp adanın büyük kısmını kaplayan bağların arasından geçip gün batımını izlemek için Batır Burnu’na gitmek. Burada Polente Deniz Feneri ve rüzgar güllerini de göreceksiniz.

Yunan mitolojisinde “Tenedos” adıyla anılan adanın tarihi M.Ö. 3 bin yıllarına dayanıyor. Pelasglar, Fenikeliler, Atinalılar, Yunanlılar, Persler, Büyük İskender, Bizanslar, Cenevizler, Venedikler ve Osmanlılar bu süreçte adada izlerini bırakmış olan uygarlıklar. Adaya yanaşırken sizi tüm ihtişamıyla selamlayan Bozcaada Kalesi’ni mutlaka yakından görün. İlk inşa edeni belli olmayan, pek çok kez onarılan kalenin en üstteki surlara çıkıp manzaranın keyfini çıkarmayı unutmayın. Bozcaada‘nın bulunduğu coğrafyadan farklı, kendine özgü bir iklim yapısı var. Rüzgarı bol. Sebebi de Akdeniz iklimine sahip olmakla beraber boğazın tam çıkışında yer alması. Bu durum en çok daha güzel üzüm yetişmesine neden oluyor.

#bozcaada #bozcaadada görülecek yerler #bozcaada rehberi #bozcaadada gezilecek yerler

Balıkçılık, adanın önemli geçim kaynağı. Balık göç yollarının üzerinde olması denizini bereketli kılmış. Konumu itibariyle de hem Karadeniz hem Marmara hem de Ege balıklarını bulmak mümkün. Levrek, sinarit, uskumru, sardalya, mercan, karagöz, çipura, kupa, sarpa adaya özgü balıklar. Buranın kalamarı ve ahtapotu da nefis. Biz, bu saydığım balık arkadaşlarla yakından ilgilendik siz hiç merak etmeyin.

Feribotun yanaştığı yer ilçe merkezi. Yazın burada ağaçlar altında serinlemek iyi geliyor. Adanın eski mimari dokusu korunmuş. Merkez dışında herhangi bir toplu yerleşim yeri bulunmuyor. Yapı olarak sadece bağlar arasına kurulmuş taştan yapılma bağ evlerine rastlanıyor. Zamanında kasabanın ortasından geçen bir dere ile merkez Rum ve Türk mahallesi olarak ikiye ayrılmış. Doğal olarak kendi kültürlerinden gelen mimari özellikleri barındırıyorlar. Artık böyle bir ayırım yok ama mimari farklarından hangi mahallede olduğunuzu anlamak mümkün.

#bozcaada #bozcaadada görülecek yerler #bozcaada rehberi #bozcaadada gezilecek yerler

Türk mahallesi, tek katlı taş ve iki katlı cumbalı evlerden, kıvrımlı sokaklardan ve ufak meydanlardan oluşuyor. Rum mahallesi 1900’lü yılların başında geçirdiği büyük bir yangından sonra Amerika’dan gelen bir mimar tarafından tekrar planlanmış. Mahalle, antik kentlerin birçoğunda kullanılmış olan ızgara plana göre, birbirini dik kesen ve hemen hemen aynı genişlikteki sokaklarıyla yeniden kurulmuş. Rum mahallesi bakımlı evleri ve sokakları ile daha dikkat çekici duruyor. Sokakların birbirini dik kesmesi düzenli bir hava veriyor. Mahallenin tam ortasında bir kilise ve saat kulesi yer alıyor. Ada sokaklarını bir saat içinde yürüyerek gezmeniz mümkün. Ama bir kere dolaşmak yetmiyor, her seferinde yeni bir ayrıntı gözünüze çarpıyor. Evlerin duvarlarını her gittiğimizde daha da renklenmiş görüyoruz. Adanın ünlü duvar resimlerinin yaratıcısı ressam Cemil Onay’ın resimlerini, heykellerini ve eserlerini görmek için Rum mahallesindeki atölyesine uğramayı unutmayın.

DENİZE NEREDEN GİDİLİR?

Bozcaada‘nın en çekici yanlarından biri güzel denizi. Bakir koylar ve kuytu plajlar sizi bekliyor. İrili ufaklı koyların çoğu denize girmek için uygun. Adada yaz dönemi, kuzeyden esen poyraz sayesinde bunaltıcı geçmiyor. Eylül-Ekim ayları deniz suyu sıcaklığının en yüksek olduğu dönem. Rüzgarın hafiflemesi ve plajlardaki kalabalığın çekilmesi sayesinde denizin keyfine doyum olmuyor. Ünlü Ayazma Plajı altın rengi, incecik kumu ve pırıl pırıl turkuvaz denizi ile oldukça etkileyici. Akvaryum Plajı gerçekten harika. Bunun dışında da çok sayıda kumsal var. Habbele, İğdelik, Sulubahçe, Ayana, Tuzburnu, Tuzlubahçe, Akdere ve Tekirbahçe koyları da denize girmek için ideal yerlerden. Denize gitmeden önce rüzgarın poyraz mı yoksa lodos mu estiği bilmeniz gerekiyor. Bunun nedeni adada denize girilecek yeri rüzgarın yönü belirliyor olması. Kuzeyden esiyorsa (poyraz) güneye, güneyden esiyorsa (lodos) kuzeye yönelmek gerekiyor. Rüzgar olmadığında adadaki tüm koylarda deniz çarşaf gibi oluyor. Genelde adada poyraz esiyor. Bu durumda güneydeki koylar dalgasız ve sakin oluyor. Eğer lodos esiyorsa adanın doğu ve kuzeydeki koyları sakin oluyor. Yani endişeye yer yok, en rüzgarlı havada bile denize girebileceğiniz sakin bir koy bulabiliyorsunuz. Ayrıca yazın ada ne kadar kalabalık olursa olsun denize girilecek tenha koylar bulabiliyorsunuz. Adada aracınız olursa çok rahat edersiniz ama yoksa da üzülmeyin bisiklete binmek veya minibüslerle ulaşmak da diğer alternatifler. Ayazma Plajı, Habbele Plajı ve Sulubahçe’ye merkezden 15 dakikada bir kalkan minibüslerle ulaşmak mümkün. Akvaryum Plajı’na da belirli saatlerde yine merkezden minibüsler kalkıyor.

#bozcaada #bozcaadada görülecek yerler #bozcaada rehberi #bozcaadada gezilecek yerler

BİREYSEL GİRİŞİMLERLE KURULAN MÜZE

Bisiklet, motor kiralayıp adayı gezmek müthiş. Rum mahallesi tarafında çok şirin evler, adaya özgü kafeler ve restoranlar var. Adanın nostaljik havasını derinden hissettiren merkezdeki bu sanat kokan sokaklarda yürüyün. Adayı en güzel anlatan Bozcaada Müzesi’ni görmeyi unutmayın. Adanın geçmişini ortaya koyan müze, tamamen bireysel girişimlerle kurulmuş. M.Hakan Gürüney’in araştırmacı kişiliği ve Bozcaada’ya olan sevgisi bir araya gelince ortaya alışılmışın dışında bir müze çıkmış. Gürüney, bu küçük adanın son derece ilginç ve zengin bir tarihi olduğunu öğrendiğinden beri adayla ilgili kültür varlıklarını toplamaya adamış kendini. Kendi deyimiyle Bozcaada’nın belleğini oluşturuyor bu müzede. Müze mağazasından kitap, katalog, kartpostal, antik dönem replika Tenedos sikkelerinden yapılmış kolye, küpe, yüzük, seramik kupalar gibi adayla ilgili hatıralık eşyalar alabilirsiniz. Müzeden çıktıktan sonra Ayazma Manastırı’nda yaşlı çınar ağaçlarının altında püfür püfür esen bir restoran var. Fiyatları da keyif için uygun. Amadeus şarap fabrikasının bahçesindeki Mozart Kafe, merkez dışında akşamları takılabileceğiniz hoş bir mekan. İlginizi çekiyorsa cam, seramik atölyesine veya şarap derslerine katılmak gibi alternatifleriniz var.

Veli Dede Fırını’nda harika kurabiyeler ve bir de meşhur Polonyalı kekini bulabilirsiniz. Muhteşem manzarasıyla büyüleneceğiniz Salhane Bar pandemi sonrasında gece bir şeyler içmek ve müzik dinlemek için ideal. Adada yetiştirilen tüm üzümleri görebileceğiniz, Sulubahçe mevkisinde taraça düzeninde, geleneksel ve modern yöntemlerle yapılmış bağların bulunduğu, denizi doğayı ve üzümü birleştiren bu 1 kilometrelik keyifli yolda yürümeyi unutmayın.

Adanın en yüksek noktası (192 mt.) olan Göztepe’ye çıkmak, denizin ortasındaki büyük bir geminin kaptan köşküne çıkmak gibi. Buradan adadaki bütün yükseltileri, düzlükleri, bağları, çamlıkları, evleri, rüzgar güllerini ve etrafındaki küçük adacıkları görmek mümkün. Puslu olmayan havalarda, Gökçeaada ve onun arkasında yükselen Semadirek Adası, Çanakkale Boğazı ve Midilli Adası da rahatlıkla seçiliyor. Göztepe’ye merkezden yürüyerek yarım saatte ulaşmak mümkün. Tepeye çıkan yol, gökyüzüne tırmanan sarmal bir merdiven hissi veriyor. Manzarası çok güzel.

