Bir atık pille Yeşilova’ya giriş

Eminim İzmir’de yaşayan herkes en az 1 kere Forum Bornova’ya gitmiştir. Ikea’yı gezip, alamayacağı eşyalara bakmış ya da ihtiyacı olmayan kıyafetler için mağazalarda saatlerini harcamıştır. Peki, onun hemen karşısındaki Yeşilova Höyüğü’nü kaç kişi biliyor? İzmir’in ilk sakinlerinin evlerini inşa ettiği, yüzyıllar boyunca insanlara yuva olmuş bu prehistorik yerleşimden haberiniz var mı? ‘Yeşilova’ kelimesi, belki son zamanlarda çıkan haberlerde kulağınıza çalınmıştır. Çünkü bu yerleşim, ortaya çıkarılan buluntularla İzmir’in tarihini değiştirdi. 2003’te emekli bir resim öğretmeninin dikkati sayesinde keşfedilen Yeşilova Höyüğü’nde yapılan kazı çalışmaları, 5 bin yıllık geçmişe sahip olduğu düşünülen İzmir’in bilinen tarihini 3 bin 500 yıl daha geriye götürdü. 8 bin 500 yıllık, 1200 metre çapında Türkiye’nin en büyük neolitik yerleşimi, kentteki ilk toplum yapısının izlerini barındırması ve Batı Anadolu’nun geçmişiyle ilgili fikir vermesi açısından oldukça önemli.

Keşfetmek için uzak noktalara göz dikerken, yanı başımızdaki bu hazineyi görmediğimizi utanarak farkedip, Yeşilova Höyüğü Ziyaretçi Merkezi’nin yolunu tuttuk. Bu bina, kazı alanından çıkan buluntuları, modern bir bina içinde topluma anlatmayı amaçlıyor. Burada çocuklar ve yanlarındaki yetişkinler, merak ettikleri tarihi bir süreci anlama, farklı bir tarih eğitimi alma imkanı buluyor. Üstelik Yeşilova Höyüğü Ziyaretçi Merkezi’ni gezmek için ücret ödemenize gerek yok, yanınızda atık pil getirmeniz yeterli. Biz gittiğimizde cumartesi günü olduğu için ziyaretçi merkezi sakindi. Kazıda arkeolog olarak çalışan bir görevli eşliğinde turumuza başladık. Tarihi çizelgesine uygun şekilde sıralanmış, bir çoğu orijinal buluntuların birebir kopyası olan eşyaları dikkatle incelemeye koyulduk.

#yeşilova, #yeşilova höyüğü, #yeşilova höyüğü ziyaretçi merkezi, #bornova, #izmirde gezilecek yerler

HER AİLEYE BİR MÜHÜR

Yerleşimde buğday üretiminin yoğun olduğu biliniyor. Kazılarda çok fazla silindir şekilli buğday öğütme taşı bulunmuş. Ayrıca ekmek pişirmekte kullanılan özel bir kap da buluntular arasında. Rehberimiz, sergilenen bazı taşların, hangi amaçla kullanıldığını anlattı. Ateş yakmak için kullanılan çakmaktaşı sık rastlanılan buluntulardan olurken, keskinliğinden dolayı tercih edilen siyah obsidyenin de sonraki yüzyıllarda, mikrop barındırmadığı için ameliyatlarda kullanıldığını öğrendik.

Kazılarda rastlanan ve replikaları sergilenen birbirinden farklı keramik mühürlerin, ailelerin sembolü olduğuna inanılıyor. Bu mühürlerin amacı, zor şartlarda üretilen ekmeği korumak. Yerleşimin ortasındaki büyük ocakta pişirilen ekmekler, hamur halindeyken sahipleri tarafından damgalanırmış. Böylece ekmeklerin karışmasının önüne geçilmiş.

#yeşilova, #yeşilova höyüğü, #yeşilova höyüğü ziyaretçi merkezi, #bornova, #izmirde gezilecek yerler

1700’lü yıllarda Alp Dağları’nda büyükbabasıyla birlikte yaşayan Heidi’nin hikayesinin anlatıldığı çizgi filmde de benzer bir kareyi görmüştüm. Köyde pişirilen ekmeği damgalayarak, tüm kış yetecek olan yiyeceklerinin çalınmasını ya da başkasınınkiyle karışmasını önlüyorlardı. Bu akıllıca yöntemi, binlerce yıl önce İzmir’in ilk sakinleri de kullanmış. Besin bu kadar değerli olur da, av hayvanlarından kalanlar atılır mı? Postunu kıyafet, kemiklerini alet yapımında, yağını ise aydınlatmada kullanıyorlarmış.

KAYIT TAŞI VE ÇİZGİLER

Yeşilova Höyüğü Ziyaretçi Merkezi’nin sergi salonunda ilerlerken, Neolitik dönemde adeta bir çocuk acemiliğiyle çalışan ve tamamen ihtiyaca yönelik eşyalar üreten insanın, Kalkolitik Çağ’da ne kadar ustalaştığına tanık olduk. Basit formdaki günlük eşyaların yerini çok daha estetik görünümlü, kulplu, ayaklı formdaki keramik malzemeler yer almış. Hatta kapların öncekine nazaran pürüzsüz ve cilalı olması, boyanın kullanılması da dikkat çekiyor.

Yeşilova Höyüğü’ndeki kazı çalışmaları, henüz küçük bir alanda sürdürülmesine rağmen ortaya çıkarılanlar ve bunlardan yola çıkılarak ulaşılan bilgiler karşısında ağzımız açık kaldı. Yazının ve matematiğin olmadığı bir devirde ilk İzmirliler, bir taşı kayıt tutmak için kullanmış. Bu taşın üstünde bilinçli olarak atıldığı düşünülen kısa ve daha uzun çizgiler bulunuyor. Yazı olmadığı için kesin bir şey söylemek zor olsa da arkeologlar, bir alışverişin veya işin kaydı olabileceğini düşünüyor.

#yeşilova, #yeşilova höyüğü, #yeşilova höyüğü ziyaretçi merkezi, #bornova, #izmirde gezilecek yerler

YANMIŞ ÇEKİRDEKTEN ‘MİSKET’ ÇIKTI

Türkiye’nin önemli aromatik beyaz şarap üzümlerinden olan Bornova Misketi de Yeşilovalı… Kazılarda yanmış üzüm çekirdeklerine rastlayan ekip, bu çekirdeklerden yeniden üretim yapılıp yapılamayacağını öğrenmek için numuneleri, Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi’ne yollamış. İnceleme sonunda bir kötü, bir de iyi haber gelmiş. Çekirdekler tamamen yandığı için filizlendirilemeyeceğine karar verilmiş. İyi haberse, yanık çekirdeklerin Bornova Misketi’ne ait olduğuymuş. Dünyada, “Bornova” kökenli olarak kabul edilen ve Ege’den tüm Avrupa’ya yayılan bu üzüm çeşidinin, burada ilk İzmirliler tarafından yetiştiriliyormuş.

ASLINA UYGUN ÖRNEK EVLER

Yan salona geçtiğimizde ise Erken Tunç Çağı’ndan Neolitik Çağ’a kadar ev örnekleriyle birlikte ana salonda gördüğümüz buluntuları anlamlandırdık. Böylece camekanların ardındaki eşyaların günlük hayatta nasıl kullanıldığını, ilk İzmirlilerin nasıl yaşadığını biraz daha anladık. Alçak girişli evlerde yalnızca kapı açıklığı bulunuyordu. Evde hem yatak hem oturak gibi kullanılan hasır, evdeki tek konfor alanıydı. Evlerin dışındaki büyük bir ocağın yanı sıra içinde de küçük bir ocak bulunuyordu. Ancak baca olmadığı için dışarıdaki ateşten aldıkları közlerle, evin içindeki ocakta ısınma ya da yemek ısıtma ihtiyaçlarını karşıladıkları, burada aktif bir ateş yakmadıkları düşünülüyor. Yeşilova sakinleri, dışarıdaki ateşi kolay kolay söndürmüyormuş. Bu, hem vahşi hayvanları uzak tutuyormuş, hem de yemek pişirme ve ısınma ihtiyacını gideriyormuş. Yine bu alanda örnek dokuma tezgahlarını görmek mümkün.

#yeşilova, #yeşilova höyüğü, #yeşilova höyüğü ziyaretçi merkezi, #bornova, #izmirde gezilecek yerler

BİNLERCE YIL ÖNCENİN İZLERİ

Yan salondan dışarıya çıktığımızda bir seyir terasının üstündeydik. Buradan, hem ziyaretçi merkezinin yanındaki arkeolojik kazı alanı hem de Neolitik Köy görülüyor. Kazı sezonu dışında gittiğimiz için alandaki çalışmayı göremedik ama Yeşilova Höyüğü Ziyaretçi Merkezi, tam da bu noktada kazıların ve kazı evindeki hummalı çalışmanın ziyaretçiler tarafından rahatça izlenebilmesi amacıyla kurulmuş. Kazı evindeki masaların üstünde restore edilmeyi ve fotoğraflanmayı bekleyen bir çok buluntu yer alıyordu. Bunlardan en ilgi çekici olanı, yangına maruz kaldığı düşünülen kil topuydu. Rehberimizin anlattığına göre, keramik ustaları büyükçe bir kil hamuru hazırlıyor, ihtiyaç olduğu zaman bu toptan parçalar koparıp, marifetli elleriyle şekillendiriyordu. Muhtemelen yangın nedeniyle pişmiş olan bu kil topunun özelliği ise üzerinde çok sayıda parmak izinin yer alması. Üstelik bu izler, çocuklara aitti.

İzlere bakarken, aklıma üniversitedeyken çalıştığım Limantepe (Klazomenai Antik Kenti) kazısında bulduğumuz çanak geldi. Yanımda çalışan arkadaşımın topraktan özenle çıkardığı, neredeyse tek parça halindeki küçük kabın üzerinde ustasına ait parmak izleri vardı. Kazı evinin camının önündeyken hissettiğim şey, çanağı elime alıp, izlere dokunduğumda hissettiğimle aynıydı. Bu, binlerce yıl önce yaşamış bir insanla gizemli bir bağ kurmak gibiydi. O anda da tıpkı yıllar önceki gibi bizden geriye ne kalacağını düşündüm.

NEOLİTİK ÇAĞ’DA BİR GÜN

Yeşilova Höyüğü Ziyaretçi Merkezi’ndeki kültürel eğitimin en önemli kısmı yine Neolitik Çağ’daki haline uygun olarak hazırlanmış Neolitik Köy. Bu yerleşimin ortasında, o zamanlar köyün içinden geçen Manda Çayı canlandırılmış. İçinde balıkların olduğu bu havuzda, tıpkı ilk İzmirlilerin balık avlamak için kullandığına benzer bir serpme ağ da bulunuyor. Yeşilova’daki bu çay, hem balıkçılık için idealmiş, hem de bir metro hattı gibi denize ulaşımı sağlıyormuş.

Bu köye girmek isteyenlere, deri Neolitik Çağ giysileri giydiriliyor. Bu yerleşimdeki örnek evlerin içinde çeşitli faaliyetler yürütülüyor. Evlerden birinde, günümüzde hiç buğday görmemiş ama hamburgeri çok iyi bilen çocuklar, buğdayı tıpkı o zamanlardaki gibi taşların arasında ezip, un haline getiriyor. Sonra da köyün ortasındaki ocakta ekmeğe dönüştürüyor. Bir diğer evde keramik hamuruna şekil vererek, ana salonda gördükleri buluntulara benzer ürünler üretiyorlar. Domuz maketini sapanla avlamak, duvarları sıvamak veya başakları taş aletlerle biçmek de bu köyde yapılan etkinlikler arasında.

Yeşilova Höyüğü Kazı Başkanı Doç. Dr. Zafer Derin, Neolitik Köy fikrini İsveç’teki incelemeleri sonucunda hayata geçirdiğini söylüyor. Derin, İskandinav eğitim sisteminde belli günlerde ‘geçmişe yolculuk edilerek’ yapılan bu eğitimi Yeşilova’ya taşıdıklarını aktarıyor.

#yeşilova, #yeşilova höyüğü, #yeşilova höyüğü ziyaretçi merkezi, #bornova, #izmirde gezilecek yerler

MİNİK ARKEOLOG İŞ BAŞINDA

Kazı alanını incelerken, yakınındaki kum havuzu dikkatimizi çekti. Arkeoloji Parkı adı verilen bu havuzda özellikle anaokulu seviyesindeki çocuklar, kazı denemeleri yapabiliyor. Burada gömülü olan eşyaları, ellerindeki aletlerle gün yüzüne çıkarmaya çalışıyorlar. Kazı alanındaki çalışmaları gören çocuklar, bu kum havuzu sayesinde kendilerini arkeolojik serüvenin içinde hissedebiliyor. Ayrıca kum havuzundaki bilgilendirme tabelası da küçüklere basitçe arkeolojiyi ve önemini anlatıyor.

İşin en heyecan verici kısmıysa Yeşilova Höyüğü Ziyaretçi Merkezi’nin de içerisinde bulunduğu alanın henüz küçük bir parçasının kazılmış olması. Henüz kazı çalışmalarına başlanmamış olan alanda kim bilir bizi nasıl sürprizler bekliyor?