AYAZMA MANASTIRI

Yunanca “hagiasme” kelimesinden gelen Ayazma, kutsal su anlamına geliyor. Türkiye’nin birçok bölgesinde doğal su kaynaklarının olduğu yerlere bu isim veriliyor. Bozcaada’nın ayazması adanın güney kısmında yer alıyor. Burada çift oluklu tarihi bir çeşme, 8 yaşlı çınar ağacı, küçük bir manastır ve 2 tane tek katlı yapı bulunuyor. Ayazma’daki Rum Ortodoks cemaate ait manastır, Rum azize Aya Paraskevi adına yapılmış ve onun adını taşıyor. Sadece İstanbul’da bu azize adına kurulmuş 5 kilise bulunuyor. 1734 yılında Manolaki Manolidis tarafından yapılan manastır, sadece özel günlerde ibadete açılıyor. Koca çınar ağaçlarının oluşturduğu gölgelik alanı ve sürekli akan çeşmesi ile piknik yapanların tercih ettiği yerlerden biri Ayazma. Buradaki çeşmeden bir kez su içenin artık adalı olacağına dair bir efsane var. Şimdi güzel bir restoran da yapmışlar oraya. Keyifle oturabilirsiniz.

MERYEM ANA KİLİSESİ

Bozcaada’daki Rum Ortodoks cemaate ait, ibadete açık olan tek kilisedir. Rum mahallesinin tam ortasına konumlanmıştır. Giriş kapısında 1869 tarihi okunan kilisenin, ilk yapılış tarihinin Venedikliler zamanına kadar uzandığı düşünülüyor. Kilisenin içini görmek için tek fırsatınız Pazar sabahları 8‘de yapılan ayin. Onun dışında ziyarete kapalıdır.

ALAYBEY CAMİİ

Çocuk parkı karşısında, kırmızı kesme taştan yapılmış olan Alaybey Camii’nin 1700 yıllarında yapıldığı tahmin ediliyor. Caminin avlusunda ufak bir mezarlık var. Burada 14 tane mezar var. Bunlardan biri Osmanlı’da sadrazamlık yapmış olan Halil Hamit Paşa’ya ait. İbadete açık. 18’inci yüzyıla ait olduğu tahmin edilen Alaybey Hamamı 1960’lara kadar çalışmış, 40 yıldır kullanılmamakta.

#bozcaada #bozcaadada görülecek yerler #bozcaada rehberi #bozcaadada gezilecek yerler

İnsanlığın ilkleri Sardes’te

Bu hafta size, Lidya uygarlığının başkenti olan Sardes’i gezdirirken bir çok ilke de ev sahipliği yaptığını anlatacağız. Paranın kullanımından, termal havuzlara, sinagogdan arınma ritüellerine kadar bir çok ilkin ev sahibidir Sardes.

İnsanlık tarihinin önemli dönemeçlerinin yaşandığı, tarihinin her satırıyla sizi hayrete düşürecek bir kenti ziyaret etmek istiyorsanız, hiç öyle Roma’ya, Viyana’ya, Paris’e falan gitmenize gerek yok. Zaten pandemi nedeniyle pek mümkünatı da yok. Ama yanı başınızda İran’ın Susa şehrinde biten 2 bin 400 kilometrelik ünlü Kral Yolu’nun başlangıcı, Lidya devletinin başkenti Sardes Antik Kenti var. Kula Salihli Jeoparkı’nın içinde yer alan Sardes, Manisa’nın Salihli ilçesinde. Hakkında bir çok şey okuduğumuz bu antik kente, verimli tarlaların, güzel bir doğanın içinden geçerek ulaştık. Kentin, Sart köyünün içindeki kalıntıları arasından, Hamam-Gymnasion (Hamam ve Spor Merkezi) Kompleksi, Artemis Tapınağı, Sinagog, Kilise, altın arıtma atölyeleri, Agora (Çarşı) ve Akropol (Üst Yerleşke) ortaya çıkarılmış durumda.

KRAL MİDAS’IN LANETİ

#manisa #salihli #sardes #artemis tapınağı #kral midas #manisada görülecek yerler #manisada gezilecek yerler #kula salihli jeoparkı

Kral Midas, çok sevdiği kızını altına çevirirken

Tarihte parayı Lidyalılar buldu, biliyorsunuz. Hatta paramız olmadığında hiç iyi anmayız bir çoğumuz onları. Ancak tarihin sonraki sayfalarında insan evladının başına türlü dertler açmış olan para, Lidyalıları ihya etmiş. Sardes Antik Kenti, tarihte altın ve gümüş paranın ilk kez basılarak kullanıldığı kentmiş. Sardes, Antik Çağ’da dönem ticaret sayesinde büyük gelişme sağlamış. Öyle ki kent, paranın kullanılmaya başlanmasıyla daha da zenginleşmiş. Paktolos (Sart) Çayı’nda yapılan altın madenciliği sayesinde kent çok büyük bir zenginliğe ulaşmış. Paktolos’tan bahsetmişken Kral Midas’ın lanetlenişinden bahsetmemek olmaz.

Efsaneye göre, Şarap Tanrısı Dionysos ve beraberindekiler Frigya yaylalarında dolaşırken yaşlı Silenos bir ağacın altında uyuyakalır. Silenos’u Frigya Kralı Midas’a getirirler. Midas, Silenos’un 10 gün misafir ettikten sonra Dionysos’a götürür. Tanrı, Midas’ın bu davranışından memnun olur ve Alaaddin’in lambasındaki cin gibi, “Dile benden ne dilersen” der. Açgözlü Midas, “Tuttuğum altın olsun” der. Ancak kısa bir süre sonra bunun bir lütuf değil, lanet olduğunu anlar. İştahla oturduğu sofralardan aç kalkar. Su bile içemez. En sonunda da çok sevdiği kızı altına dönüşür. Tanrıya dileğini geri alması için yalvaran Midas, sonunda Paktolos Çayı’nda yıkanarak altın lanetinden kurtulur. Paktolos da, o gün bu gündür Sardes’e altın taşır. İşte Sardesliler de, bu altınları toplayarak zenginleşir. ‘Karun kadar zengin’ sözü, zamanında Sardes Krali Kraisos için söylenmiş, günümüze evrilerek gelmiştir.

#manisa #salihli #sardes #artemis tapınağı #kral midas #manisada görülecek yerler #manisada gezilecek yerler #kula salihli jeoparkı

SARDESLİLERİN TERMAL LÜKSÜ

Antik çağın zengin başkentindeki kullanılan kanalizasyon sistemi, antik çağın ünlü matematikçisi Thales tarafından M.Ö. 660 yıllarında inşa edilmiş. Sardes Antik Kentinde ayrıca dükkanları ısıtmak için de termal sistemler kurulmuş. Roma Dönemi’nde jeotermal ısınmanın kullanıldığı kentte, Roma Caddesi’ndeki bazı dükkanların ve evlerin içinde yer alan küçük havuzlara günün belli saatlerinde sıcak su veriliyormuş. Lükse bakar mısınız? M.Ö. 7’nci yüzyılda banyonuzu termal su ile yapıyorsunuz, üstelik evinizde.

Evlerin yanı sıra dükkanların yer aldığı Roma Caddesi’nde duvar içinden yukarı doğru çıkan künkler -pişmiş topraktan yapılmış kalın su boruları- bulunuyormuş. Gymnasium’un arkasındaki hamamın havuzunu dolduran suyu taşıyan künkler, ev ve iş yerlerine de su sağlıyormuş. Tabi hareket halindeki sıcak su, doğal olarak mekanları da ısıtıyormuş. Yani Sardesliler, termal suyla banyo keyfinin yanı sıra termalle ısınan evlerde yaşıyorlarmış. Günümüzde köylülerin tarlalarda buldukları künklerin de, matematikçi Thales’in yaptığı kanalizasyon ve drenaj sistemlerinin parçaları olduğu biliniyor. Thales, aynı zamanda bölgedeki bataklığı kurutmak için buradaki suyu, Gediz Nehri’ne akıtmış. Böylece bugün bile verimini koruyan topraklar ortaya çıkmış.

#manisa #salihli #sardes #artemis tapınağı #kral midas #manisada görülecek yerler #manisada gezilecek yerler #kula salihli jeoparkı

EN GÖRKEMLİ YAPISI

Sardes’e gelindiğinizde ilk dikkatinizi çekecek yapı, görkemli Gymnasium’dur. Roma hamamlarına geçiş bölümüne yapılan iki katlı yapı, M.S.2. yüzyılda imparatoriçe Julia Domna ve oğullarına ithaf edilerek inşa ettirilmiş. O döneminin kralı Severius tarafından yaptırılan Hamam-Gymnasium kompleksi, kare avlusu, etrafını çevirdiği sütunlar, sütunlar üzerindeki yazıların tamamına yakının korunması ve 23 bin metrekare alanı kaplayan yapısıyla tam bir anıtsal yapı. Mevcutta görülen üç giriş kapısının, ilk evresine ait olmayıp sonradan açılmış. Gymnasium’un arkasında bir de termal havuz mevcut. Palaestradan (Avlu) hamam bölümüne geçişi sağlayan iki katlı ve sütunlu mekan, mermer avlu olarak adlandırılmakta. Tipik birer Roma hamamları geleneği Sardes’de de devam etmiş. Soğuk, ılık ve sıcak su odalarında yıkanarak, sohbet ederek, egzersiz yaparak serbest zamanlarını değerlendirmişler.