SİTE HAYALİ ‘SİT’LE BİTTİ

Tel örgünün hemen yanında köstebek yuvası gibi delik deşik edilmiş bir alan dikkatimizi çekti. Rehberimizden bu arsanın ilginç hikayesini öğrendik. Lüks site yapmak isteyen bir ‘beton sever’in hayallerinin nasıl suya düştüğünün hikayesi şöyle: Arsa sahibi alana, yan taraftaki gibi lüks bir site yapmak istemiş. “Kazı alanına çok yakın. Önce onay alman gerekir” diyenlere de, “Tanıdıklarım var, hızlıca inceleme yaptırıp, onayı alırım” demiş. Aylarca sürecek olan kazı işlemini, tüm ekibin ve çalışmaların masrafını karşılayarak hızlandırmış. Ancak alandan çıkan buluntular öylesine çokmuş ki, sonunda arsa, birinci derece SİT alanı ilan edilmiş. Böylece lüks site projesi yalan olmuş.

#yeşilova, #yeşilova höyüğü, #yeşilova höyüğü ziyaretçi merkezi, #bornova, #izmirde gezilecek yerler

KÜLTÜR MERKEZİ İŞLEVİ GÖRÜYOR

Yeşilova Höyüğü Kazı Başkanı Doç. Dr. Zafer Derin, dördüncüsü düzenlenen ‘Türkiye Arkeoloji Araştırmaları Webinarı’na konuşmacı olarak katıldı. Moderatörlüğünü Prof. Dr. Mustafa Şahin’in yaptığı, ‘Müzelerde Eğitim ve Çocuklar İçin Kültürel Miras’ başlıklı oturumda Derin, Kültür ve Turizm Bakanlığı, belediye ve üniversite işbirliğiyle hayata geçirilen Yeşilova Höyüğü Ziyaretçi Merkezi’nin yapım süreci ve burada gerçekleştirdikleri faaliyetlerle ilgili bilgi verdi. Derin, “Temel amacımız eğitim vermek. Ama sadece çocuklara değil, çeşitli kurslarımız ya da çalıştaylarla, yıl içindeki konferanslar ve sempozyumlarla yetişkinlerle ilgili çalışmalar da sürdürüyoruz. Yeşilova Höyüğü Ziyaretçi Merkezi’nin önemli bir bölümü, çocukların arkeoloji eğitimi alabileceği bir sınıfa da dönüşebiliyor. Sanatçılar için de sergileme alanımız var. Buranın sadece arkeolojik bir alan değil, bir kültür merkezi gibi işlev görmesini sağlıyoruz” dedi.

#yeşilova, #yeşilova höyüğü, #yeşilova höyüğü ziyaretçi merkezi, #bornova, #izmirde gezilecek yerler

#yeşilova, #yeşilova höyüğü, #yeşilova höyüğü ziyaretçi merkezi, #bornova, #izmirde gezilecek yerler

Yüzyılın keşfi: Hekatomnos Anıt Mezarı

Birkaç yıl önce 7 ilde yapılan operasyonlarda tarihi eser kaçakçılığından 22 şüpheli yakalanıyor. Kaçak kazıda, arkeologların yıllardır aradığı Mylasa’daki (Milas) Hekatomnid Hanedanlığı’nın kurucusu, Karia Satrabı Hekatomnos’un anıt mezarının bulunduğu ortaya çıkıyor. Araştırmacıların yaptığı incelemelerde, mezarın büyük oranda tahrip edildiği, başka mezarlar var mı diye duvarların delindiği, mezardaki Hekatomnos’a ait lahtin parçalandığı tespit ediliyor. “Nasıl gezi yazısı bu? Üçüncü sayfa haberi gibi” diyebilirsiniz. Haklısınız da. Ancak ne yazık ki Türkiye’de buna benzer olaylara sıkça yaşanıyor. Örneğin geçenlerde tarihi eser kaçakçılarının, Manisa’da Lidya’nın kayıp şehrini bulduğu haberlere yansımıştı. Devletin önceliği geçmişe sahip çıkmak olmayınca, maddi kaynaklar da başka alanlara akıtılınca, bugüne kadar açığa çıkmamış nice kalıntı, nice değerli eser için, “Aman kaçakçılar bulmasın da toprağın altında kalsın, razıyız” diyoruz.

Konumuza dönmeden önce, çevresinde birçok antik kent ve tarihi kalıntı yer alan Milas’ta arkeoloji müzesi olmaması ciddi bir eksiklik. Gümüşkesen Anıtı’nı da içine alacak şekilde planlanan ve tartışmalara neden olan müzenin inşaatı durdurulmuş. Bir tarihi yapının çevresini inşaat alanı haline getirmek sahi kimin fikriydi? Projeyi hazırlayan her kim ise, arkeoloji, tarih veya sanat tarihi gibi bilim dallarıyla yakından, uzaktan ilgisi olmadığına iddiaya girerim. Ancak alan, şantiye olarak bırakıldığı için Gümüşkesen Anıtı’nı da göremedik. Rotamızı çevirdiğimiz Uzunyuva Müze Kompleksi içimize bir nebze su serpti. Aynı avluyu paylaşan bu kültür hazinelerinin bir araya gelme sebebi elbette Hekatomnos Anıt Mezarı.

M.Ö. 377-351 yılları arasında Perslerin Karia Satrabı olan Hekatomnos’un ani ölümü üzerine, oğlu Maussollos, babası için bu anıt mezarı yaptırmaya başlamış. Mylasa Antik Kenti’ne hakim bir noktada yer alan yapı, Maussollos’un başkenti Mylasa’dan Halikarnassos’a taşıma kararı ardından tamamlanamamış. Antik dünyanın yedi harikasından biri olan Halikarnassos Maussolleionu’nun (Halikarnas Mozolesi) öncüsü olan mezar, UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’ne alınmış. Mezar odası ana kayanın içine oturtulmuş, üzerine Antik Çağ’ın tapınaklarıyla yarışacak görsellikte görkemli bir anıt mezar inşa edilmiş. 4.70 metre aşağıda yer alan mezar odasına giriş 8.09 metre uzunluğundaki bir koridor (dromos) ile sağlanmış.

Mezar odasındaki lahtin dört yüzü Klasik Çağ’ın en ünlü yapıtlarıyla boy ölçüşebilecek kalitede kabartmalarla donatılmış. Lahtin arka yüzünde, “Aslan Avı” sahnesinin ortasında at üzerinde olan Mausollos’un, bir kolu havada elinde tuttuğu mızrakla avına son vuruşu yaptığı an betimlenmiş. Ön yüzündeki kabartmalarda, sahnenin ortasında divan üzerinde uzanmış Hekatomnos, yanında karısı Aba ve önlerinde çocukları Maussollos ve Artemisia ile birlikte betimlendiği bir ‘Şölen Sahnesi’ne yer verilmiş. Sağ yan cephede, “Hekatomnos’a Tutulan Yas” sahnesi; sol yan cephede ise, Maussollos’un, babası Hekatomnos’tan satraplığı devraldığını gösteren “Görev Değişimi” sahnesi tasvir edilmiş. Mezar odasındaki lahtin bir kopyası, müze kompleksinin girişinde yer alan ‘Tanıtım ve Karşılama Merkezi’nde gösteriliyor. Burada, Hekatomnos ailesiyle, mezardan kaçılırılan ve bir kısmı yurda dönen eserlere ilişkin bilgilere, Mylasa’nın tarihi önemini anlatan panolara ve ünlü tarihçilerle coğrafyacıların bölgeyle ilgili yazdıklarına da yer veriliyor. Mezar yapısını incelemeden önce buradaki panoları okursanız, hem mezarın hem de bölgenin önemini daha iyi kavramış olursunuz. Biz buradaki ayrıntılı bilgileri oldukça başarılı bulduk. Her müzeye, her antik kente lazım.

Mezarın podyumunda yer alan Menandros Onur Sütunu, M.Ö. 1’inci yüzyılda dikilmiş. Mylasa Antik Kenti’nin ünlü konuşmacısı Euthydemos’un torunu Menandros tarafından yaptırılmış. Sütunun üzerinde, “Halk, Menandros’u, Uliades’in oğlu ve Euthydemos’un torununu, memleketin iyilikseveri ve iyilikseverlerin evladını heykel olarak buraya dikti” ifadelerinin yer aldığı bir yazıt bulunmuş. Yazıt, ilk defa 1775 yılında Richard Chandler tarafından keşfedilmiş. Ayrıca sütunun Menandros’un onur heykelinin Chandler tarafından taşındığı düşünülüyor. Tepesinde leylek yuvası bulunan sütun nedeniyle buraya yerli halk tarafından ‘Uzunyuva’ ismi verilmiş. Ölümün kanıtı olan mezarla leylek yavrularının yaşama ‘merhaba’ dediği yuva arasında bu bağ, yaşam ve ölümün bitmeyen döngüsünü hatırlatmaya yetiyor.

#uzunyuva, #hekatomnos anıt mezarı, #milasta gezilecek yerler, #milas konağı, #milas halı müzesi

Uzunyuva Müze Kompleksi’nde, Karşılama Merkezi ve Anıt Mezar’dan ibaret değil. Kompleksin içinde Milas (Emin Ağa Konağı), idari bina, Milas Halı Müzesi, kafeterya binası, çocuk aktivasyon merkezi ve kütüphane binaları da yer alıyor. Ve işin keyifli yanı, binaların hepsi yerel mimarinin özelliklerini yansıtıyor. Böylece sadece sergilenenlerle değil, mekansal olarak da tarihte yolculuk yapmış olduk.

Milas (Emin Ağa) Konağı, Milas’taki taş evlere güzel bir örnek oluşturuyor. 1890’larda inşa edilmiş konak, kullanılan malzeme, süsleme ve mimari öğeleriyle döneminin özelliklerini yansıtıyor. Konağın, Rum evlerinden esinlenilerek, bir Rum ustaya yaptırıldığı düşünülüyor. Konağın içindeki bilgilendirme panosunda restorasyon süreciyle ilgili bir çok görsel yer alıyor. Her oda, dönemin yaşam tarzına uygun mobilyalarla döşenmiş, mankenlerle odanın işlevi vurgulanmış. Ayrıca koridorlarda sergilenen Osmanlı ve Cumhuriyet’in ilk dönemine ait günlük yaşama dair eşyalar ve onlarla ilgili bilgilendirmeler, konağın asıl sahiplerinin nasıl yaşadığını, sıradan bir günün nasıl geçtiğini hayal etmemize yardımcı oldu.

#uzunyuva, #hekatomnos anıt mezarı, #milasta gezilecek yerler, #milas konağı, #milas halı müzesi

Müze kompleksine girince ilk yapı olan bu konak ve diğerleri, hem Milas’ın mimarisine ışık tutması açısından hem de bünyesinde bir çok kültür varlığını barındırması açısından önem taşıyor. Anıt Mezarı’n karşısındaki, büyük bir kapıdan geçerek ulaşılan bina, kafeterya olarak kullanılıyor. Biz ziyaret ettiğimizde pandemi nedeniyle kapalıydı. Soluklanmak ve anıt mezara karşı ağaç altında yorgunluk kahvesi içmek için oldukça keyifli bir mekan olmuş. Bu binanın yanında atölyeler için kullanılan 2 bina daha yer alıyor.

Ve avlunun sonunda Milas Halı Müzesi var. Burada dokuma sanatının tüm ayrıntılarına yer verilmiş. Çeşit çeşit dokuma tezgahından tutun da, iplikleri boyayan doğal malzemelere, ip eğirmek için kullanılan aletlerden yöreye özgü halılara kadar her şey bu müze çatısı altında toplanmış. Ancak benim en çok kalbimi ısıtan çocuklar için hazırlanmış minik dokuma tezgahları oldu. Her ne kadar salgın geçici bir süre engel olsa da, bu tezgahların başına geçip ‘Türk düğümü’nü öğrenen minik elleri hayal ettim. Bu ayrıntı kızımın da ilgisini çekti. Sonrasında müzedeki her nesnenin ismini sordu, ne işe yaradığını öğrendi. Zaten antik kentleri ve müzeleri gezmeye alışkındı ancak bu müzeyle daha fazla ilgilendi.

Desen ve renk çeşitliliğiyle dünya çapında ünlü olan Milas halısının 26 örneği müzede sergileniyor. Bu örnekler, yoğun bir çaba sonucu tek çatı altında toplanabilmiş. Halıların çoğunluğu camilerden getirilmiş. İki katlı müze binasında 9 oda bulunuyor. Bu odalarda camekan içinde özenle sergilenen halıların yanı sıra üst katta Türk halısının Orta Asya’dan Anadolu’ya uzanan yolculuğu ve Milas halısıyla ilgili resimli panolar yer alıyor. Vitrinlerde kullanılan etiketler üzerinde desen, kompozisyon özellikleri, saçak uzunluğu, ölçü, hangi tarihe ait olduğu ve bu halıların nereden bulunularak müzeye getirildiği detaylarıyla yer alıyor.

Müzede iki adet 19’uncu yüzyıldan kalma ahşap halı dokuma tezgahı sergileniyor. Tezgahların birinde bazı günlerde ziyaretçilerin gözü önünde halı dokunuyor. Cam bir bölmede kavanozlarda ceviz kabuğu, soğan kabuğu, meşe palamudu, pelit, sarı papatya, hayıt yaprağı, zeytin yaprağı, kekik, portakal yaprağı, turunç kabuğu, piren, asma ve ceviz yaprağı gibi ipliklere renk veren doğal malzemeler bulunuyor. Alt kattaki vitrinlerde kirman, iğ, çıkrık, mekik, damat peşkiri, gelin duvak örtüsü, cepken, efe kuşağı, efe yemenisi, bel kuşağı, üç etek, asmalık halı dokuma, tuz torbası, heybe ve eyer takımı görülüyor. Milas Halı Müzesi, içinde sadece bir yöreye özgü halıların sergilendiği ilk ve tek müze olma özelliği taşıyor. Aynı bahçenin içinde Milas tarihinin farklı dönemlerine ait yaşamların ve ölüm ritüellerinin yer aldığı bu müze kompleksi, Türkiye’de müzecilik alanında çok daha özgün fikirlerin ortaya çıkabileceğinin, bir bölgenin tüm kültürel değerlerinin nasıl bir arada yaşatılabileceğinin kanıtı olarak ziyaretçilerini bekliyor.