Gymnasium

Sardes’teki, 20 bin kişi kapasiteli tiyatro alanının M.Ö. 200’üncü yıla ait olduğu düşünülüyor. Dünyanın en eski tiyatrosu olan yapı için eski çağın en önemli tarihçilerinden Polybios’un tarih kitabında şöyle bahseder: “M.Ö. 215 yılında Selevkos İmparatorluğu ile Bergama Krallığı arasındaki savaşlar sırasında Bergama Kralı III. Antiokhos’un askerleri, Sart şehrini ele geçirmek için bu tiyatronun basamaklarından tepeye tırmandılar.”

Bölgenin, birinci derece deprem bölgesi olması nedeniyle tiyatro yıkılmış ve ağır hasar görmüş. Romalılar burada yönetimi ele geçirdiklerinde burayı tekrar restore etmişler. Ancak zaman içerisinde yaşanan yine büyük depremler nedeniyle bu tiyatro yine yıkılmış. 1750 yılında İtalyan kökenli olan Giovanni Battista Tiepolo, Sardes’e gelmiş ve tiyatro alanının sulu boya resmini yapmış. Bu resimle, şu anki alan arasında hiçbir fark olmaması dikkat çekici. Bu tiyatronun ve batı kısmındaki teras evlerinin bir an önce ortaya çıkarılıp ziyarete açılmasını temenni ediyoruz.

YAHUDİLERİN ÜÇÜNCÜ TAPINAĞI

Sardes Antik Kenti, Hıristiyan cemaati tarafından “İncil’de adı geçen yedi kiliseden biri” olarak kabul görür. Artemis Tapınağı’nın güneydoğu köşesinde bulunan tuğladan yapılmış şapel, Hıristiyanlar tarafından ziyaret edilir. Oysa tek tanrılı dinler açısından önemi bununla sınırlı değildir. Sardes’in, Yahudi (Musevi) cemaati tarafından da büyük öneme sahip olmasına karşın bu yönü pek fazla bilinmez.

Kudüs’teki Süleyman ve Suriye topraklarında bulunan Dura Europos sinagoglarından sonra inşa edilen dünyanın üçüncü havrası Sardes Sinagogu; ilk Yahudi tapınaklarından biri olması açısından önemlidir. Yahudiliğin Seferad (Sepherad) kolu burada doğmuştur. Avrupa’nın ve Türkiye’nin ilk havrası olan bu sinagogun, M.Ö. 215-212 yıllarında yapıldığı tahmin edilir. Sinagog, bölgeye gelen 2 bin haneden oluşan yaklaşık 10 bin kişilik Yahudi cemaati tarafından kullanılır. Depremler nedeniyle yıkılan ilk yapının yerine, M.S. 166 yılında yeniden sinagog yapılır. M.S. 617 yılına kadar burada kalan Yahudiler, daha sonra İspanya’da Endülüs’e giderler.

Sinagogda zamanında bin kişinin ibadet edebiliyormuş. Havrada Yahudi cemaatin sorunları çözülüyor, nikahlar kıyılıyormuş. Arka planda yer alan üç basamaklı ‘Onur locası’ denilen yerde cemaatin yaşlıları oturup, sorunları çözüme kavuşturuyorlarmış. Locanın önündeki sehpada ise, haham başı vaazlar veriyormuş. Havranın ortasında yer alan ‘havuzlu salon’ ise arınma ritüelinin gerçekleştirildiği yermiş. Evlenecek olan genç kızlar, havuzun içinde yedi kez oturup kalkarak günahlarından arınıp, eşlerinin evine öyle gidiyorlarmış. Bu salonda yer alan 14 kalp şeklindeki sütun, “Dört bir tarafınız sevgiyle dolsun” anlamına geliyormuş.

#manisa #salihli #sardes #artemis tapınağı #kral midas #manisada görülecek yerler #manisada gezilecek yerler #kula salihli jeoparkı

Arkeologlar, yakın zamanda Sardes Antik Kenti’nde bin 500 yıllık ev keşfetti. “Fantastik” diye tarif edilen evin hayal ürünü duvar resimleriyle süslendiği belirtiliyor. Evin zeminine yerleştirilmiş pişmiş topraktan yapılan karoların üzerinde köpek yavrusuna ait izler ve tavuk ya da ördek olduğu düşünülen çizimler tespit edildi. Wisconsin-Madison Üniversitesi’nden Profesör Nicholas Cahill’in liderliğindeki kazılarda ortaya çıkarılan evde yaşayanların askeri veya sivil yöneticiler olabileceği düşünülüyor.

Artemis Tapınağı Sardes

YEDİ KİLİSE’DEN BİRİ ARTEMİS TAPINAĞI

Salihli ilçe merkezine 9 kilometre uzaklıktaki Artemis Tapınağı’nın yapımına, Lydia Kralı Kroisos döneminde başlanmış. İlk haliyle kum taşından bir sunak olan yapı, M.Ö. 330 yılına doğru geliştirilerek tapınak haline gelmiş. İon tarzında ve pseudodipteros plana sahip tapınak, Zeus veLeto’nun kızı, Apollon’un ikiz kız kardeşi, vahşi doğa, avcılık, okçuluk ve ay tanrıçası Artemis’e adanmış. M.S. 17 yılındaki depremde yıkılan tapınak, İmparator Tiberius zamanında eski plana göre yeniden yapılmış. 4’üncü yüzyılda da güneydoğu köşesine bir şapel ilave edilmiş. Hıristiyanlıkta bahsedilen Yedi Kilise’den biri kabul edilen yapı, Amerikan Arkeoloji grubunun 1910’da başlattığı kazılardan sonra tümüyle ortaya çıkarılmış, 1961’de de kilise onarılmış.

#manisa #salihli #sardes #artemis tapınağı #kral midas #manisada görülecek yerler #manisada gezilecek yerler #kula salihli jeoparkı

Aşıklar Çeşmesi 1800 yıldır çağlıyor

Burdur‘un antik güzelliği Sagalassos‘ta Antoninler Çeşmesi tüm ihtişamıyla zamana meydan okuyor. Bugün hala dünyada antik kentler içinde çalışan 3 çeşmeden biri olan Antoninler‘den su içenlerin aşık olacağına inanılıyor.

Burdur, Akdeniz Bölgesi’nde 300 bin nüfuslu şirin bir ilimiz. Göller bölgesinde yer alan Burdur, barındırdığı güzelliklerle özellikle yaz aylarında yurt içinden ve yurt dışından pek çok insanı kendine çekiyor. Günübirlik turlara katılmak isteyenler bölgeye girmek için özellikle lavanta hasadından önceki zaman dilimini seçiyorlar ki renkli görüntüleri fotoğraf albümlerine ekleyebilsinler. Ne zaman derseniz, Haziran ile Temmuz ayının ikinci haftası arasında deriz… Salda Gölü ve Sagalassos, Burdur‘da yapılabilecek günübirlik turların vazgeçilmezleri. Bizim tavsiyemiz Burdur‘dan sonra lavanta tarlaları için Isparta‘nın Kuyucak Köyü’ne gitmeniz, oradan da Eğirdir Gölü’ne geçebilirsiniz. Laf aramızda biz çok sevdik. Özellikle göl kenarındaki Melodi Restoran’da balık yemek harikaydı.

BEYAZ KUMLAR, TURKUAZ SU

İlk durağımız olan Salda Gölü, Burdur’un Yeşilova İlçesi’nde. Bin 180 metrede bir krater gölü olan Salda, kar beyaz kumu, cam gibi turkuaz suyu ile Türkiye’nin Maldivleri olarak biliniyor. Türkiye’nin en temiz dünyanın beşinci en temiz gölü olması bize hala çok ilginç geliyor.

Bizim gittiğimizde Salda Gölü kalabalıktı. Az sayıda gölün civarında piknik yapan vardı. Henüz pandemi başlamamıştı. Otobüslerle insanlar geliyor, “A ne güzel göl” diyip, fotoğraf çektirip dönüyordu. Yani göl kenarında ne yapacağınız biraz sizin eğlence anlayışınıza bağlı. Çevresi 44 kilometre olan gölün doğu bölümü daha sakin. Orada manzaranın tadını çıkarabilirsiniz. Gölde 7 adacık var. Onlar da manzaraya katkı sağlıyor. Otobüslerin yanaştığı kısım batı bölümü. Otoparkı paralı. Çevrede gözlemeciler var.

Şimdilerde göl civarına herkesi almıyorlar ama siz yine de gideceğiniz zaman bayramları ve hafta sonunu seçmemeye çalışın. Yağmur sonrası su bulandığı için gölün rengi hoşunuza gitmeyebilir. Göl kenarı yaz da olsa akşamları serin oluyor. Son olarak göle girmek ve kumunu vücuda sürmek yasaklanmıştı. Göl aniden derinleştiği için yüzme bilseniz de bence tehlikeli. Salda‘nın 184 metreye varan derinliğiyle Türkiye’nin en derin tatlı su gölü olduğu unutulmamalı.