Biletlerimizi alırken müze görevlisi bize bir kitap verdi. Adı: Biri Arkeolog mu dedi? Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın ücretsiz yayını olan kitapta, Defne adındaki bir çocuğun arkeoloji merakı ve Sarıcalı’daki arkeoloji kampında yaşadıkları kahramanın ağzından anlatılıyor. Arkeoloji, sanat tarihi ve tarihin öneminin vurgulandığı kitapta, kazılarla ilgili merak uyandırıcı bilgiler veriliyor. Ayrıca tarihi eser kaçakçılığının zararlarıyla ilgili ufak bir hikaye de yer alıyor.

#uzunyuva, #hekatomnos anıt mezarı, #milasta gezilecek yerler, #milas konağı, #milas halı müzesi

Hekatomnos Anıt Mezarı’nın yağmalanışını öğrenince kitabın neden başka bir müzede değil de, burada dağıtıldığı sorusu da cevap bulmuş oldu. Kitaplar, elbette çocuklara tarih bilinci ve arkeoloji sevgisi aşılamak için uygun bir kanal. Ancak bir çocuğun bir konuyu öğrenmesi ya da ilgi beslemesi için okumak yetersiz kalır. Çocuklar dokunarak, daha da genelinde yaşayarak öğrenir. O yüzden arkeoloji kampları bunun için güzel bir fikir. Özel kuruluşların yaptığı kamplara ek olarak, devlet de ücretsiz kamplar ve atölyelerin sayısını artırabilir. Böylece ailesinin maddi gücü olmayan çocuklara da tarihle bağ kurma, geçmişine sahip çıkma bilinci aşılayabiliriz. Arkeolojinin sadece geçmişle ilgili olmadığını, bir ülkenin bugünü ve geleceğine de değer katacağını öğretebiliriz. Bu konuda farkındalığı oluşan çocuklar, kaçakçılığa göz açtırmayan, kültürel değerlere sahip çıkan yetişkinler olacaktır.

#uzunyuva, #hekatomnos anıt mezarı, #milasta gezilecek yerler, #milas konağı, #milas halı müzesi

Ölmez ağacın izinde üç müze

Ulu bir ağaç görünce aklıma bir sürü soru üşüşür. Kaç yaşında? Kim dikti, kim suladı? Kimler gölgesinde dinlendi? Kaç aşka, kaç savaşa tanık oldu?.. Özellikle zeytin ağacıysa tüm soruların olası cevaplarına efsaneler eşlik eder. Çünkü ölmez ağaçtır zeytin. Mesela Datça’daki gibi sarp yolların kenarında da, Urla’daki gibi dümdüz ovalarda da, Bafa’daki gibi kocaman kayaların arasında dik yamaçlarda da yaşar. Genelde 300-400 yıl olan ömrü, bulunduğu coğrafyaya göre 2 bin yıla kadar çıkabilir. Her türlü zorlukta var olarak, insanlığa şifalı meyvesini sunar binlerce yıldır. Ege Denizi’ndeki Santorini Adası’nda bulunan 37 bin yıllık zeytin yaprağı fosili, en eski veridir. Kuzey Afrika’daki araştırmalarda M.Ö. 12 bine ait olduğu düşünülen zeytin ağacı bulgularına rastlanır. İnsanlığın ne zaman zeytinle tanıştığıyla ilgili net bir bilgiye ulaşılamasa da, M.Ö. 10 bin yılına kadar Doğu Akdeniz havzasının doğal bitki örtüsü sayıldığı bilinir. Zeytin yetiştiriciliği ve zeytinyağının hikayesi de, binlerce yıl önce başlar. Zeytin ağacının ilk kez M.Ö. 4000’lerde Samiler tarafından ıslah edildiği düşünülür. Zeytinyağının kullanımı ve yaygınlaşması ise bin 500- 2 bin yılı alacaktır.

Akdeniz’de zeytinyağı ticaretinin artmasıyla bitkinin coğrafyasının da genişlemeye başladığı görülür. Fenikelilerin ticareti ile önce Mısır, Kıbrıs, Girit ve Anadolu yoluyla Yunanistan, M.Ö. 700’lerde ise Kuzey Afrika’da Libya ve Tunus’a kadar yayılır. Zeytinyağı kültürünün Akdeniz’deki diğer kavimlere yayılmasında ise en önemli rolü Giritliler oynar. Güçlü ticaret filolarına sahip olan Giritlilerin zeytinyağı ticaretinin tanıkları, 2 metrelik zeytinyağı küpleridir. ‘Pithoi’ adı verilen dev küpler ve yanlarında bulunan tabletler, zeytinyağı ticaretinin nerelere yapıldığını ve zeytinyağının nerelerde üretildiğini gösterir.

#zeytinyağı, #köstem zeytinyağı müzesi, #oleatrium, #zeytin, #urla, #kuşadası, #zeytinyağı müzesi

Zeytinyağını elde etmek için kullanılan en eski yöntem, ayakla ezilip sıcak su yardımıyla yağıyla suyunun ayrıştırılmasıdır. Bu yöntemle zeytinyağı üretildiği bilinen en eski zeytinyağı işliği M.Ö. 6’ncı yüzyıla ait Urla’daki Klazomenai’deki işliktir. Daha sonraları Romalılar, zeytinleri iki taş arasında ezerek yağını çıkarmaya başlar. Bu yöntemde önce insan gücünden, daha sonraları da hayvanlardan yararlanılır. Zamanla bilim ilerler ve zeytinyağı yöntemleri gelişir. Zeytin hamurunu sıkmak için Arşiment vidası kullanılmaya başlar. Mengene yöntemi denilen bu yöntem, bugün bile küçük işletmelerde görülür.

19’uncu yüzyılda üretimde buharın kullanılması, zeytinyağı sanayisinde de kilometre taşı olur. Bu yöntemle birlikte zeytinyağı üretim miktarları katlanarak artar. Daha sonraları hidrolik preslemeler, dizel ve elektrikli motorların kullanılmasıyla günümüzde kullanılan en modern sistemlere ulaşılır. Zeytincilik müzelerini gezerken de bu ani değişim, gözünüze çarpar. Önce birbirine benzer aletlerin yüzyıllar boyunca farklı coğrafyalarda kullanıldığına şahit olursunuz. Bir sonraki bölümde ise koca taşların, vidaların, kütüklerin, kementlerin olduğu preslerin yerini birden makineler alıverir. Bu müzeler, Homeros’un ‘sıvı altın’ dediği mucizevi zeytinyağının yolculuğuna ışık tutar. O masalmış gibi anlatılan tarih, tüm somut kalıntılarıyla önünüze serilir.

Bizim ilk ziyaret ettiğimiz zeytinyağı müzesi, Urla’daki Köstem Zeytinyağı Müzesi’ydi. Bu müze, ortopedist Doç. Dr. Levent Köstem ile emekli öğretmen olan eşi Güler Köstem’in aynı hayale inanmasıyla ortaya çıkmış. Levent Köstem, sanat tarihçisi Ali Ertan İplikçi’nin desteğiyle açmış müzeyi. Müzeyi kurarken Klazomenai’nin eski kazı başkanı Profesör Dr. Güven Bakır ve ekibinden de destek alınmış. Zaten müzenin yeri de Anadolu’nun bilinen en eski işliğine oldukça yakın.

#zeytinyağı, #köstem zeytinyağı müzesi, #oleatrium, #zeytin, #urla, #kuşadası, #zeytinyağı müzesi

Levent Köstem, Ege’yi yıllarca gezerek zeytin ezme taşları gibi malzemeleri toplamış, eski zeytinyağı fabrikalarını satın almış. Müzede tarih boyunca Anadolu topraklarında nasıl zeytinyağı elde edildiğini gösteren 12 tane üretim tesisi yer alıyor. Kuruluş aşamasında devletten ya da herhangi bir kamu kuruluşundan mali destek alınamamış. İzmir Kalkınma Ajansı’na yapılan üç başvuru da kabul edilmemiş. Bu topraklar için oldukça önemli bir yaşam kaynağı olan zeytinle ilgili bir müzeye neden destek verilmez? Anlamak güç. Ortaya çıkarılan harika müze, acaba desteğini esirgeyen yetkililere ders olmuş mudur? Nasıl bir çaba harcandığını görünce utanmışlar mıdır, bilinmez.

Köstem Zeytinyağı Müzesi, hem zeytinyağı üretimi hem de ticareti ile ilgili harika bilgiler sunuyor. Üstelik müzedeki görevlinin de bize rehberlik etmesi, müzedeki panolarda yazmayan bazı detayları aktarması oldukça hoş bir davranıştı.

Kuşadası-Davutlar yolu üzerindeki Oleatrium da kişisel çabalarla oluşturulmuş bir zeytincilik müzesi. Oleatrium Zeytin ve Zeytinyağı Tarihi Müzesi’nin kurucuları Gürsel ve Hasan Tonbul. Çocukluğu zeytinliklerde geçen Hasan Tonbul, yıllarca topladığı tarihi materyalleri, herkesle paylaşmak istemiş. Böylece Oleatrium, 2009 yılı Ekim ayında hizmete açılmış. Şu anda özel müze statüsündeki tesis, Kültür Bakanlığı denetimi ile hizmet veriyor. U şeklinde plana sahip olan müzenin için zeytinyağı üretiminin tarihi oldukça net bir biçimde izlenebiliyor. Kronolojik denebilecek bir sergileme kurgusunu sahip olan müzenin girişinde, bir tarafta zeytin ürünlerinin satıldığı bölüm, diğer tarafta ise zeytinin Akdeniz’deki yolculuğunu görselleştiren bir harita yer alıyor. Tarihi eşyalar, cansız mankenlerle desteklenerek, izleyicinin sıkım tekniğiyle ilgili daha çok fikir sahibi olması sağlanmış. Müzedeki üzüm ve şarap kültürüne ayrılmış sergilerin yanı sıra müze binasının dışında geleneksel bir un değirmeni de yer alıyor. Ayrıca ziyaretin ardından müzenin ortasında kalan yemyeşil bahçede de soluklanmak mümkün.

En eski yöntem
Zeytinyağı mahzeni (temsili)
Oleatrium’un iç avlusu

Zeytinyağıyla ilgili müzelerden bahsederken Adatepe’yi es geçmek olmaz. Çanakkale’nin Ayvacık ilçesine bağlı Küçükkuyu’daki Adatepe Zeytinyağı Müzesi, Türkiye’de bir ilk olma özelliği taşıyor. 1950’li yıllarda sabunhane olarak kullanılan bina, 2001 yılında beş girişimci tarafından müzeye dönüştürülmüş. Bahçeye adım atıldığında taş değirmen, mengene ve diğer zeytinyağı üretimine yarayan tarihi eserler dikkati çekiyor. Binanın giriş katında zeytinyağı saklama küpleri, taş değirmen sergileniyor. İkinci katında ise zeytinyağı sabunu üretimiyle ilgili aletler, sepetler, değirmen taşı örnekleri, ayak yağı teknesi, ahşap burgu mengene, filtreler, amforalar, Dr. Atıf Atilla’nın büyük bir özenle yaptığı zeytinyağı değirmeni maketleri ve presler yer alıyor.

#zeytinyağı, #köstem zeytinyağı müzesi, #oleatrium, #zeytin, #urla, #kuşadası, #zeytinyağı müzesi

Türkiye’nin çeşitli illerinden özenle toplanıp bir araya getirilen her bir parça, özenle hazırlanmış zeytinyağı müzelerinde zeytinin çağlar boyunca devam eden hikayesini anlatıyor. Bu müzeler aynı zamanda, kutsallığın, özgürlüğün, bilgeliğin, ölümsüzlüğün ve barışın sembolü olan zeytine itibarını iade ediyor.

Efes Müzesi’nde defin ritüelini gösteren çizim ve kaplar

YAŞAMDA VE ÖLÜMDE

Zeytinyağı, Yunan uygarlığı ve Roma imparatorluğunda çok önemli ticaret malzemesiydi. Ticaretinin yapılması için Akdeniz’de özel gemiler yaptırılıyordu. Ancak önemi bu kadarla kalmıyordu. Zeytinyağının gençlik ve güç kaynağı olduğu inancı çok yaygındı. Eski Mısır, Yunan ve Roma’da çeşitli çiçek ve otlar ile zeytinyağını karıştırarak çeşitli ilaç ve kozmetik elde ediliyordu. Mesela M.Ö. 1000’inci yılda son derece önemli bir merkez olan Priene Antik Kenti’nde düzenlenen ve oldukça popüler olan spor karşılaşmalarında, atletlerin vücutlarına litrelerce zeytinyağı kullanılırdı. Öyle ki hayırseverler müsabaka zamanlarında gymnasiumlara zeytinyağı bağışlıyordu. Öte yandan Antik Çağ’ın mega kenti Efes’te zeytinyağının kalitelisi, yemeklerde, kozmetikte ve tıpta kullanılırken daha az kaliteli olanı da aydınlatmada kullanılıyordu. Atinalılar, yıllık kişi başına 30 litre civarında zeytinyağı tüketiyorlardı. Zeytinyağının, ölüyü son yolculuğuna hazırlamakta da önemli bir rolü vardı. Ölen, kirlerinden arınmak için önce yıkanır, ardından da vücudu zeytinyağıyla kaplanırdı. Helenistik dönemde de zeytin ağacı kutsal sayılıyor, kesenler ya ölümle cezalandırılıyor ya da sürgüne gönderiliyordu.