#burdur #sagalassos #lavanta #kuyucak #salda gölü #türkiyenin maldivleri

GÜZELLEŞTİREN ÇEŞME

Sagalassos Antik Kenti, Burdur‘un bir başka dikkat çekici alanı. Likyalılar, Karyalılar, Frigler gibi uygarlıkların hüküm sürdüğü bu topraklar antik dönemde Pisidia olarak anılıyormuş. Ağlasun ilçesinde Sagalassos Antik Kenti bugün ise “aşkların ve imparatorların şehri” olarak biliniyor. Kentteki bin 800 yıldır akan, mitolojiye göre suyunun insanları güzelleştirdiğine ve bu sudan içenlerin aşık olduğuna inanılan Antoninler Çeşmesi ihtişamıyla zamana meydan okuyor. Üç bine yakın taşın birleştirilerek 400 yapı bloku halinde yeniden restore edilen çeşme, yukarı agora bölümünde tarihe tanıklık ediyor. Bin 750 metre yüksekte, bugün hala dünyada antik kentlerde çalışan 3 çeşmeden biri olan Antoninler, kenti ziyarete gelen turistlerin ilgi odağı oluyor. Halk, geçmişten bu güne sudan içenlerin aşık olduğuna inanıyor. Biz de bu sudan içmeyi ihmal etmedik.

Kent, yüksekte olduğu için biraz tırmanmak gerekiyor. Yaşlı ve engelli turistlerin buraya gelebileceği, tahmin edebileceğiniz gibi düşünülmemiş. Geçmişi Milattan Önce 3 bin yılına kadar uzanıyor. 13’üncü yüzyıla kadar da kentte yaşam devam etmiş. 2009’da UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’ne giren Sagalassos, derin vadilere hakim bir tepede Roma dönemi mimarisinin en iyi örneklerini barındırıyor.

Milattan sonra 7’nci yüzyılda geçirdiği büyük deprem sonrası görkemli Roma yapıları toprak altında kalarak korunmuş. Buradan çıkarılan eserler ve devasa heykellerin parçaları Burdur Müzesi’ne götürülmüş. Sagalassos’taki kazı çalışmaları, 1989’da Leuven Katolik Üniversitesi’nden Belçikalı Prof. Dr. Marc Waelkens başkanlığında başlamış. Antik kent, binlerce yıldır suyu akan Antoninler Çeşmesi, agoraları, Roma hamamları, Macellum yapısı, dans eden kızlarla bezeli Heroon yapısı, Marcus Aurelius Heykeli, Adrian Heykeli, Tiberius Dönemi Kapısı ve kütüphanesiyle ziyaretçilerin ilgisini çekiyor. Şanslı olduğumuz için kentte ziyarete açılmamış, tabanı mozaik olan bir ev görme şansına da sahip olduk.

#burdur #sagalassos #lavanta #kuyucak #salda gölü #türkiyenin maldivleri

DEPREMLERİN YIKICI ETKİSİ

Kentin tiyatrosu, İskender Tepesi manzarası ile güzel bir konumda bulunuyor. Basamak kısımları ayakta olsa da sahne kısımları meydana gelen şiddetli depremler sebebiyle ciddi hasar görmüş. Bu ihtişamlı yapının en önemli özelliği ise dünyanın en yüksek rakımlı antik tiyatrosu olması. Burdur’da gezilecek yerler listesinde bulunan tiyatro, Roma İmparatoru Marcus Aurelius döneminde M.S. 2’nci yüzyılda inşa edilmiş. 9 bin kişi kapasitesi ile kent nüfusundan daha fazla kişiyi ağırlayabiliyor.

MÖ 333’te Büyük İskender’in fethettiği kent, Roma İmparatorluğu’na M.Ö. 25’te bağlanır ve hızla gelişir. Roma İmparatoru Hadrian’ın (MS 117-138), Sagalassos’a Pisidya eyaletinin (bugün Göller Bölgesi) birinci kenti unvanını vermesiyle, en büyük anıtları inşa edilir. MS 600’lerin başında veba ve depremler kentin çöküşüne sebep olur ama felaketlere rağmen kentte yaşam M.S. 13’üncü yüzyıla kadar sürer. Ağlasun, Sagalassos’un her bakımdan bir uzantısıdır. Ağlasun adı da Sagalassos’tan gelir. Selçuklu Türkleri yöreye geldiklerinde ovaya, bugünkü Ağlasun’a yerleşirler. Merkezde bir kervansaray ve ona bağlı bir küçük hamam inşa ederler. MS 16. yüzyılda da Ağlasun’un aktif bir yerleşim olduğu ve bölgenin pazarının Ağlasun’da kurulduğu bilinir.

BURDUR MÜZESİ

Rehberimiz Burdur Müzesi binasının, müzenin bahçesinde bulunan medreseden geri kalan Osmanlı Pirkulzade Kütüphanesi’nin mimarisinden esinlenerek yapıldığını anlattı. Burdur Müzesi, 1956 yılında kurulmuş, 2001 yılında yeniden düzenlenmiş. Müze, Hacılar, Kuruçay, Höyücek Höyükleri, Boubon, Kibyra ve Sagalassos kazılarından çıkarılan, müsadere ve satın alma yoluyla kazandırılanlar ile birlikte 60 binden fazla kültür varlığına ev sahipliği yapıyor. Türkiye’nin en zengin müzelerinden biri olan Burdur Müzesi 2008 yılında “Gezilip Görülmeye Değer Müze” ödülünü almış. Burada, Neolitik çağdan günümüze kadar eşsiz örnekleri görmek mümkündür. Müze üç kısımdan oluşuyor: Üst katta Neolitik ile Erken Kalkolitik çağlara ait buluntular ile eski tunç çağı buluntuları bulunmakta. İkinci kısım olan giriş katı üç bölüm olarak düzenlenmiş. Birinci bölümde Sagalassos Antik Kenti’nde yapılan kazılarda ortaya çıkarılan buluntular yer alıyor. Roma’nın en iyi imparatorlarından olan İmparator Hadrian ve Marcus Auralius’a ait dev heykeller burada sergilenmekte. İkinci bölümde Kibyra Antik Kenti kazılarında çıkarılan, av sahnesinin canlandırıldığı frizler yer alıyor. Üçüncü bölümde ise Kremna Antik Kenti kazısında çıkarılan dokuz adet birinci sınıf mermer heykeller bulunmakta.

LAVANTANIN RENGİ

Son durağımız lavanta tarlaları ile kaplı Kuyucak Köyü… Bitki, köyde yaşayanlara sağladığı ekonomik getirinin yanında yaklaşık iki ay süren hasat süresince binlerce yerli ve yabancı turisti köye çekiyor. Bizim aramızda bile tarlalara gitmeden önce lavantaların rengi ile ilgili bir tartışma yaşandı. Kim fotoğraflarda filtre var dedi, kimi az var dedi, kimi hiç yok dedi. Aslında mevzu şu: Mor tarla görmediyseniz yanlış zamanda gitmişsiniz demektir… Tam hasat başlamadan önceki hafta gitmek gerekiyor. Lavantaların her hafta rengi değişiyor. Biraz uğraşıp en güzel tarlayı bulmak lazım. İlk gördüğünüz tarlaya girmeyin. Biraz gezin… Lavanta bitkisi olgunlaştıkça çiçeği daha tok bir mor renk alıyor. En güzel fotoğraflar için de güneş doğmadan hemen önce veya battıktan hemen sonra gibi, havanın aydınlık olup güneşin olmadığı saatleri yakalamak lazım. Kimi tarlaların sahipleri tarafından insanların fotoğraf çekmesi türlü türlü ambiyans yaratılmış: Beyaza boyanan bisikletler mi dersiniz, kalp şeklinde kapılar mı, salıncaklar mı… Yine de ana yoldan ne kadar uzaklaşır ve içerideki arazilere giderseniz bence daha güzel kareler yakalayabilirsiniz.

Bu tarlaların kenarlarını ilişmiş evlerden alışveriş yapabileceğiniz gibi köy merkezinde de dinlenip çay ve kahve içeceğiniz yerler var. Keşke farklı etkinlikler yapılsa da daha fazla insan bölgeye gitse… Bu sayede, buna benzer köylerin sayısı artsa…

#burdur #sagalassos #lavanta #kuyucak #salda gölü #türkiyenin maldivleri

Zamanla o da olacaktır. Yakın geçmişe kadar adını bilmediğimiz kurak ve boş tarlalardan oluşan köyün, bugün turist kaynıyor olması tesadüf değil. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı, Batı Akdeniz Kalkıma Ajansı ve Anadolu Efes’in “Gelecek Turizmde” adlı kalkınma programı, hepsi Kuyucak’ı dönüştürmek için birlikte çalışmış. Ne diyorlardı… Çalışan kazanır, lavantası morarır…

#burdur #sagalassos #lavanta #kuyucak #salda gölü #türkiyenin maldivleri

Manisa’nın açık hava müzesi KULA

Bu hafta, Germiyanoğulları beyliğinin başkenti olan, dar sokakları, Türk ve Rumlara ait tarihi evleri, nesilden nesile aktarılan meslekleriyle adeta bir açık hava müzesi olan Kula‘dayız. Manisa‘nın bu ilçesi, Osmanlı ve Rum mimarisine ait bini tescilli 3 bin tane tarihi eviyle zamanın haşin gücüne direniyor. Kula‘nın her bir sokağı, kapalı kapıları, yıkılmaya yüz tutmuş evlerinin her biri, başka bir hikaye anlatıyor. Gelin hep birlikte, Kula’nın dar sokaklarında gezelim. Eski çeşmelerinin yanında soluklanalım. Tarihi evlerinden yükselen hikayelere kulak verelim.