#zeytinyağı, #köstem zeytinyağı müzesi, #oleatrium, #zeytin, #urla, #kuşadası, #zeytinyağı müzesi

ATHENA’NIN HEDİYESİ

Teos Antik Kenti’ndeki 1800 yıllık zeytin ağacı

Yunan mitolojisine göre, Attika’da kurulacak kenti kimin alacağı konusu Olympos tanrıları arasında anlaşmazlığa neden olur. Zeus’un yönetiminde bir yarışma düzenlenir. Posedion üç çatallı mızrağını yere saplar ve orada beyaz bir at belirir. Tanrıça Athena ise mızrağını toprağa saplayınca topraktan gümüş yapraklı zeytin ağacı yeşerir. Zeytin ağacını gören Zeus, yarışmanın kazananını Athena olarak açıklar. Böylece kent, ‘Athens’ ismini alır. Bu yüzden zeytin ağacı, Athena’nın insanlığa hediyesi olarak görülür. Nuh Tufanı efsanesinde de Nuh’un gemisine bir zeytin dalı ile geri dönen güvercin, büyük sel felaketi sona erdiğine dair bir işaret sayılır.

İzmirli tarihçi Homeros, yüzyıllarca yaşayan zeytin ağacı için şu kelimeleri kaleme alır:

“Herkese aidim ve kimseye ait değilim, siz gelmeden önce de buradaydım. Siz gittikten sonra da burada olacağım.”

Yunan filozof Aristotales, zeytin ağacının yetiştirilmesini bilim olarak nitelendirir. Atinalı devlet adamı Solon, zeytin ağacının korunması için özel kanun çıkarır. Modern tıbbın babası Hipokrat ise zeytinyağını şifa verici olarak tavsiye eder. M.Ö. 1035 yılında tahta çıkan İsrailoğulları’nın ilk kralı Soul, alnına zeytinyağı sürülerek kutsanır. İyi insanları betimlemek için günümüzde halen kullanılan İbranice bir deyim vardır: ‘Halis zeytinyağı gibi.’

Zeytinyağına methiyeler, çok eski zamanlarla sınırlı değildir. Örneğin, 20’nci yüzyılın başlarında yaşamış olan İngiliz yazar Aldous Huxley zeytin ağacına hayranlığını şöyle anlatır:

“Ben ağaçların hepsini severim ama zeytin ağacı bir başka. Her şeyden önce simgeledikleriyle. Yapraklarıyla barış, altın sarısı yağıyla mutluluktur…”

#zeytinyağı, #köstem zeytinyağı müzesi, #oleatrium, #zeytin, #urla, #kuşadası, #zeytinyağı müzesi

Yel değirmeninin ucunda Foça

İzmir’de yaşayan herkesin yolu mutlaka Foça’ya düşmüştür. Foça derken kastımız Eski Foça tabi ki. Bu hafta, denizinin yanı sıra taş evleri, tarihi yapıları, huzurlu ortamı ve miskin kedileriyle ünlü Foça’da günü batırmak üzere yola çıktık. Daha önceki ziyaretlerimizde bolca yüzüp, kısa bir yürüyüşün ardından balık-ekmek yemek değildi, bu seferki planımız. Foça ve çevresinde görmeye değer ne varsa görüp, harika bir gün batımı izlemek istiyorduk. İlk durağımız da Kozbeyli köyüydü.

Yaklaşık 600 yıl önce kurulmuş olan Kozbeyli, Şaphane Dağı’nın zirvesinde yer alıyor. Köyün ilk yerleşim yeri, 14’üncü yüzyılda Yolmuç olarak bilinen bir mevkideymiş. Ancak köy halkı, sık sık korsan saldırılarına uğruyormuş. Köyün kurucusu olan Kuzubeyi adlı derebeyi, köyü korsan saldırılarından korumak için bölgeye hakim Şaphane Dağı’na taşımış. Zaten Kozbeyli (Kuzbeyli) isminin de zamanla Kuzubeyi’nden dönüştüğü düşünülüyor. Bugün yıkıntılarına rastladığımız Kocakule’nin de bir zamanlar Kuzubeyi’nin kalesi olduğu tahmin ediliyor. Tipik Ege köyü siluetini taşıyan Kozbeyli’de, tahmin edeceğiniz gibi Rumlar da yaşarmış. Ancak Ege Bölgesi’nin tamamında yaşanan mübadele burayı da etkilemiş. Rumlar Yunanistan’a, Limni, Midilli, Selanik ve Rumeli’den gelen Türkler de Kozbeyli’ye yerleştirilmiş. Ormanların arasında, yaşlı zeytin ağaçlarıyla çevrili olan bu köy, pınarlarıyla da ünlü. Köye giden yol üzerinde buz gibi suların aktığı çeşmelerden birinde durup serinlemeyi ihmal etmedik.

Gelmeden önce bilgi edinmek için okuduğumuz yazılarda hiç bahsedilmemiş ama Kozbeyli’de kocaman ve lezzetli dutları olan çok sayıda ağaç var. Benim çocukça bulduğum, Gökmen’in ise hiç sevmediği özelliğim, meyve ağacı görünce kendimi tutamamam. Özellikle sahipli olanlara karşı ayrı bir ilgim var. Gökmen’le çoğu yolculuğumuzda ağaca dalmamla ilgili atışırız. Bir meyve ağacı görürsem arabayı zorla durdururum. O da, ‘Sahibi çıkacak şimdi’ diye söylenir. Ama Kozbeyli’deki dutlar, o kadar güzel ve çoktu ki bu sefer o da bana uydu. Hatta söylendiğinde ksnıt olarak sunmak için kayıt altına aldım o anları. Haziran gibi yolunuz Kozbeyli’ye düşerse, gözünüz dallarda olsun. Ayrıca Kozbeyli, dağ çileği ile de meşhur. Meydandan satın alabileceğiniz gibi tepelere doğru yapacağınız dağ yürüyüşlerinde de sonbahar-kış mevsiminde dalından toplayabilirsiniz.

Biz yürümedik ama köyün arkasından Yeni Foça’ya ulaşan bir parkur varmış. Fula Dağı parkuru olarak bilinen yol, 16 kilometre uzunluğunda. Zirveye ulaşıldığında harika bir manzarada dinlenme garantili. Vaktiniz ve ilginiz varsa, bu parkuru da yürüyebilirsiniz.

#foça, #eski foça, #foçada gezilecek yerler, #kozbeyli köyü, #pers anıt mezarı, #yel değirmenleri

Köyün tüm sokaklarını dolaştık, onlarca fotoğraf çektik. 17’nci yüzyıldan kalma olduğu düşünülen camiyi, Kuzubeyi’nin saldırılara karşı tetikte olduğu, Gencerlik Körfezi’ni izlediği kuleyi, Namazlıkaya, Gavurkayası ve Kayaarası denilen kaya mezarlarını gördük. Eski Rum mahallesini gezip, buradaki en güzel ev olan Çapkınoğlu adına bir Rum tarafından 1878’de inşa ettirilen konağa uğradık. Köy meydanındaki meşhur Şakir’in Dibek Kahvesi’nden Türk kahvemizi içtik. Sonra da Foça yolu üzerindeki Pers Mezar Anıtı’nı görmek üzere yola koyulduk. Yolun kenarındaki yapı, tek başına tel örgünün içinde yer alıyor. Arabayı park ederken, sohbetimiz çevrede başka mezarların ya da kalıntıların olabileceği yönündeydi. Çünkü tecrübelerimizden bildiğimiz kadarıyla boşluğun ortasında sadece tek bir tarihi yapı olmaz; başka yapılar, mezarlar, hatta belki küçük bir yerleşim ona eşlik ederdi.

#foça, #eski foça, #foçada gezilecek yerler, #kozbeyli köyü, #pers anıt mezarı, #yel değirmenleri

M.Ö. 4’üncü yüzyılda Foça’da egemenlik kuran Perslere ait bu anıt mezar, görünüşü ve malzemesi nedeniyle ‘Taş Kule’ ya da ‘Taş Ev’ olarak da isimlendirilir. İyonya’da bir dönem hakimiyet kuran Perslere ait günümüze ulaşan tek eser olması açısından önemli bir yapı. Anadolu ve İran geleneğinde Batı Anadolulu ustalar tarafından yapılmış mezardaki sahte kapı, yaşamla ölüm arasındaki geçişi simgeliyor. Sahte kapının önünde ve anıtın tepesindeki ilk basamağın ortasında birer çukur var. Bu çukurların, Zerdüşt inancındaki ateş yakma çukurları olduğu tahmin ediliyor. Tören alanı üzerinde bir sunağa ait izler var. Anıtın sunak alanına bakan cephesinde, ana gövdenin üstünde ve kenarında bir stelin oturduğu yere ait izler de görülüyor. Olasılıkla bu stelin üzerinde mezarda yatan kişilerin isimlerinin yazılı olduğu söyleniyor.

Yunan filozof, yazar, tarihçi ve asker olan Xenophon’a göre, Pers Kralı Kyros, Sardes savaşından hemen sonra Lydialılara karşı birlikte savaştığı Susa Kralı Abradatas ve onun ölümü üzerine intihar eden karısı Panthea için büyük bir anıt mezar yaptırmış. Xenophon, anıtın kendi zamanında ayakta olduğunu, ayrıca mezar sahibi karı-kocanın isimlerinin yazılı olduğu bir taşın, anıtın üst bölümünde yer aldığından bahsetmiş. Herodotos da, Perslerin İyonya’da ilk vurdukları yer olan Phokaia’da (Foça) Persler’in gücünü göstermek için propaganda amaçlı olarak bir anıt mezar yaptırdığını anlatır. Anıt mezarın çevresinde, Geç Roma döneminde taş ocağı işletilmiş. Mezar anıtının Bizans döneminde de konut olarak işlev gördüğü, ele geçirilen buluntulardan anlaşılıyor.

Ve nihai durağımız Foça’dayız. Arabamızı kalenin sonuna, belediyeye ait kafenin arkasındaki otoparka bıraktık. Bir süre sahildeki kayıkları seyredip kalenin dar sokaklarına girdik. Restore edilmiş ve yıkılmaya yüz tutsa da güzelliğini yitirmemiş evler yan yana karşıladı bizi. Kalenin surlarına çıkıp, Foça’yı bir de kuşbakışı izledik. Adını, kenti çevreleyen adalarında yaşayan foklardan aldığı rivayet edilen Phokaia, M.Ö. 11’inci yüzyılda Aiollar tarafından kurulmuş. Bugün kalıntılarına baktığımız İyon yerleşimi ise M.Ö. 9’uncu yüzyıldan kalma.

#foça, #eski foça, #foçada gezilecek yerler, #kozbeyli köyü, #pers anıt mezarı, #yel değirmenleri

Hemen önümüzdeki ‘Kybele’, Phokaialıların usta birer denizci olduklarını anlatıyor bize. 50 kürekli ve 500 yolcu alabilen Phokaia tekneleri, hem ulaşım hem de savaşmak için kullanılmış. Phokaia halkı, Ege, Akdeniz ve Karadeniz’e yelken açarak, onlarca koloni kurmuş. Karadeniz’de Amysos (Samsun), Güney İtalya’da Elea (Velia), Çanakkale Boğazı’ndaki Lampsakos (Lapseki), Korsika’da Alalia, Midilli Adası’nda Methymna (Molyvoz), Güney Fransa’da Massalia (Marsilya), Nice ve Antibes, İspanya’da Ampuria, bunlardan bazıları. Bugün kalenin dibindeki ‘Kybele’ isimli gemi maketi de, Phokaialıların deniz zaferleri kazandıkları gemilerine atıfta bulunur.

Kybele Gemisi
Beşkapılar Kalesi ve surlar

Phokaia’nın denizcilik, ticaret ve sanat alanındaki başarıları, bir çok uygarlığın gözünü ona dikmesine neden olmuş. M. Ö.546 yılında Persler’in tahrip ettiği ilk İyon kenti Phokaia olmuş. Pers istilası ile görkemli çağ sona ermiş. M.Ö. 334’te Büyük İskender, Anadolu’ya ayak basmış ve Pers egemenliğini ortadan kaldırmış. Bu Foça için de yeni bir dönemin başlangıcı olmuş. İskenderin ölümünden sonra Seleukoslar, Bergama Krallığı ve Romalılar, bölgenin hakimiyetini almış. Erken Hristiyanlık döneminde psikoposluk merkeziymiş. Foça’nın bucağı konumunda olan Yenifoça’yı ise Cenevizliler kurmuş ve buradaki şap madenini işletmiş. Foça, 13’üncü yüzyılda Çaka Bey’in, daha sonra Saruhan Beyliği’nin yönetimine girmiş. Fatih Sultan Mehmet ise 1455’te Foça’yı Osmanlı topraklarına katmış.

Kale evleri
Kybele Açıkhava Tapınağı
Antik tiyatro

Buraya geldiğinizde Kybele Açık Hava Tapınağı’nı gezebilirsiniz. Denizciler tarafından ibadet etmek için kullanıldığı tahmin edilen tapınağın M.Ö. 500’lü yıllarda yapıldığı tahmin ediliyor. Tapınakta daha önceleri Anadolu tanrıçası olarak kabul edilen Kybele’nin heykellerinin ve kabartmalarının bulunduğu düşünülüyor. Tapınak duvarındaki küçük nişlere, denizciler fenerlerini koyar, kayalıklara oyulmuş adak havuzunda Kybele’ye kurban ettikleri hayvanları keserlermiş. Tapınağı aramayan, mitoloji ve tarihe merak olmayan birinin fark etmeyeceği bu açık hava tapınağının hikayesini ancak gözünüzde canlandırabilirsiniz. Bir zamanlar Phokaia Antik Kenti’nin bulunduğu bölgede, Şeytan Hamamı, Antik Tiyatro, Athena Tapınağı ve Beşkapılar Kalesi kalıntıları da görülmeye değer.

Foça’nın tarihi öneme sahip yapılarını görüp, gözünüzün beğendiği plajdan denize girdikten, restoranlarından birinde deniz ürünleri ağırlıklı yöresel lezzetleriyle karnınızı doyurduktan sonra son bir yere daha uğramanız lazım. Burası dönüş yolunuzun üstündeki yel değirmenleri…

Tarihi yel değirmenlerinin 18-19’uncu yüzyılda bölgede yaşamış olan Rumlar ve Türkler tarafından yapıldığı düşünülüyor. Değirmenli Tepe denilen yerde bulunan üç değirmenden ancak biri iyi durumda. Yakın zamana kadar bölgede 20 civarında yel değirmeni olduğu bilinse de ne yazıkki günümüze ulaşamamış. Bugün görebildiklerimizi kaybetmemek için de harekete geçilmesi gerekiyor. Burası tarihi öneminin yanında müthiş bir manzara sunuyor. Google’da “Foça’da gün batımı nerede izlenir?” diye arattığınızda Kavala Kafe ve Seyirtepe çıkacak. Ancak bizce en güzel Foça manzarası ve gün batımı, Değirmenli Tepe’de. O yüzden güneşin hızla ortadan kaybolduğu dakikaları, burada geçirmenizi tavsiye ederiz.

Gezi yazılarımızı 9 Eylül Gazetesi’nden de takip edebilirsiniz.

https://www.dokuzeylul.com/gezi/foca-da-bir-gun-h188389.html

#foça, #eski foça, #foçada gezilecek yerler, #kozbeyli köyü, #pers anıt mezarı, #yel değirmenleri

İsimler değişir, Cunda aynı kalır

Gezimizin Ayvalık kısmını geçen hafta yazmıştık. Bu hafta ise Küçükköy ve Cunda sokaklarını arşınlayacağız. Bahsettiğimiz gibi gitiğimiz gün Ayvalık’ı fırtına vurmuş, onlarca tekne batmış, maddi hasar meydana gelmişti. Ertesi gün ise bambaşka bir güne uyandık. Bir gün önceki fırtınadan, yağmurdan, soğuktan eser yoktu. Meteoroloji’nin bir gün önce, ‘parçalı bulutlu’ olarak tahmin ettiği gökyüzü masmaviydi. Erken saatte uyanıp kahvaltımızı ettik. Günün her saniyesini dolu dolu geçirmek için otelden erkenden ayrıldık. İlk durağımız, Ayvalık’a 7 kilometre uzaklıktaki, Belediye Başkanı Mesut Ergin’in de doğduğu köy olan Küçükköy. Aslında bu sefer Ayvalık’a burayı ziyaret etmek için gelmiştik. Ancak ilk günkü hava muhalefeti yüzünden köyün içinde araçla küçük bir tur attık. Ve ertesi gün parlayan güneşle birlikte yola koyulduk.

Burası Osmanlı döneminde ‘Yeniçarohori’ ismiyle kurulan bir yerleşim. 1400’lü yıllarda Osmanlı Devleti’ne vergi ödeyen Midilli Prensliği, ödemelerini aksatmaya başlamış. Vatikan’la işbirliği yaparak Osmanlı’ya karşı gelen Midilli’yi fethetmek için Fatih Sultan Mehmet, 1462’de donanmayla saldırmış. Ayrıca adanın karşısındaki bugünkü Küçükköy’ün olduğu yere de çok sayıda yeniçeri yerleştirilmiş. Midilli alındıktan sonra da bir süre burada yaşamaya devam etmişler. Çok sonraları Rumlar yerleştiklerinde buraya Yeniçeri yeri anlamına gelen Yeniçarohori demiş. Mübadelede, önce 1893 yılında, daha sonra da 1913’te Balkanlar’dan gelen Boşnaklar, Küçükköy’e yerleştirilmiş. 1980’li yıllara kadar burada yaşayan Boşnaklar da, 1 kilometre uzaktaki Sarımsaklı’ya taşınınca köy, kaderine terk edilmiş. Birkaç sene önce şehirden gelen bir grup arkadaş, gözden düşmüş bu köyde bir değişim başlatmış. Rum mimarisine sahip yapı restore edilmiş. Bu değişimin itici gücü, ‘sanat’ olmuş. Köyde, onlarca atölye ve galeri açılmış. ‘Bahara merhaba’ şenlikleri, ünlü sanatçıların katıldığı ücretsiz sanat günleri yapılmış. Sonuçta entellektüelitesi yüksek, ancak bir o kadar da mütevazi ve sade bir yerleşim yaratılmış. Köydeki bu canlanma, evlerinden ayrılan bazı köylülerin de yeniden Küçükköy’e dönmesini sağlamış.

Köyün hedefi, ‘Akıllı Köy’ olmak. ‘Akıllı Köy’ kavramı, tıpkı ‘Yavaş Şehir’, ‘Ekolojik Köy’ gibi bir konsepti ifade ediyor. Küçükköy, sürdürülebilir enerji kaynakları kullanan, iyi eğitim ve sağlık hizmetleri sunan, temiz suya ve sağlıklı gıdaya erişimin mümkün olduğu, demokratik, güvenli, adil ve cinsiyet eşitliğini gözeterek gelişiyor. Bir sanat köyü olarak daha fazla yol katedilse de ‘Akıllı Köy’ hedefi, sadece küçük yerleşimlerin değil, tüm ülkenin amaçladığı bir kavram olmalı.

#cunda #küçükköy #cundada gezilecek yerler #ortunç koyu #alibey adası #ayvalık

‘Küçükköy’de ne yapılır? Neresi gezilir?’ derseniz tahmininizden çok mekan var, görülmeye değer. Biz pandemi nedeniyle kapalı oldukları için yalnızca sokaklarında dolaşabildik. Ancak hem bir dahaki gidişimizde kendimiz için hem de yeni gidecek olanlarınız için buraya birkaçını not düşelim: Kıraarthane, Küçükköy Kültür Merkezi, Küçükköy Kent Müzesi, Artura Gallery, Artura Art Craft, Kabbak Evi, Kucca Atölye, Sabancı Üniversitesi Yaratıcı Teknolojiler Atölyesi, Atelier Sanat Merkezi, Kadınlar Sokağı… Köyü gezmek 1 saatinizi alıyor. Her sokağına girip, çokça fotoğraf çekmek isterseniz bu süre uzayabilir. Hem yorgunluğunuzu atmak hem de Boşnak lezzetlerini tatmak isterseniz, Majka, Zet Cafe, Potoplika Kafeterya ve Lala’nın Börek Evi, keyifli molalar verebiliriz.

#cunda #küçükköy #cundada gezilecek yerler #ortunç koyu #alibey adası #ayvalık

Karnınızı enfes Boşnak börekleri ya da Boşnak mantısıyla iyice doyurduysanız artık Cunda’ya gidebiliriz. Cunda, 22 tane olan Ayvalık Adaları’nın içinde yerleşimi olan tek ada. Ege Denizi’nin dördüncü büyük adası olan Cunda’nın tarihi, Antik Çağ’a kadar uzanır. O dönemde Ayvalık Adaları’na ‘Hekatonisa’ adı verilmiş. Bu ismi, adaların en büyüğündeki Nesos (Nasos) Antik Kenti’nin baş tanrısı olan Hekatos yani Apollon’dan almış. Cunda ve çevresi, M.Ö. Herodot tarafından ‘Ekatonisos’ olarak anılmış. Bölgeye, daha sonra ‘Moshonisia’ (Moshonis) denmeye başlanmış. Ayvalık’ta yaşayan Rumlar, adadaki bitkilerden yayılan güzel kokulardan esinlenerek, ‘kokulu ada’ anlamına gelen bu ismi vermiş. Bugün bile Cunda’nın, diğer Ayvalık Adaları’nda görülmeyen bir bitki çeşitliliğine sahip olduğu görülür. Bir diğer sav ise adanın bu ismini, ‘Moshos’ isimli bir korsandan aldığı yönünde.

Cunda, Piri Reis’in Kitab-ı Bahriye’sinde ise ‘Yund Adaları’ndan Galat’ olarak geçer. Adaya ait Osmanlıca bir mührün dış kenarında, Yunanca “Dimarhia Moshonision”, ortasında Arapça harflerle “Daire-i Belediye, Cezire-i Cunda (Yunda)” yazar. Osmanlı Devleti, burayı ‘Cunda’ olarak tanırken, Rum ahali ise ‘Moshonis’ diyormuş. ‘Yunda’ sözcüğünün ‘Cunda’ olarak günümüze ulaştığı düşünülür. Ada, I. Dünya Savaşı sonrası İzmir’in işgali ile birlikte 29 Mayıs 1919’da Yunan egemenliğine girmiş. İşgal sonrası Anadolu’da ilk direniş 172. Alay Komutanı Yarbay Ali Çetinkaya tarafından başlatılmış. Bu işgal 15 Eylül 1922’ye kadar sürmüş. Bu yüzden adaya, ‘Alibey Adası’ adı verilmiş. 1924’te mübadele gereği Girit, Makedonya ve Midilli Türkleri, Ayvalık ve çevresine yerleştirilmiş.

Cunda’nın karakterini şekillendiren iki millet var: 1920’lere kadar burada kök salmış Rumlar ve 1924’te adaya yerleştirilmiş Türkler. Adada Rum hakimiyeti o kadar güçlüymüş ki, 1740’de özerklik alınınca Ayvalık’ta yaşayan az sayıda Türk de burayı terk ederek civar mahallelere taşınmaya mecbur bırakılmış. Bölgenin gelir seviyesi zeytin yağı, sabun, şarapçılık ve dericilik sayesinde yüksek olduğu için Yunanistan’dan göç almaya başlamış. 1800’lülerde milliyetçilik akımı, burayı da yangın yerine çevirmiş. Rum nüfusun çok ve zengin olması nedeniyle ayaklanmalar kaçınılmaz hale gelmiş. Kurtuluş Savaşı’nın ardından da burada yaşayan Rumlar Yunanistan’a, Girit ve Midilli’deki Türkler de buraya yerleştirilmiş. Ayvalık, 2 bin 800 tarihi yapısıyla, Türkiye’deki en büyük Rum yerleşimi. Cunda da, onun sakin, samimi, mis kokulu çocuğu…

‘Cunda’ diyince çoğu kişinin aklına çarşısı ve sahilde şeridi geliyor. Ancak Cunda bundan ibaret değil. Türkiye’nin ilk boğaz köprüsü olan köprüyü geçince merkeze gelmeden sol tarafımızda bizi yeldeğirmeni selamlıyor. Ufak bir tırmanışla ulaşabildiğimiz yapı, restorasyon geçirmiş. İçine girilmiyor ama manzarası harika. Burası güzel bir kahve molası için uygun bir yer olabilir. Salgın nedeniyle her şeyini yanında gezdiren biz, kahvelerimizi ve günün geri kalanı için enerji verecek olan tatlılarımızı, bu güzel manzara eşliğinde yiyip içiyoruz. Karşı tepede bugün, Sevim ve Necdet Kent Kitaplığı olarak kullanılan Agios Yannis Kilisesi var. Kısa bir yürüyüşle buraya ulaşmak mümkün. Yıkılmaya yüz tutmuş bu kilise yapısı, 2007 yılında Rahmi Koç tarafından restore edilmiş. Kitaplık ismini, ilerleyen yaşı nedeniyle göz sağlığı bozulan ve ‘Göremediğime değil, okuyamadığıma üzülüyorum’ diyen emekli Büyükelçi Necdet H. Kent ve eşinden almış. Kitaplığa, Necdet H. Kent’in oğlu Muhtar Kent tarafından bin 300’ü aşkın kitap bağışlanmış. Ayrıca yapının olduğu tepeden Şeytan Sofrası, Ayvalık, Dalyan Boğazı, Cunda, Tavuk Adası, Hasır Adası, Çataltepe ve Edremit Körfezi görülebilir. Buradaki kafede de zaman geçirebilirsiniz.

Sahildeki balık restoranlarından birinde papalina yedikten, Taş Kahve’de kahvemizi içtikten sonra daha önceki gelişimizde harabe durumda olan Despot Evi’ni görmek istiyoruz. Ancak burası bizim hatırladığımız yer değil, artık.

#cunda #küçükköy #cundada gezilecek yerler #ortunç koyu #alibey adası #ayvalık

Despot Evi, Cunda’daki Rum evlerinin en ihtişamlısı. Bina, 1862 yılında Yunanistan’dan gelip Cunda’ya yerleşen varlıklı bir Rum için inşa edilmiş. Ev sahibi 1877’de bir baskın sırasında öldürülünce Osmanlı Devleti malikaneyi satın almış. Bir süre hükümet binası olarak kullanılan yapı, 1980’lere kadar yetimhane olarak işlev görmüş. Uzun bir süre atıl durumda kalan yapı, bugün lüks bir otel olarak işletiliyor.