Çok da popüler olmayan bu tarihi ilçenin bizi şaşırtmasını umuyorduk. Ama açıkçası bu kadarını beklemiyorduk. Her köşe başında başka bir sürprizle karşılaştık. Kula deyince akla ‘Türk evleri’ geliyor. Ama aslında Kula‘da sadece Türk evleri yok. Dar sokaklarında bir Türk evinin karşısında ya da yanında burada daha önce yaşayan Rumlara ait bir ev yer alabiliyor. Buraya gelirken salgın yasaklarıyla iyice daralan gezi süremizi göz önünde bulundurarak sıkı bir çalışmayla 15-20 dakikalık bir yürüyüş rotası çıkardık.

#kula, #manisa, #kuladokya, #kula rehberi, #manisada gezilecek yerler, #kula türk evleri #tarihi kula evleri

Kula’da eski zamanlarda yaşam kale içinde yoğunlaşmış. O yüzden bugün sokaklarının çoğunluğu oldukça dar. Arabayla gidecekseniz uygun bir yere park edip yürümenizi tavsiye ederiz. Karşılıklı bazı evlerin çatılarının birleştiğinden ya da çıkıntılı ikinci katın duvarına kafanızı çarpabileceğinizden bahsedersek sokakların ne kadar dar olduğu daha iyi anlaşılır.

Arabamızı park ettikten sonra ilk durağımız Beyler Evi. Burası, 18’inci yüzyılda yapılmış Türk evlerinin tipik bir örneği. Geniş bir avludan sonra ulaştığımız ev, o döneme ait diğer Türk evleri gibi ahşap ve kerpiç malzemeden inşa edilmiş. Beyler Evi, güzel bir restorasyondan geçmiş. İki katlı yapının yaşam alanları üst katta. Evin zemin katında mutfak, ahır ve kiler yer alıyor. Ahşap tavanlar ve kapılarda oymacılığın eşsiz örnekleri var. Odalar da döneme uygun eşyalarla döşenmiş. Evi gezdiğimizde 18’inci yüzyılda bir Türk ailesinin günlük hayatıyla ilgili fikir sahibi olduk. Konakta evin sahibi olan Beyler ailesine ait bilgi ve fotoğrafların yer aldığı tabela da oldukça bilgilendirici oldu. Salgın nedeniyle bahçedeki kafe kapalıydı. Ancak sohbet ettiğimiz teyzeye, normale döndüğümüzde buradaki ağaçların altında, tarihin gölgesinde bir fincan kahve içme sözü vererek konaktan ayrıldık.

Yürüyüş rotamızdaki ikinci durağa doğru ilerlerken bazı evlerin yıkılmak üzere olduğunu gördük. Uyarı levhaları ve demir korkuluklar dikkatimizi çekti. Yenilenen evler, ziyaretçilerini büyülerken neden diğerleri yok olmaya mahkum edildi? Tüm evleri – büyük, küçük demeden- restore edilse Kula‘nın adını duymayan gezgin kalmazdı diye düşünüyoruz. Zamana karşı direnme konusunda Türk evleri olarak bilinen ahşap evler daha talihsiz ne yazık ki. O dönemde Kula‘da yaşayan Rumların yaptığı evlerde taş kullanılmış. O yüzden ilk günkü güzelliğini koruyamasa da zamanımıza ulaşmış. Ancak bugün sokaklarında karşımıza çıkan ahşap evlerin viraneliği içimizi acıttı. Sadece büyük evlerin, ilçenin önemli ailelerin konaklarının değil, mütevazi evlerin de restore edilmesi gerektiğini bir kez daha aktaralım. Restorasyon maliyetini bugün o evlerde oturanların karşılama imkanı yok. Belki de bir ödenekle, bir projeyle bütünüyle yeni bir çehreye bürünebilir Kula.

Kısa bir yürüyüşle ‘Türk Evi’ olarak geçen Kestaneciler Konağı’na ulaşıyoruz. Kula‘da restore edilen ilk evlerden olan konak, tarihi Kula evlerinin tipik özelliklerini taşıyor. Kestaneciler ailesi tarafından belediyeye devredilen yapıda, birinci katta 4, ikinci katta 4 olmak üzere 8 oda bulunuyor. Kula evlerinin arasında tavanlarında, kapılarında ve oda içlerindeki ahşap işçiliği en güzel olan ev olarak kabul ediliyor. Her odasında bulunan fotoğraflardan, aksesuarlara bir çok keyifli detay sayesinde tarihe yolculuk edeceğiniz konağın geniş balkonundan karşısındaki taş ev görünüyor. Belki de evin hanımı, balkondaki divanda oturmuş kahvesini içerken komşusunu selamlamıştır. Ya da evin genç kızı, karşı evdeki Rum delikanlıya sevdalanmıştır. Eski evleri çekici ve özel kılan, barındırmış olabilecekleri hikayeleri, yaşanmışlıkları değil mi zaten?

#kula, #manisa, #kuladokya, #kula rehberi, #manisada gezilecek yerler, #kula türk evleri

KAPILAR DİLE GELİYOR

Tarihi evlerin bir diğer özelliği ise bazen küçük bir unsurunun çok şey anlatmasıdır. Örneğin Kula‘nın sokaklarında gezinirken kapılara biraz dikkatlice bakarsanız, içinde bir zamanlar yaşayanlarla ilgili bilgiler verir. Mesela Türk evlerinde kapılar, doğrudan evin içine açılmazdı. Türk evlerinin alt katlarının sokağa bakan tarafında da ya hiç pencere olmazdı ya da çok küçük pencereler konulurdu. 18’inci yüzyıl Kula’sına ışınlanıp Türk bir ailenin yaşadığı bir eve konuk olmak istesek, ev sahibi önce kapıdaki ufak pencereden kim olduğumuza bakar, bizi ona göre içeri alırdı. Belki de almazdı. Diyelim ki tanıdığız ve içeri girebildik; önce avluya buyur edilirdik. Sonra yakınlık derecemiz ve cinsiyetimize göre uygun olan odaya alınırdık.

Oysa Rumlara ait taş evlerde öyle mi? Büyük, gösterişli bir kapı, direkt dışarıdaki hayata açılırdı. Aynı dönemde bir Rum ailesine konuk olsanız, kapıdan evin içine girer, salona buyur edilirdiniz. Yine alt kattaki pencereleri de Türk evlerine göre oldukça büyüktü. Rum evlerinin pencere ve kapılarını vitraylar süslerdi. Hatta bazı evlerin duvarlarında da kök boyalarla renklendirilmiş resimler yer alırdı. Hatta duvarlardaki bazı resimlerin gelip geçenlerin, labirenti andıran ve birbirine benzeyen sokaklarda kaybolmaması için yol tarifi verdiği de söyleniyor. Örneğin bir evin duvarındaki resimde, kilise yapısı yer alıyor ve yapıdaki pencere ve kapı sayısıyla 7 adım sonra kiliseye ulaşılabileceği tarif ediliyormuş. Bu sav doğru mu bilemedik. Ama duvarların tablo gibi kullanılması, bizim hep hoşumuza gitmiştir.

#kula, #manisa, #kuladokya, #kula rehberi, #manisada gezilecek yerler, #kula türk evleri #tarihi kula evleri

ANILARI KÜL OLDU

Kula sokaklarında üçüncü durağımız olan, bugün Kula-Salihli Jeoparkı Ziyaretçi Merkezi olarak kullanılan Meryem Ana Kilisesi’ne doğru giderken karşımıza eski bir okul çıktı.  Zafer İlkokulu’nun binasının, ilçenin Rum zenginlerinden Lambi oğlu Damyunus tarafından yaptırıldığı söyleniyor. Osmanlı kayıtlarında ise binanın okul olarak 1843 yılında yapıldığı, 1892 yılında Rum çocukların eğitim gördüğü Lambiyanos Okulu olarak ruhsatlandırıldığı görülür. Kurtuluş Savaşı sonrasında 16 Eylül 1923 tarihinde Zafer Okulu olarak kayda geçer. 1923 yılından 1974 yılına kadar da okul olarak hizmet verir. Bahçesindeki küçük kilise, okul olduğu dönemde kütüphane olarak kullanılır. 1974 yılında bina çürük olduğu için boşaltılır.