Cunda merkezdeki güneş saati, 2004’te bölgenin sevilen isimlerinden Ahmet Erol Keskin’in vefatı üzerine yaptırılmış. Burada eski usül, güneş ışınlarının açısına göre gölgenizin düştüğü konumdan yola çıkarak saati öğrenebilirsiniz. Bir Taksiyarhis Kilisesi de Cunda’da var. Koç Müzesi’nin devamı niteliğindeki yapı, döneminin metropol kilisesiymiş. 2011 yılında kilise müzeye dönüştürülmek üzere Rahmi M. Koç Müzecilik ve Kültür Vakfı’na tahsis edilmiş. Tarihi binanın restorasyonu yapılmış ve 2014 yılında Ayvalık Rahmi M. Koç Müzesi olarak hizmete açılmış. Biz tabi ki pandeminin azizliğine uğradık ve burayı de gezemedik. Ancak siz mutlaka gezi planınıza ekleyin.

#cunda #küçükköy #cundada gezilecek yerler #ortunç koyu #alibey adası #ayvalık

İki günlük Ayvalık gezimizin son durağı Ayışığı Manastırı’ydı. Rumca adıyla ‘Aydimitri Ta Selina’, Pateriça Yarımadası’nın en kuzey noktasında yer alıyor. 16’ncı yüzyıldan kalma yapı, 2012’de Suzan Sabancı Dinçer tarafından satın alınıp restore edilmiş. Adanın en uzak köşesinde kaldığından buraya ulaşmak için tek yol özel aracınız. Ancak toprak yol, adeta köstebek yuvasına dönmüş. Her ne kadar görmek istesek de giderek bozulan yolu göze alamayıp geri döndük. Daha sonra manastırın çok kısıtlı zaman diliminde ziyarete açık olduğunu öğrendik. Gitmeden önce aramanızda ve mümkünse arazi aracıyla gitmenizde fayda var. Ya da belki, artık o kadar zor ulaşılması gerekmeyen bu manastırın daha çok kişi tarafından görülebilmesi için yolu düzeltilir. Cunda’da bu saydıklarımızın dışında bir çok kilise ve gözden uzak manastır da bulunuyor. Çok popüler olmadıkları için görmek isterseniz, internetten aratmak yerine ada halkından yardım almanızı tavsiye ederiz.

Cunda’dan ayrılmadan önce gözümüze ‘Faris’in Yeri’ tabelası takılıyor. ‘Nereye çıkacak acaba?’ deyip o yola giriyoruz. Meğerse öğlen saatlerinde Google Map’in azizliğine uğrayıp bir türlü ulaşamadığımız Milli Park’ın girişine buradan gidiliyormuş. Zamanımız kalmadığı için doğada yürüyüş faslını, başka zamana bırakıyoruz. Yola devam edince ‘Ortunç Koyu’na ulaşıyoruz. Burası hem denize girmek için hem de günü noktalamak için müthiş bir yer.

#cunda #küçükköy #cundada gezilecek yerler #ortunç koyu #alibey adası #ayvalık

Uzun yoldan Ayvalık

Şanslı olduğunuzu düşünür müsünüz? Biz geçen haftaki seyahatimizde tüm şansımızı yanımıza almış gibiydik. 2 günlük tatilimizi Ayvalık ve Cunda’yı etraflıca gezmek için planladık. Tabi ki daha önce bir çok kez gitmiştik. Ancak bu sefer daha önce görmediklerimizi görmeye, gördüklerimize de farklı bir gözle bakmaya kararlıydık. Bu kararımızı uygulamaya rotamızdan başladık. İzmir’den yola çıkıldığında Aliağa üzerinden gidilir genelde. Biz, sevgili Işık Teoman’ın tavsiyesiyle Kozak Yaylası’ndan geçeceğimiz bir yol izledik. Zaten Bergama’ya ve Kozak’ın doğal güzelliğine aşık iki insan olarak bizi yolun 1 saat kadar uzayacak olması rahatsız etmedi. Çünkü buralarda kendimizi bir masalın içinde gibi hissediyoruz.

Bergama’dan Kozak’a tırmanırken Pergamon’a selam çaktık. Devamındaki su kemerini gördük, tepelerde ve daha aşağılarda toprak altında keşfedilmeyi bekleyen neler olabileceği hakkında konuştuk. Birkaç dakika sonra bitki örtüsü değişmeye başladı. Yol kenarından akan nehrin, dağlardan inen suların aktığı onlarca çeşmenin suladığı bu bölgede yeşilin 50 tonunu görmek mümkün. Her zaman yaptığımız gibi arabanın tüm camlarını açarak mis gibi havayı içimize çektik. Burada havanın adeta bir tadı var. Belki hissettiğimiz huzur, neşe ve yenilenmenin de tadı vardır.

Yolun iki yanındaki çınar ağaçları, daha yüksek yerlerde yerini meşhur fıstık çamlarına bırakıyor. Dalları göğün yükseklerine uzanan bu kocaman ağaçlar, sadece oksijen sağlamakla kalmıyor. Aynı zamanda bölgenin geçim kaynağı… O çamlardan topladıkları fıstık sayesinde hayatlarını sürdüren köylülerin, onlara sahip çıkma mücadelesine defalarca tanık olmuştuk. Hem su içmek hem de biraz dinlenmek için bir çeşmenin başında duruyoruz. Yalağa dökülen buz gibi suyun tadı, şehirde damacanadan içtiklerimize benzemiyor. Çok daha tatlı… Biz su içerken çeşmenin üstündeki yuvadan iki kırlangıç uçuyor. O sırada etraftaki kayalar dikkatimizi çekiyor. Sanki elle şekil verilmiş gibiler. Biraz dikkatli bakınca bir friz parçası, sütunlar ve bir kaide görüyoruz. Burada ortaya çıkarılmamış bir yapı var belli ki. Belki de antik bir çeşmeydi bir zamanlar. Bugünkü duanın yerinde belki de Yunan tanrılarından birine ya da imparatora ithafen bir yazı vardı. Yolun karşısında da bazı taşlar görüp, mistik bir hikaye uydurarak yola devam ediyoruz.

#ayvalık, #cunda, #kozak yaylası, #ayvalıkta gezilecek yerler

Yol üzerinde çok güzel köyler var. Ancak yağmur hepsini ziyaret etmemize engel oluyor. Ama birini yine de es geçmiyoruz. Burası, dünyanın en tatlı müzesinin olduğu Demircidere Köyü. 70 haneli köyün meydanına park ediyoruz. Neredeyse tüm köy meydanda. Ufak bir pazar var. Alışveriş bahanesiyle kimisi sohbet ediyor. Köy meydanlarının vazgeçilmezi ulu çınar ağacının altında, yağmurdan korunuyor kimisi. Ağacın karşısında bir Etnografya Müzesi… Müzenin kapısını yokluyoruz ama kilitli. Çınarın altında oturan köylülerden biri sesleniyor: “Anahtar heykelin arkasında.”

Yapının önünde Hacı Bektaş-ı Veli ve Mevlana’nın birer büstü duruyor. Anahtarı, Hacı Bektaş-ı Veli büstünün arkasından alıyoruz. Hayatımızda ilk, muhtemelen de son kez adı ‘müze’ olan bir yerin kapısını açıyoruz. Açarken de Hacı Bektaş-ı Veli’nin şu sözlerini hatırlıyoruz:

“Kudret eliyle kurulmuş, yıkılmaz yapımız bizim
Aşk kalemiyle yazılmıştır, silinmez tapımız bizim
Yaradana sığınıp bize umutla gelenlere
Ezelden ebede kadar açıktır kapımız bizim”

Bu müzeyi köylüler, dedelerinden, ninelerinden kalan eşyaları korumaya almak için kendi çabalarıyla kurmuşlar. Müze dediğimize de bakmayın. Ahşap çerçeveli camları olan, büyükçe bir dükkanın içinde kasetlerden plaklara, halı dokuma tezgahlarından yerel kıyafetlere kadar bölgedeki yaşamın bir parçası olmuş birçok eşya yer alıyor. Müzenin kapısını kilitleyip anahtarı aldığımız yere bırakıyoruz ve sonraki durağımız Ayvalık.

Şimdi gelelim neden kendimizi şanslı hissettiğimize… Biz, bir güneşle bir çiseleyen yağmurla yol alırken Ayvalık’ta aynı saatlerde kıyamet kopmuş. Sağanak yağışla birlikte hızı 80 kilometreyi bulan rüzgar, ilçede felakete neden olmuş. Dev dalgalar 30 tekneyi parçalamış. Fırtınadan kaldırım taşları sökülmüş, direk ve ağaçlar devrilmiş. Ayvalık’a gideceğimizi bilen ailelerimizin iyi olup olmadığımızı sormak için aramasıyla bu üzücü olaydan haberdar oluyoruz. Üzülerek ve korkarak Ayvalık’a giriyoruz. Ancak rüzgarın hızı azalmış, yağmur bulutlarını dağılmış halde buluyoruz. Belediye ekipleri, felaketin izlerini silmeye çalışırken birçok kişi de fırtınanın kırdığı ağaç dallarını süpürüyor. Birkaç saat önce yaşanmış olan doğa felaketinden kıl payı kurtuluyoruz. “Yolu uzatmayalım. Bildiğimiz yerden gidelim” desek, gezmekle, çeşmeden su içmekle, durup durup doğanın, köylerin fotoğrafını çekmekle geçen 2 saati harcamamış ve fırtınanın ortasına düşmüş olacaktık.

Öğleden sonra güneşin yüzünü göstermesini fırsat bilip, Ayvalık’ın en eski mahallesi olan Macaron’un sokaklarını arşınlıyoruz. Burası Ayvalık’ın en eski yerleşimi. Cumbalı eski evleri, Rum ustaların imzasını taşıyor. Evlerin arasındaki yemyeşil avlular ise, nefes alma mekanları oluyor. Macaron (c ile okunuyor), Latince ‘marjoram’ kelimesinden türetilmiştir ve ‘mercanköşk’ anlamına gelir. Bu mahallede eskiden bol miktarda mercanköşk yetiştirildiğinden mahallenin bu ismi aldığı düşünülür. Kahramanlar Unlu Mamülleri, Macaron Muhallebicisi, Camlı Kahve, Macaron Konağı, Mor Salkım Kafe gibi bölgenin simge mekanlarının yanı sıra çok sayıda antika eşya satan dükkan ve atölye de bulunuyor. Yaşanmışlığı olan ikinci el eşyalar, bu tarihi mahallenin ruhunu oldukça uyuyor.

Ayvalık ve çevresinin tarihi, Antik Çağ’a kadar uzanıyor. O dönemde Ayvalık Adaları’na ‘Hekatonisa’ adı verilmiş. Bu ismi, adaların en büyüğündeki Nesos (Nasos) Antik Kenti’nin baş tanrısı olan Hrkatos yani Apollon’dan almış. Adalarda Nesos dışında Chalkis, Pordoselene ve Kydonia’da da yerleşim varmış. Bu dört kentten Chalkis ve Pordoselene bugünümüze ulaşmamış. Nesos ve Kydonia ise bugünkü Cunda ve Ayvalık. Kydonia Antik Kenti olduğu düşünülen alanda bulunan parçalardan Helenistik (MÖ 330-30) ve Roma (MÖ 30-MS 395) çağlarına ait yerleşim yerleri bulunduğu tespit edilmiş. Şehrin, Bizans zamanında önemini yitirerek bugün İlkkurşun Tepesi olarak anılan tepenin eteklerine kaydığı düşünülüyor. Kent, 14’üncü yüzyıldan itibaren ise Osmanlı İmparatorluğu egemenliğine girmiş.

#ayvalık, #cunda, #kozak yaylası, #ayvalıkta gezilecek yerler

Kent, 19’uncu ve 20’nci yüzyılın başlarında en parlak dönemini yaşamış. Bugünkü Ayvalık’ın kurulması ise 1430-1440 yıllarına rastlar. ‘Ayvalık’ adına ilk defa 1772 yılında yayınlanan bir fermanda rastlanır. Kent, 1789 yılından itibaren gayrimüslimlerin yaşadığı bir özerk bölge olmuş. 1821’de Rum ahalinin Yunan ayaklanmasına katılması sonucu ilçenin büyük bir kısmı boşaltılmış, 1840’da Karesi Sancağı’na bağlı bir ilçe haline gelmiş. 1891 tarihli istatistiğe göre 21 bin 666 olan kent nüfusunun 21 bin 486’sının Rum, sadece 180’inin Türk olduğu tespit edilmiş.

Ayazma Kilisesi
Ayazma Kilisesi

Denizden uzaklaşıp Macaron Mahallesi’nin içlerine doğru ilerlediğimizde tarihi cami ve kiliselere rastlıyoruz. Bunlardan biri Ayazma Kilisesi. Eski adı ‘Faneromeni’ olan yapının girişinde, 1890 yılında inşa edildiği yazıyor. 1920 yılındaki mübadele sonrası kaderine terk edilen kilise, 2001’de koruma altına alınmış, 2016-2018 yıllarında ise belediye tarafından restore edilerek ziyarete açılmış. Biz pandemiden dolayı kapalı olduğu için içini gezemedik ama sizin için kilisenin ilginç hikayesini öğrendik. Rivayete göre, küçük bir kız, her gece rüyasında Meryem Ana’yı görür. Rüyada Meryem Ana aynı yerde durarak eğilip topraktan su içer ve suya işaret eder. Kent Meclisi üyeleri, küçük kızın rüyasını dinleyince rüyada gördüğü yeri kazar ve su bulur. Suyun fışkırdığı yere de Ayazma Kilisesi inşa edilir. Ayazma da zaten Ortodoks Hıristiyanlarının kutsal saydıkları su kaynaklarına verdiği isimdir.

Saatli Cami- uzaktan görünüş

Saatli Cami

Taksiyarhis Kilisesi- Rahmi Koç Anıt Müzesi

Bugün Rahmi Koç Müzesi olarak bilinen Taksiyarhis Kilisesi’ne doğru yol alırken karşımızda Saatli Cami çıkıyor. Adında ‘cami’ olduğuna bakmayın. Burası da 1850’de inşa edilmiş bir Rum kilisesi. Hatta adı da Ayos İanni Kilisesi’ymiş. Mübadelede bölgeye Türklerin yerleştirilmesiyle yapı, camiye çevrilmiş. Özgün yapıya minare eklenerek, günümüze kadar korunmuş. Saatli Cami’nin ardından Taksiyarhis Kilisesi’ne ulaşıyoruz. Burası, Ayvalık’ın ilk kilisesi olarak biliniyor. 15’inci yüzyılda yapıldığı tahmin edilen kilise, 17’nci yüzyılda genişletilmiş. Kilisenin içi rengarenk fresklerle süslü. Neo-klasik tarzın etkisi tüm yapıda görülüyor. Uzun bir süre tekel deposu olarak kullanılan yapı, 2012 yılında restore edilmiş. 2013 yılından itibaren de Taksiyarhis Anıt Müzesi olarak ziyaret edilebiliyor. Kilisedeki, altın varaklar, ikonalar, ince taş işçiliği dikkat çekiyor.

#ayvalık, #cunda, #kozak yaylası, #ayvalıkta gezilecek yerler

Ayvalık’taki Hayrettin Paşa Camisi ve Çınarlı Cami de Cumhuriyet’ten sonra camiye dönüştürülen kiliseler. Hamidiye Camisi ise Ayvalık’ta cami olarak inşa edilen ilk yapı. Sultan II. Adbülhamid tarafından yaptırılan yapı, hala kullanılıyor. Ayvalık’ın tarihi sokaklarında zaman kaygısı duymadan dolaşırsanız bunlar gibi birçok yapıya, eski evlere, samimi insanlara ve Ayvalık’ın ruhunu yansıtan güzel objelere denk gelebilirsiniz. Haftaya gezimize Küçükköy ve Cunda’da devam edeceğiz.

Şeytan’ın ayak izi

Biz bu gelişimizde uğramadık ama daha önce gitmediyseniz Şeytan Sofrası, görmeden dönmemeniz gereken yerlerden. Eşsiz manzaraya sahip olan tepeden efsaneye göre, yeryüzünden cenneti arayan şeytanın ayak izi olduğuna inanılan oluşum da görülüyor. Tabi Ayvalık Adaları’nın muhteşem doğası da… Buradaki kafelerde oturup günbatımını izleyebilirsiniz.

#ayvalık, #cunda, #kozak yaylası, #ayvalıkta gezilecek yerler

7 kilometrelik plaj

Ayvalık’ın otel ve plaj bölgesi olarak bilinen Sarımsaklı’yı da görmek şart. 7 kilometre uzunluğunda ve 100 metre eninde olan Sarımsaklı Plajı’na giriş ücretsiz. Sarımsaklı denilince akla deniz gelse de burası, tarihi 15’inci yüzyıla uzanan eski bir yerleşim. İlçe adını, bölgeden çıkarılan sarımsı renkli taşlardan alır. Osmanlı’ya vergi vermekle mükellef olan Midilli adası prensi Gateluzio’nun vergileri geciktirmesi sonucu Fatih Sultan Mehmet donanmayı Midilli’ye gönderir ve Midilli kısa sürede alınır. Böylece korsanların eline geçmemesi için bölgeye yeni çeriler yerleştirilir. 1893 ve 1913 yılında ise Yugoslavya’dan gelen Türkler ve Yunanistan’dan gelenler Sarımsaklı civarına yerleştirilir. Ayrıca Sarımsaklı’da bölgenin en eski kiliselerinden Aya Athanasiu Kilisesi bulunur. Günümüze kadar en sağlam ulaşabilen yapılardan olan kilise, mübadele öncesinde Sarımsaklı’da yaşayan Rumlar tarafından inşa ettirilmiş. Serin sularda yüzmekten fırsat bulursanız bu yapıyı da ziyaret edebilirsiniz.

#ayvalık, #cunda, #kozak yaylası, #ayvalıkta gezilecek yerler

Kadın kahinleriyle ünlü Erythrai

Çeşme’nin, Alaçatı’nın kalabalığından sıkıldınız mı? “Pandemi de var, çok da insanlarla dip dibe gezmeyelim” mi diyorsunuz? İş güç derken yorulan bedeninizi de ruhunuzu da dinlendirmek için yer mi arıyorsunuz? O zaman direksiyonu Ildırı’ya kırın. Bu şirin ve az bilinen balıkçı kasabasında sakin ve huzurlu anlar sizleri bekliyor. Üstelik burası bizim ‘mevsimsiz’ dediğimiz yerlerden. Yunan filozofu Platon’un dediği gibi, yazın da kışın da en güzel günbatımlarını izleyebilirsiniz Ildırı’da.

Biz, Ildırı’yı yaz mevsiminde de kış mevsiminde de ziyaret ettik. O yüzden gönül rahatlığıyla söyleyebiliriz ki, burası her mevsim ayrı güzel. ‘Ildırı’da ne yapılır?’ derseniz, ‘Önce kültür mirası’ deriz. Ildırı’da, merkeze yürüme mesafesinde, bisiklet parkurunun üstünde Erythrai Antik Kenti yer alır. İsmi, Yunanca ‘kızıl’ anlamına gelen Erythros’tan türetildiği düşünülen bu kent, 12 İyon kentinin biridir. Kente, toprağının renginden dolayı bu ismin verildiği varsayımlardan biridir. Diğeri ise kentin ismini, kurucusu Giritli Rhadamanthes’in oğlu Erythro’dan aldığı varsayımıdır. Ya da belki her iki durum yüzünden kente bu isim verilmiştir.

#çeşme, #ıldırı, #erythrai, #izmirde gezilecek yerler, #çeşmede görülecek yerler

Erythrai, Atina Kralı Kodros’un soyundan gelen Kleopos/Knopos tarafından genişletilmiş. M.Ö. 8’inci yüzyıldan itibaren kent, İyonya’nın sosyo-politik gelişmelerinde önemli rol oynamış. Arkeolojik buluntuların yerleşimin neredeyse tamamında kesintisiz olarak ortaya çıkarılması, İyonya ile ilgili önemli bilgiler verirken, akropoldeki Pers egemenliği dönemine ait buluntular da, o döneme ilişkin bazı bilgileri değiştirmiş. Kentteki en erken yerleşim izleri, M.Ö. 3 bin yılına kadar uzanır. Antik yazarlara ve kazılardan elde edilen bilgilere göre, Erythrailıların Fenikelilerle yoğun ilişkiler içinde olduğu, Doğu Akdeniz, Karadeniz ve Ege’de ticari faaliyetlerini sürdürdüğü anlaşılır.

Arkaik dönemde başlayan ticaretle Erythrai, Doğu mallarını hem kullanmış hem de tüm İyonya’ya dağıtmış. Bu sayede kent, ticaret ve diplomasi alanlarında Samos ve Miletos ile dirsek teması halinde olup, karşı komşusu Khios’la ise rekabet içindeymiş.

#çeşme, #ıldırı, #erythrai, #izmirde gezilecek yerler, #çeşmede görülecek yerler

M.Ö. 6’ncı yüzyılın ortalarında tüm Anadolu gibi Erythrai da Pers egemenliğine girmiş. Ancak şehir, bulunduğu stratejik konumu kullanarak M.Ö. 5’inci yüzyılda Attika-Delos Deniz Birliği’nin önemli bir üyesi olmuş. Erythrai, bu birliğe İyonya devletleri arasında en çok vergi ödeyen şehirmiş. Bu da Erythrai’ın o dönemki gücünü gözler önüne seriyor. Erythrailılar, Pers satraplarıyla (yerel halktan seçilen valiler) kurduğu yakın ilişkiler sayesinde bu dönemde de güçlenmiş. Teşekkür olarak da kentin yöneticileri, Karia bölgesinin satrapı Mausolos’un altın taçlı heykeliyle karısı ve kız kardeşi Artemisia’nın gümüş taçlı heykellerini de şehre diktirmiş. Ancak giderek artan Pers baskısına dayanamayan kent, diğer İyon kentleriyle direnişe katılmış, kentin bağımsızlığı M.Ö. 334 yılında Büyük İskender’in desteğiyle kazanılmış. Kayıtlara göre Büyük İskender, Asya Seferi sırasında Erythrai’dan geçmiş ve kentin tiyatrosuyla surlarının tamamlanması için maddi destek vermiş. İskender’in ölümüyle başlayan karmaşa sonucunda Erythrai, Pergamon (Bergama) Krallığı’na geçmiş. Kentin, ‘özgür kent’ statüsü alması için M.Ö. 133 yılında gerçekleşmiş. Roma döneminde Erythrai, Sibylla (bilici kadın) kavramının doğduğu yer olarak itibar görmüş. Özellikle Romalı yöneticilerce yönetilmiş. Ancak savaşlar, yağmalar ve depremlerle sarsılan kent, Bizans hakimiyetindeyken önemini yitirmiş. 1366’da Türk egemenliğinin ardından sırayla, Erythre, Rhtyrai, Lythri, İlderen ve son olarak da Ildırı isimleriyle anılmış.

#çeşme, #ıldırı, #erythrai, #izmirde gezilecek yerler, #çeşmede görülecek yerler

Kentteki, Athena Tapınağı ve Herakleion, İyon mimari özellikleriyle Anadolu’daki en iyi örnekler arasında yer alır. Samos Heraion’una yapılacak adaklar için kore tarzında heykeller ithal edilmiş, yakın yerleşim olan Klazomenai ile benzerlik gösteren kabartmalı, süslemeli lahitler üretilmiş. Roma zamanında da Erythrai´ın ihraç etmek için hazırlanan kaliteli şaraplarla meşhur olduğu biliniyor. Öyle ki bu şaraplar için özel amforalar da üretilmiş.

Antik kente, lahana tarlalarının ve evlerin arasından giriliyor. İlk olarak Erythrai’da yaşamış dönemin ünlü komutanına ait olduğu düşünülen anıtsal mezar (Heroon) yer alıyor. Mezarın hemen arkasındaki bölüm olan agora, İyon şehirlerinde hayatın kalbinin attığı yerdir. Burada resmi işlerin yapıldığı bölümlerle dükkanlar yer alır. Ardından bir kapı karşımıza çıkıyor. Kapı, belli saatlerde mi açık oluyor bilmiyoruz ama antik kente giriş ücretsiz. Dik basamaklarıyla antik tiyatro, ziyaretçileri karşılıyor. Bir zamanlar sahne olarak kullanılan alanın ortasında yükselen yaşlı badem ağacı, medeniyetlerin geçiciliğini, doğanın ise gücünü yeniden hatırlatıyor. Anadolu’daki en erken Grek tiyatrolarından biri olan yapı, günümüze çok iyi durumda gelemese de büyüklüğünden kentin gücü ve nüfusu anlaşılıyor. İmparator Hadrianus tarafından onarılan tiyatro, çift diazomaya (seyirci oturma platformları) sahip. Yapının caveası (yarım daire formlu seyirci oturma kısmı) ve analemma duvarlarının, Hadrianus zamanında yapıldığı düşünülüyor. Skene (sahne) binasının da temelleri günümüze ulaşabilmiş.

Erythrai’ın akropolü, Gerence ile Ildırı körfezlerini gören bir tepenin üstündedir. Nefis bir panoramik manzaraya sahip olan alanda, yönetim binaları, dinsel yapılar, tapınak, heykeller ve saray yer alır. Doğal bir kale görevi gören akropolden, denizden gelebilecek olası tehditler de görülebilir. Akropolde yer alan kilisenin duvarları kısmen korunmuş durumda. Yağmurlu bir günde gezdiğimiz antik kentte, kiliseyi ilk gördüğümüzde tepesinde kuşlar uçuyordu. Bu haliyle, korku filmlerinde çıkmış bir havası vardı. Aynı alanda, M.Ö. 530 yılında inşa edildiği bilinen Athena Polias Tapınağı’na ulaşmak için de kazı çalışmaları yapılmış. Ünlü tarihçi Herodot tarafından yazılan kaynaktan, tapınağın kadın kahinleriyle meşhur olduğu öğrenilir. Pausanias ise kentin diğer tapınağı Herakles’e Trakyalı kadınlardan başkasının giremediğini belirtir.

#çeşme, #ıldırı, #erythrai, #izmirde gezilecek yerler, #çeşmede görülecek yerler


Athena Tapınağı’nın günümüze temeli ulaşmış olsa da, Prof. Dr. Ekrem Akurgal tapınağı, ‘Ege uygarlığının yükseliş döneminin ilk temsilcisi’ olarak değerlendirir. Akropolden ayrıca Cennet Tepesi’ndeki Roma villaları görülür. Ildırı’nın girişinde yer alan tepede Roma döneminde yapılmış büyük bir villanın kalıntıları yer alır. Evin çok odalı oluşu, yerleşim en güzel yerinde konumlanması ve tabanındaki kullanılan kaliteli mozaikler, evin oldukça zengin birine ait olduğunu gösterir. Buradan çıkarılan örneklerden bazıları, İzmir Arkeoloji Müzesi’nde sergileniyor.