#kula, #manisa, #kuladokya, #kula rehberi, #manisada gezilecek yerler, #kula türk evleri, #tarihi kula evleri

Okulun bahçesinde karşılaştığımız, kendisi de bu okulda eğitim almış olan Sabahattin Arkağaç, buradaki restorasyonun 20 yıldır bir türlü bitirilemediğinden dert yandı. “Okulun yıkılmasını mı bekliyorlar?” diyen Arkağaç, “Benim çocukluğum bu binada, bu bahçede geçti. Yıllardır doğru düzgün bir restorasyon çalışması yürütülemedi. Bugün de zemindeki mermerlerin sökülüp gelişi güzel bahçeye atıldığını gördüm. Tekrar kullanılması için numaralandırılması gerekiyordu? Orijinal malzemeyi çöpe atacaksak ne anlamı var bu restorasyonun?” sözleriyle tepkisini dile getirdi. Kula‘da ‘Zabun Hoca’ olarak tanınan Hüseyin Zabun ise kilise ve Zafer İlkokulu’yla 1989’daki yangından sonra ilgilenilmediğini söyleyerek, “Bunlar, bizim ve Kula için büyük kayıp” dedi.

Son durağımız Meryem Ana Kilisesi… Yapının içindeki tadilattan dolayı içeriye giremedik. Ancak komşunun bahçesinden meyve aşıran çocuklar gibi alçak bahçe duvarından atlayıp çevresinde dolandık, yüksek pencerelerinden içeriye bakmaya çalıştık. Kilisenin Yunanca mermer kitabesi kayıp olsa da eski fotoğraflardan 1837’de imar edildiği biliniyor. Kilisenin eski fotoğraflarını görünce çok güzel bir restorasyondan geçtiği anlaşılıyor. Ancak kiliseye gösterilen özen, karşısında yer alan ve kilisenin papazının yaşadığı eve gösterilmemiş. Kötü durumdaki yapının birkaç yıl içinde yıkılması muhtemel.

ESNAFIN BULUŞMA YERİ

Gezimizin başında belirlediğimiz 15-20 dakikalık yürüyüş rotasını, her köşesinde fotoğraf çekmekten 3 saatte tamamlayarak aracımızın olduğu çarşı tarafına doğru aylak adımlarla yürüyoruz. Sabah çok erken saatte İzmir’den yola çıkmış, daha Kulalılar yataklarından kalkmadan sokaklarında gezmeye başlamıştık. Böylece gezimizin bu etabını tamamladığımızda çok acıktığımızı farkettik. Öğlen yemeği için esnafın favorisi olan Ekmekçioğlu Lokantası’nı ararken çarşıyı da turlamış olduk. Osmanlı’dan kalma dükkanlarda bugün, kaybolmaya yüz tutmuş meslekler yapılıyor. Atalarından devraldığı mirası yaşatmaya çalışan zanaatkarlar, demircilik, saraçlık, bakırcılık, dericilik, ayakkabıcılık, leblebicilik, keçecilik, kalaycılık, semercilik, yorgancılık ve ayakkabıcılıkla uğraşıyor.

Kazakoğlu Helvacısı, 120 yıldır susamdan nefis tahin ve helvalar üretiyor.

#kula, #manisa, #kuladokya, #kula rehberi, #manisada gezilecek yerler, #kula türk evleri

Öğlen namazını kılmak için çarşının dar sokaklarını dolduran esnaf, namazın ardından Ekmekçioğlu’nda yemek yiyor. Biz de burada, esnaf lokantalarının namına yakışır lezzetteki yemeklerimizi yedik. Kazakoğlu Helvacısı’nın meşhur helvasıyla da hem ağzımızı tatlandırdık hem de Kuladokya için enerji aldık. Ayrıca Kazakoğlu’nda 120 yıllık ata mesleğinin sürdüren Yılmaz Kazak’ın yaptığı tahinden de mutlaka alın. İyi bir pekmezle soğuk kış mevsiminde kahvaltılarınıza tat katacaktır.

EGE’NİN KAPADOKYA’SI

Kula‘yı ardımızda bırakıp “Ege’nin Kapadokya’sı” denilen ve ‘Kuladokya’ diye anılan Kula Peri Bacaları‘na doğru yola çıkıyoruz. 2012’de ‘Tabiat Anıt’ olarak tescil edilerek SİT alanı ilan edilen koruma altındaki bölge, Türkiye’nin tek jeoparkı olma özelliğine sahip. Kula’ya 16 kilometre mesafedeki Burgaz Köyü’nde yer alan peri bacaları, ülkemizin en genç volkanik arazisi. Kapadokya’da peri bacalarının şapkaları volkanik malzemeden oluşurken, Kula’da peri bacalarının şapkalarının çimentolaşmış çakıl ve kum depolarından oluştuğu biliniyor. Yapılan araştırmalarda bölgede 1 milyon 200 bin yıl önce volkan patlamalarının yaşandığı tespit edilmiş.

2013 yılında jeopark ilan edilen bölgenin içinde yer alan Kuladokya‘nın hala oluşmaya devam ettiği belirtiliyor. Düşünsenize, sonraki gittiğinizde yeni oluşumlar gerçekleşmiş ya da önceki gördükleriniz farklılaşmış olabilir. Kuladokya, bu özelliğiyle de Kapadokya’dan ayrılıyor. Giriş ücreti olmayan bölgede, bol bol fotoğraf çekebilir, kamp yapabilirsiniz. Ayrıca peri bacalarının olduğu bölge, yüksekte yer aldığı için verimli ovayı göz alabildiğine seyredebilirsiniz. Biz, bir gezi ritüeli haline gelen filtre kahvemizi, bir tarafında günbegün şekillenmeye devam eden peri bacalarının, diğer tarafında yemyeşil düzlüğün uzandığı eşsiz manzarada içmeyi tercih ettik. Ve bir gezimizi daha, eşsiz güzellikler görerek, dostane insanlarla tanışarak, yeni şeyler öğrenerek bitirmenin keyfiyle evin yolunu tutuyoruz.

#kula, #manisa, #kuladokya, #kula rehberi, #manisada gezilecek yerler, #kula türk evleri

Klaros’un gölgesinde

Lebedos ve Kolophon, Menderes’teki iki antik kent. Bugün ne Lebedos’la ilgilenilmiş ne de Kolophon’la. Her ikisi de birer tabelayla toprağın altında. Peki, Kolophon’a bağlı olan Apollon Klaros Bilicilik Merkezi’ni özel kılan şey nedir?

Yaylalara, ormanlara, kıyı kasabalarına, göl kenarlarına, kısacası doğanın kendini cömertçe gösterdiği yerlere ulaşmayı seviyoruz ama en çok hangisi derseniz, tarihi mekanlar deriz. Geçmişte yaşamış insanların izleri arasında nefes almak, ruhani gücüne inanılan tapınaklarında dolaşmak, kutsal olduğu düşünülen topraklarında gezmek ve her adımda yeni bir şeyler öğrenmek çok güzel. Başlarına gelen olaylar, yıkılan şehirler, yeniden yapılanlar, hatalar ve doğrularla yüzleşmek doyurucu oluyor. Antik kentleri gezerken ruhumuzun gıdasını aldığını ve yeni bir yer daha keşfetmek için hazır olduğumuzu hissediyoruz. Bu gezimizde de gün ışığına çıkmak isteyen iki İyon kentinin, Kolophon ve Lebedos’la, liman yerleşimi Notion’un göz ardı edilmişliğine tanık olacağız. Ve tüm bu kentlerin ortasındaki kehanet merkezi olan Klaros (Claros) Apollon Tapınağı’nı ziyaret edeceğiz.

#claros #klaros #ahmetbeyli #apollon tapınağı #izmirde gezilecek yerler #izmire yakın gidilmesi gereken yerler

Geçtiğimiz hafta biraz İyon kenti gezelim istedik. Hedef olarak iki tanesini belirledik ve bulunduğu bölgeyi gezmeyi de ihmal etmedik. İlk çağda, Anadolu’nun batı kıyılarına Yunanistan bölgesinden gelen Aiol ve Dorlar gibi yerleşen İyonlar, yaşadıkları bölgeye adlarını vermişler. İyonya, batıda Ege Denizi, doğuda Lidya ve güneyde Karya ile Dor şehir devletleriyle çevrelenmiş 12 kentten oluşuyor. Bizim ilk durağımız İzmir’in Menderes ilçesindeki Lebedos Antik Kenti oldu. Seferihisar yolundan Kuşadası’na doğru giderken Ürkmez’de İyon şehri Lebedos’un tabelasını görünce sahile doğru döndük. Biraz ileride karşımıza antik kent yerine; evlerin arasında kalmış, üzeri mandalina ağaçları ve otlarla kaplanmış, çevresi tel örgüyle kısmen çevrilebilmiş, önüne antik kenti anlatan bir tabelanın konduğu yaklaşık 2 dönümlük bir bahçe çıktı. Bahçenin hemen bitişiğindeki yazlıkların sahipleri antik kent manzarasıyla başbaşalar. Aklımıza ilk gelenler, “Bu evler buraya nasıl yapıldı? Buna kim izin verdi? Bu evlerin temeli atılırken çıkan tarihi eserlere ne oldu? Menderes ya da Büyükşehir Belediyesi burası için bir şey düşünmedi mi?” oldu. (Gerçi bu ve benzer soruları, Klaros hariç yol boyunca her gittiğimiz yer için sorduk.)

Bugün Kısık adı ile bilinen yarımada üzerindeki Lebedos, M.Ö. 7’nci yüzyılda kurulmuş. Efes’ten zorla getirilen kişilerin yerleştirildiği Lebedos, diğer İyonya kentleri kadar etkin bir kent olamamış, sanatçı ve bilim insanı yetiştirememiş. Bugün Ürkmez’de bir sanatçı ya da bilim insanı yetişti mi açıkçası onu da bilmiyoruz… Birçok İyonya kentine kıyasla adı çok daha az bilinen Lebedos’tan bugüne Helenistik duvarların, Gymnasium’un, tapınak terasının ve bazı konutların kalıntılarının kaldığı söyleniyor ama biz bunları göremedik.

#claros #klaros #ahmetbeyli #apollon tapınağı #izmirde gezilecek yerler #izmire yakın gidilmesi gereken yerler

Dikenli telle çevrilmiş bahçeden bakıp Kolophon Antik Kenti’ne doğru gittik. Orada da durum çok farklı değildi. Kolophon, Değirmendere ve Çamönü köyleri arasında yer alıyor. Değirmendere tatlı bir yer ama antik kent burada da kimsenin umurunda değil anlaşılan. Yön tabelası yok, antik kenti anlatan tabela parçalanmış. Arabanızla gidecekseniz buraya, aracı aşağıda bırakıp tepeye doğru yürümek zorundasınız. Görebileceğiniz çok fazla bir şey yok ama yine de orada olmak güzeldi. Neden burada kazı ve düzenleme çalışmaları yapılmıyordu?

Antik Smyrna (Modern İzmir) kentini güneye Notion ve Ephesos’a bağlayan en kısa güzergâh Kolophon üzerinden geçiyor. Kolophon verimli ovaya egemen, su kaynakları açısından zengin. Kuzeyde Değirmendere Çayı, güneyde Çamönü Çayı ile sınırlandırılmış. Antik kentin ortasından ise Kabaklı Dere Çayı ve Kuru Çay akıyor. Bu kadar su olunca modern dönem insanları bir baraj yapmakta sakınca görmeyip 2 km kuzeyde Tahtalı Barajı’nı kurmuşlar. Barajın yanında yükselen Bakla Tepe’de Kalkolitik ve Tunç Çağ’a ait kalıntılar var. 1922 yılındaki kazılar sırasında açığa çıkarılan mezar buluntuları, şehrin Geç Tunç Çağı’nda (yaklaşık M.Ö. 1500-1150) yaşam alanı olarak kullanıldığını gösteriyor. Bahsi geçen kazılarda Geometrik Çağ’a ait tümülüs mezarları, 2000 yılında yapılan İzmir Müzesi’nin kazısında da geometrik seramik ortaya çıkmış. İyonyalılar bu bölgeye geldiklerinde (muhtemelen M.Ö. 9. veya 8. yy’da) kurdukları kente Kolophon adını vermişler.

Turumuzdaki ikinci İyon kentinin merkezinden ayrılmadan önce çevrede biraz dolaştık. Kentin M.Ö. 7. yy’da, Ephesos ve Smyrna kentleri gibi Lydia krallarının hâkimiyetine girdiği biliniyor. M.Ö. 546 yılından sonra diğer Batı Anadolu kentlerinde olduğu gibi Persler Kolophon’u da zapt etmişler. Bu kent için olumsuz bir durum yaratmamış. Tam aksine yeni zengin bir ticaret döneminin başlangıcı olmuş. O kadar büyük gelişme göstermişler ki Kolophon sikke bastırmaya başlamış.

Kolophon’un limanı olan Notion…

Kolophon ticari servetini Notion sayesinde elde etmiş.

#claros #klaros #ahmetbeyli #apollon tapınağı #izmirde gezilecek yerler #izmire yakın gidilmesi gereken yerler

Sikkelerin verdiği bilgilere göre Kolophon M.Ö. 4. yy.’da büyük ve görkemli bir kent. Kentin savunma sistemini oluşturan surlar, M.Ö. 4. yy’a tarihlendirilmekte ve doğal kaya oluşumlarından da faydalanarak kenti çevreleyen tepeler üzerinde aralıklarla takip edilebiliyor. Kentin güneybatısında yer alan ve Akropolis Tepesi olarak adlandırılan alan, kentin mimari yapılaşma açısından en zengini. Tepenin kuzeydoğusunda yer alan teras şeklinde bir düzlük üzerinde, iki galeri ile kentin agorası var. Yine aynı tepe üzerinde taşlarla döşenmiş yolların kenarında çok sayıda konut alanı bulunuyor.

#claros #klaros #ahmetbeyli #apollon tapınağı #izmirde gezilecek yerler #izmire yakın gidilmesi gereken yerler

At yetiştirme çiftlikleri ile meşhur olan Kolophon, hala çeşitli sanayilerde kullanılan “kolophonium” reçinesi ihracatı ile ünlü olmakla birlikte, ünlü felsefeci Ksenophanes, şair Mimnermos ve ressam Apelles gibi önemli kişileri de yetiştirmiş. Ozan Mimnermos’un bir şiirinde kentten “Asya’nın büyüleyici kıyısı” üzerinde bulunan “sevimli Kolophon” olarak bahseder. Mimnermos aynı zamanda kentin Neleus’un öncülüğündeki Pyloslu göçmenler tarafından kurulduğunu belirtiyor. Kolophonlular, topraklarının verimliliği ve denizcilikteki ustalıkları nedeniyle çok varlıklıydılar. Kentlilerin zenginliği, rahat yaşam biçimini aşırı lükse dönüştürmüş. Zaman zaman lüks giysili ve misk kokusu sürünmüş olan binden fazla erkek agorada gezinirmiş. Antik yazarların düşüncesine göre lüks yaşam, Kolophon’un gücünü yitirmesine neden olmuş. Buna karşın, Kolophonlular, eskiden M.Ö. 8. ve 7. yüzyıllarda savaşçı olarak ve özellikle binici olarak ünlüymüş.

#claros #klaros #ahmetbeyli #apollon tapınağı #izmirde gezilecek yerler #izmire yakın gidilmesi gereken yerler

Kent, 6. yüzyılın ikinci yarısında Pers yönetimi altına girdiği zaman önemini kaybetmiş. Onun yerine Notion’daki kıyı yerleşmesi, yani “güneydeki kent” gelişmeye başlamış. Biz de Kolophon’da göremediğimiz antik kenti hayal ettikten sonra önce kentin kehanet merkezi Klaros’a, oradan da Notion’a geçtik.

Apollon Klaros Bilicilik Merkezi, 12 İyon kentinden biri olan Kolophon’a ait bir kehanet merkeziydi. Geçmişte insanlar buraya hayatlarının akışını öğrenmeye geliyor, dilekler diliyorlarmış. ‘Sudan haber aldıklarını söyleyen kahinler, burasını su kenarı olduğu için seçmişler’ diyor kitaplar ama ben akıllı adamlarmış, susuz yaşanmaz diyorum… Zaten bir dolu da adak geliyor. Onların yıkanması falan… Neyse… Klaros, mandalina ağaçlarının arasında kısmen de olsa ayakta kalmış yerlerden biri. Bu yüzden mi bilmiyorum diğer 3 yerleşim alanına göre çok daha iyi korunmuş ve yatırım yapılmış. Mesela onlarca antik kent gezdim ama tuvaletleri bu kadar güzel olanını görmedim. Keşke hepsi böyle olsa. Yine de bölge istediği rağbeti görmemiş. Oysa orayı tanıtmak için yapılacak o kadar çok şey var ki…

Kazı başkanı kim bilmiyorum ama tripotla içeride çekim yapılmasını izin vermiyormuş. Bu da bir başka dikkatimizi çeken şeydi. Karara bir anlam veremedim… Tripot kullanılmadığı için aslında alana daha çok zarar verildiğine kendimiz şahit olduk. Ayrıca antik kentlerle ilgili bu iki yüzlü tavrı anlamakta zorlanıyorum. Notion’a gittiğimizde tarihi çömlek parçalarının yerden adeta fışkırdığını gördük. Orada ne bir güvenlik var, ne bir koruma duvarı ne de başka bir şey… Notion, Ahmetbeyli’de denizi ve arkasındaki ovayı tepeden gören harika bir yer. 12 İyon kenti diye bir destinasyon yapılamaz mı mesela? Bu yapılar biraz daha ortaya çıkarılamaz mı?

#claros #klaros #ahmetbeyli #apollon tapınağı #izmirde gezilecek yerler #izmire yakın gidilmesi gereken yerler

Notion ve Kolophon arasına kurulan Klaros, İzmir merkeze 50 km uzaklıkta. Giriş ücretsiz. Otoparkın yanında mulaj heykel sergisi var. Mulaj, kazı alanında bulunan heykel veya yapı elemanlarının kalıbı alınarak yapılan birebir taklitlerine deniyor. Heykel parkında ayrıca Klaros Apollon Tapınağı’nın maketi de bulunuyor. Güzel düzenlenmiş..

Apollon Tapınağı’nın sellasında (kült heykelinin bulunduğu oda) büyük boyutlu Apollon heykeliyle birlikte Artemis ve Leto heykellerinin de ele geçirilmesi, burada Apollon’un yanı sıra kız kardeşi Artemis ve anneleri Leto için de bir kültün varlığına işaret ediyor. Aşağıya doğru indiğinizde Apollon Tapınağı’nda bir sunak görüyorsunuz. Tapınak ile sunak arasında kuzey-güney yönünde yerleştirilmiş 4 sıra halinde 100 adet hayvan bağlama bloğu bulunuyor. Üzerlerinde birer demir halkanın yer aldığı dikdörtgen formlu taş bloklar şimdiye dek bulunmuş olan tek örnek ve kurban törenleri için yapılan düzenlemelerle ilgili bilgi vermesi açısından büyük önem taşıyor. İnsanlar nesiller boyu dilekleri olsun diye adaklar adamış ve kurban kanı akıtmışlar. Sanırım burada biraz fazlaca… Gezerken ben de dilek diledik ama kurban vermek aklımızdan hiç geçmedi.

MANTO’NUN GÖZYAŞLARI

M.Ö. 13’üncü yüzyılda inşa edilen merkezin tarihi M.S. 4’üncü yüzyılda Hıristiyanlığın yaygınlaşmasına kadar uzanır. M.Ö. 13’ün yüzyılın sonlarında Thebai’den göçe zorlanarak buraya gelen Manto, bilicilik merkezini, Klaros’a kurmuş. Bugün bile içi suyla dolu olan ve kahinlerin su içerek kehanette bulunduğu tapınağın alt katındaki kuyunun yurdundan göç etmeye zorlanan Manto’nun gözyaşları olduğuna inanılırmış. Klaros’un tanınırlığı Manto’nun oğlu Mopsos’un merkezde kahin olmasıyla artmış.

Söylentiye göre, Troya Savaşı’ndan sonra ünlü kahin Akhalı Kalkhas, Mopsos’la yarışmak için Klaros Bilicik Merkezi’ne gelir. Bu kıyasıya yarışmayı kaybeden Kalkhas kahrından ölür. İlk bilicisi kadın olan Klaros’ta sonraki dönemlerde biliciler hep erkekler arasından seçilir. Kehanet merkezi, önce sadece Kolophon’un delegelerine hizmet verirken Büyük İskender’in kişisel başvurusunun ardından vatandaşları da kabul etmeye başlar. Öyküye göre Büyük İskender, Smyrna’yı aldıktan sonra Pagos Tepesi’nde (Kadifekale) uykuya dalar. Rüyasında Nemesis ilaheleri Büyük İskender’e uyuduğu yerde bir kent kurmasını söyler. Rüyasının yorumu için Klaros Kehanet Merkezi’ne başvuran Büyük İskender tanrıdan “Kutsal Meles çayının dışındaki Pagos’ta oturacak olan halk, üç hatta dört kat daha mutlu olacak” yanıtını alır ve Pagos’ta Yeni Smyrna’yı kurar. Bu olaydan sonra oldukça ünlenen Klaros, Yunan olmayan halkları da kabul eden bir kehanet merkezi haline gelir.

Tarihin tozlu sayfalarına bakınca bir çok hikayeyle karşılaşırız. Özellikle konu spiritüalizm ve bahsettiğimiz Klaros ise hikaye dinlemek kaçınılmaz olur. Biz hikaye dinlemeyi de anlatmayı da sevdiğimiz için tarihin asıl bu tarafı oldukça çekici geliyor. “Tapınakta kehanetler nasıl gerçekleştiriliyordu?” sorusu da başlı başına mistik bir törene götürüyor bizi:

Klaros Apollon Tapınağı’nda kehanetler, dolunay zamanı ay yükseldiğinde meşale ışığında ortaya çıkarmış. Ergenliğe henüz adım atmış 7 genç kız ve 7 erkeğin ellerinde defne yapraklarını sallayarak sunağın ve tapınağın önüne gelerek burada ilahiler okurmuş. Tapınağın önündeki Hekatomb adı verilen sunak alanında hayvan kurban edilirmiş. Hekatombaia Bayramları’nda ise bu alanda aynı anda 100 boğa kesilirmiş. Zaten Türkiye’nin ilk arkeoparkı olan Klaros Kutsal Alanı’nda bulunmuş olan hekatomb da, bu hayvan ritüelinin ilk arkeolojik kanıtıymış.

#claros #klaros #ahmetbeyli #apollon tapınağı #izmirde gezilecek yerler #izmire yakın gidilmesi gereken yerler

Halkın içeri girmesi yasak olduğu için dışarıdan gelen ilahiler eşliğinde Klaros’un kahini tapınağın altındaki kuyudan su içerek tanrı Apollon’a ulaşırmış. Kahinin cümlelerini, tapınak katibi dörtlükler halinde yazıya geçirerek dışarıda geleceğiyle ilgili soru soran kişiye ulaştırırmış. Bazen bu kehanetler bilmece gibi olur, sahibi çözmekte zorlanırmış. Bazen de soran kişiye rüyasında görünürmüş. Tıpkı Yeni Smyrna’yı kurmak isteyen Büyük İskender’e olduğu gibi…

Klaros'ta çıkarılan Homeros heykelinin mulajı

KLAROSLU HOMEROS

İlyada ve Odysseia destanlarının derleyicisi olduğu kabul edilen, Antik Çağ’da yaşamış İyonyalı ünlü ozan Homeros’un Smyrna (İzmir) bölgesinde yaşadığı varsayılır. Klaros kazıları sırasında Homeros heykeline bulunmasının ardından da Homeros’un Klaroslu olduğu kabul edilir. Bugün Klaros Kutsal Alanı’nda otoparkın yanındaki sergi alanında bu heykelin mulajı ve bilgilendirme levhaları bulunuyor.

Notion: Yeni Kolophon

Kolophon’da Persler hüküm sürerken, Notion da bir süre için Atina tarafından yönetilmiş. Ünlü tarihçi Thukydides Notion’un Kolophonlulara ait olduğunu yazmış. Notion, yöre halkı tarafından “Kale” olarak adlandırılıyor. Büyük İskender Anadolu’yu Pers egemenliğinden kurtardığı zaman iki kent bağımsızlıklarını yeniden kazanmış. Buna rağmen Büyük İskender’in valisi Lysimachos, Kolophonluları yeni kurulmuş bir kent olan Efes’te yaşamaya zorlamış, bunun üzerine de o zaman bazı Kolophonlular Notion’a taşınmışlar. Böylece Kolophon çok zayıf bir duruma düşmüş. Kolophon, Lysimachos’un ölümünden sonra 281 yılında yeniden inşa edilmiş ve Seleukoslar ile Attalosların yönetimi altında varlığını sürdürmüş. Bu dönem sırasında Kolophon, “Arkaik Kolophon” yani “Eski Kolophon” olarak biliniyordu. Bu ününü de yitirdikten sonra Kolophon, yaklaşık 15 km. uzaklıkta, güneydeki Notion’a çekildi.

Notion bundan sonra “Yeni Kolophon” ya da “Kıyıdaki Kolophon” olarak bilinmeye başladı. Her iki yerleşmenin gelişmesi, yeni Efes kenti tarafından büyük ölçüde engelleniyordu. Bu arada, 7. ve 6. yüzyıllarda parlak bir geçmişi olduğu bilinen Kolophon, önemini yalnızca Klaros’taki ünlü tapınak ile sürdürüyordu. Roma döneminde kent bağımsızdı ve asıl merkezi Notion’un akropolü içinde bulunuyordu. Ahmetbeyli Plajı’yla iç içe olan ve ilk kazıların 1921’de yapıldığı Notion’un batı ve kuzeyindeki iki kapı hâlâ ayakta. Helenistik Dönem’de yapılmış sur duvarları da çok iyi durumda. Kentin doğu ucunda ise tiyatro, agora ve bouleuterion (meclis binası) bulunuyor.

NE YENİR?

Pandemi yasakları gündemde olduğu için biz genelde yiyecek ve içeceklerimizi evde hazırlayıp çıkmayı tercih ediyoruz. Son durağımız olan Notion’a giderken yol üzerinde denize nazır bir köşe bulduk. Evde hazırladığımız sandviçleri yedik. Ancak oradaki araçta tavuklu pilav satılıyordu ve biz gittiğimizde 3-4 çift oradan yiyordu. Bu güzel manzarada yemeğin ardından bir yolculuk klasiğimiz olan kahvemizi de içtik tabiki.

NASIL GİDİLİR?

Bugün ne yazık ki Lebedos, Kolophon ve Notion’da tatmin edici düzeyde arkeolojik kazı yapılmadığından bunların arasında en görülmeye değer olan Klaros Kutsal Alanı’na nasıl gideceğinizi anlatmak yerinde olacaktır. Menderes ilçesine bağlı Ahmetbeyli Mahallesi’nde bulunan bilicilik merkezine ulaşmak için İzmir yönünden gelirseniz Menderes ilçe merkezine ulaşıp Gümüldür yolu üzerinden Ahmetbeyli’ye ulaşabilir. İzmir ile Klaros Kutsal Alanı arasındaki mesafe 55 kilometredir.

Aydın tarafından gelecekseniz Selçuk ilçe merkezine girip buradan Selçuk-Seferihisar yolu üzerinden Ahmetbeyli’ye ulaşabilirsiniz. Bu taraftan gelecek olanları yol üzerinde, İyon kentlerinin en güçlüsü olan Efes Antik Kenti de bekliyor olacak.

#claros #klaros #ahmetbeyli #apollon tapınağı #izmirde gezilecek yerler #izmire yakın gidilmesi gereken yerler