Şehirde 5 kilometre uzunluğundaki surların, Aleon deresinin başlangıç kısmındaki antik döşemeler ve su kemerlerinin, Roma villasının yakınındaki hamamın, Ildırı’ nın beş kilometre uzağındaki taş ocaklarının kalıntılarına da rastlanır.

Antik kenti gezip akropolün enfes manzarasını hafızamıza kazıdıktan sonra Ildırı’ya dönebiliriz. Burası, 19’uncu yüzyılda ‘Lithri’ isimli Rum köyüymüş. Köylüler, zeytin, pamuk, üzüm, badem, tütün, buğday gibi ürettiği birçok ürünü ihraç ediyormuş. 1913’te köy halkı, Balkan Savaşları mağlubiyetinin ardından Anadolu’da baş gösteren intikam hareketiyle Sakız’a kaçmış. Boşalan köye, o tarihlerde Balkan göçmenleri yerleştirilmiş. 1919’daki Yunan işgalinde köyüne dönen bin 800 Rum, üç yıl sonra Yunan ordusu geri çekilince, son kez Ildırı’dan ayrılarak Sakız’a dönmüş. Bazıları da Atina yakınındaki Yeni Erythrai’yi kurmuş. Dalyan’a yerleştirilen Müslüman mübadillerin de buraya gelmesinin ardından başlayan sıtma salgını nedeniyle köy, 1929-1937 tarihleri arasında boş kalmış. O dönemde buradaki yapı malzemeleri çevre köylere satılmış. Antik kentin taşlarının da o zaman yağmalandığı düşünülüyor. 1937’den sonra mübadiller sağlam kalan 14 yapıyı satın alıp köye dönmüş. 1981’de SİT alanı ilan edilen Ildırı’da, yapılaşmaya izin verilmemesi bölgenin bakir kalmasını sağlamış. Erythrai’da yapacağınız tırmanışın ve inişin ardından Ildırı’nın sahilinde yer alan balık restoranları hem soluklanmak hem de karnımızı doyurmak için iyi bir alternatif. Biz en salaş olana oturduk. Mezelerinin lezzeti ve su ürünlerinin tazeliği hala aklımızda.

Hz. İsa kehaneti

Ünlü coğrafyacı Strabon, kentin kadın kâhinleriyle (Sibylla) tanındığından bahseder. Strabon, ‘Coğrafya’ adlı kitabında, “İlki benden önce, Büyük İskender’in çağında yaşamış, ismi Athenais” diye yazar. Rivayete göre bu kahin, İskender’in doğumunu ve kentin Perslerden kurtuluşunu görür.

İkinci Sibylla ise daha dikkat çekici bir kehanette bulunur. Hz. İsa’nın gelişini ve paganizmin sonunun geleceğini öngörür. Dünyevi adı Herophile olan kadın kahinin hikayesini, Decameron Öyküleri’nin ünlü yazarı Giovanni Boccaccio, 1375’te yayımlanan “Ünlü Kadınlar” adlı kitabında anlatır. Herophile’nin tasvirini ise Michelangelo’nun yaptığı Sistine Şapeli’ndeki fresklerde görürüz.

#çeşme, #ıldırı, #erythrai, #izmirde gezilecek yerler, #çeşmede görülecek yerler

Herakles heykeli ve saç örgüsü

M.S. 2’nci yüzyılın sonlarında yaşamış Lidyalı gezgin ve coğrafyacı Pausanias tarafından Erythrai ve Erythrailılar hakkında aktarılan öykü şöyledir: Bir efsanede tanrılaştırılmış Herakles’i betimleyen bir heykelin Fenike’deki Tyros kentinden bir sal üzerinde denize bırakıldığı anlatılır. Sal İyonya kıyılarına yaklaşmış ve Khios (Sakız) Adası ile Erythrai’ın tam ortasındaki Mesate Burnu’nda (Topburnu) karaya vurmuş. Hem Khioslular hem de Erythrailılar heykeli kentlerine getirmek için ellerinden geleni yapmışlar. Fakat heykel bir türlü kıpırdamamış. Nihayet Erythrailı kör bir balıkçı bir düş görmüş. Düşünde ona, Erythrailı kadınların saçlarını kesmeleri, erkeklerin de bunlardan örecekleri bir halatla salı kıyılarına çekmeleri gerektiği açıklanmış. Soylu kadınlar böylesi bir saçmalık uğruna iş birliğine yanaşmamışlar. Gerek köleler gerekse kentte yerleşik yabancılar arasında bulunan Thrak asıllı kadınlar ise hiç düşünmeden söylenenleri kabul etmişler. Onların saçlarından örülen halat sayesinde, Erythrailılar sala ve heykele sahip olmuşlar. Dahası kör balıkçının gözleri açılmış. Herakles heykeli için bir kutsal yer yapılmış. Bu kutsal yere Thrak kadınlarının dışında, kadınların girmesi yasaklanmış.

#çeşme, #ıldırı, #erythrai, #izmirde gezilecek yerler, #çeşmede görülecek yerler

Nasıl gidilir?

Ildırı’ya ulaşabilmek için iki yol kullanılabilir. Eski Yol olarak tabir edilen, Urla-İçmeler-İYTE yolundan Çeşme’ye doğru giderken kahverengi Ildırı tabelasını takip ederek gidebilirsiniz. Ya da otobanda Çeşme yönüne doğru giderken Karaburun-İYTE kavşağından çıkarak buraya varabilirsiniz. Aceleniz yoksa Zeytinler Kavşağı’ndan çıkarak orman içinden Ildırı’ya gitmeniz de mümkün.

#çeşme, #ıldırı, #erythrai, #izmirde gezilecek yerler, #çeşmede görülecek yerler

Metropolis’te Kırmızı Başlıklı Kız

Siz hiç antik tiyatroda sahneye çıktınız mı? Bunun için ya sanatçı olmanız ya da çabuk sıkılan ve dikkatini çekmeniz gereken bir çocuğa sahip olmanız lazım… Böyle olunca, Metropolis’in tiyatrosunda, yüzlerce yıl sonra Kırmızı Başlıklı Kız’ı sahnelemiş olduk.

Çocuk sahibi olanlar bilir. Onlarla gezmek epey zorludur; hele ki Lena gibi beş yaşında bir çocukla. Ancak yine de eğlenceli ve öğretici olabilir bu yolculuklar. Öncelikle yol boyunca daha çok tuvalet ve ‘sıkıldım’ molası vermeyi göze almalısınız. Tabi bir de dünyayı keşfetmeye çalışan her çocuğun yaptığı gibi çokça soru sormasını. Keyifli yanları ise, çocuktan gelen basit bir soruyla önünden geçip gidebileceğiniz şeylere dikkat kesilmek, sınırsız merakla öğrenme açlığına tanık olmak ve biz yetişkinlerin nerede, ne zaman bunlardan vazgeçtiğini hatırlamaya çalışmak.

#torbalı #metropolis #ana tanrıçanın kenti #izmirde gezilecek yerler #izmirde görülmesi gereken yerler

Bir yaz sabahı, sonunda denize çıkacağımız uzun bir rotayla yola çıktık. İlk durağımız ‘Ana Tanrıçanın Kenti’ olarak bilinen Metropolis’ti. Burası, Torbalı’ya beş kilometre uzaklıkta, arkasında Antik Gallesion (Alaman) Dağı bulunan tepeye kurulmuş bir İyon kenti. Kentin bulunduğu SİT alanı, yaklaşık 200 dönümlük bir araziyi kaplıyor. Kent, M.Ö. 3’üncü yüzyılda Büyük İskender’in komutanlarından biri olan Lysimakhos ve adamları tarafından kurulmuş. Metropolis adını, tabiatın ana tanrıçası olan Meter Gallessia’dan almış. Metropolis’in, zamanında zeytinyağı ve kaliteli şarap yapımında oldukça başarılı olduğu biliniyor. Hatta ünlü coğrafyacı Strabon, güzel şarap yapan kentleri sayarken, Metropolis’i de bu listeye dahil etmiş.

Metropolis, iki önemli İyon kenti olan Smyrna ve Efes’i birbirine bağlıyormuş. Bu yüzden antik çağda ekonomik açıdan oldukça iyi durumdaymış. M.S. 2’nci yüzyıl sonrasında kent, tepenin batı yamaçlarına ve düzlüklerine doğru genişlemiş.

Akropol
Akropol

Metropolis ilk olarak, 17’nci ve 18’inci yüzyıllarda yaşamış olan Spon ve Wheler’nin bölgeyi anlatan çalışmalarında kayıt altına alınmış. Kentteki ilk bilimsel çalışma, 1860’lı yıllarda İzmirli araştırmacı A. Fontier tarafından yapılmış. Fontier, araştırmaları sonucunda, antik kentin çevresindeki Çevlik ve Fetrek çaylarının antik isimlerini ‘Astraios’ ve ‘Phyrites’ olarak saptamış. Ayrıca kent kalıntılarını da tarif etmiş. İlk ayrıntılı çalışma ise Avusturyalı bilim adamı J.Keil tarafından I. Dünya Savaşı’ndan önce gerçekleştirilmiş. 1972-1975 yılları arasında Prof. Dr. Recep Meriç, Metropolis’te, sonuçları daha sonra Almanya’da yayımlanan sistematik bir yüzey araştırması yapmış. 1989 yılına gelindiğinde ise Torbalı Belediyesi’nin öncülüğünde bilimsel kazılara başlanmış. 16 yıldır da kazılara, Sabancı Vakfı destek veriyor.

#torbalı #metropolis #ana tanrıçanın kenti #izmirde gezilecek yerler #izmirde görülmesi gereken yerler

Tepeye doğru uzanan basamakları çıkarken karşımıza ilk olarak tiyatro yapısının doğusunda bulunan özel konut çıkıyor. Fresk ve mozaiklerle dekore edilmiş bu yapıdaki mozaik örnekleri, Batı Anadolu’nun en seçkin örnekleri arasında yer alıyor. Moziklerdeki figürlerde, elinde thyrsos (ucunda çam kozalağı takılı bir sarmaşık olan asma dallarıyla sarılı bir değnek) tutan Şarap Tanrısı Dionysos ve eşi Ariadne ile Dionysos perilerinden Maenad figürleri bulunuyor. Portre şeklinde hazırlanmış bu köşe figürleri arasında ellerinde kadeh tutan Eroslar görünüyor. Moziklerde, kuş ve balık tasvirlerinin yanı sıra tiyatro maskları da dikkat çekiyor. M.S. 2’nci yüzyıla tarihlendirilen yapının, tiyatro etkinliklerinde konuk evi veya resepsiyon salonu olarak kullanıldığı düşünülüyor.

Küçük ve zarif tiyatro yapısı, Metropolis’in iyi korunmuş yapılarından biri. 3 bin 600 kişilik tiyatronun orkestra ve alttaki oturma sıraları erozyon nedeniyle toprak altında kalmış. Bu yüzden bugüne tüm güzelliğiyle ulaşabilmiş. Tiyatroda ele geçen yazıtlardan, mekanın sadece tiyatro gösterileri için değil, sosyal ve dini törenler için de kullanıldığı anlaşılıyor. Oturma sıralarının köşelerindeki grifon ayakları, tiyatroya zariflik katmış. Aslı İzmir Arkeoloji Müzesi’nde bulunan ‘Grifonlu Soylu Koltuğu’nun bire bir kopyası da antik tiyatrodaki orijinal yerinde duruyor. Gezimizin bu noktasında, yanımızdaki küçük çocuk sıkılmaya başlıyor. Yüzlerce basamağı ve yokuşları onu omzumuza alarak hızla çıkıp, geziyi bir an önce bitirmemizi istiyor. Çünkü sonrakini merak ediyor; “Buradan sonra nereye gideceğiz?”

İşte bu noktada, antik kent ziyaretine, mini bir dramayla ara veriyoruz. Lena’nın isteği üzerine, Kırmızı Başlıklı Kız’ı (elimizden geldiğince) canlandırmaya çalışıyoruz. Antik tiyatroda yankılanan en acemice oyun, belki de bu sıralarda oturan en küçük izleyicinin alkışını alıyor. Tabi biz de sabrımız ve azmimiz için kendimizi alkışlıyoruz. Artık şehri gezmeye devam edebiliriz.

Hamam kompleksi, soğukluk bölümünün yanında uzanan salon, beş adet zemini mozaik döşeli bölmeden oluşuyor. İçinde ele geçen günlük kullanım için yapılmış cam ve pişmiş topraktan kaplara dayanarak bu bölmelerden birinin yemek ve davet salonu olarak kullanıldığı düşünülüyor. Kazılarda, hamam yapısının kuzey, güney ve batı dış duvarlarının etrafını dolaşan, üzeri tuğla tonozlarla örtülü koridorlardan birinde genç bir çocuğa ait ayak izlerine rastlanmış. Bu koridorların, servis koridorları olduğu varsayılıyor. Hamamın bitişiğinde yer alan spor kompleksinin M.Ö. 2’nci yüzyılda bir kadın tarafından idare ediliyor olması, şehirle ilgili ilginç bir bilgi olarak karşımıza çıkıyor. Kazılarda bulunan bir yazıtta, sosyal kompleksin yöneticisi olarak Alexandra Mirton isimli bir kadının adı geçiyor. 2 bin 200 yıl öncesine ışık tutan bu bilgi, antik çağda kadınların sosyal yaşamda ve iş yaşamında önemli bir rol oynadığını da kanıtlar nitelikte. Kompleksin köşesine bitişik durumda, 25 kişi kapasiteli olduğu tahmin edilen tuvaletlerin bir kısmı ise, geçmişle ilgili bilgi vermesi için ahşap malzemeyle restore edilmiş.

#torbalı #metropolis #ana tanrıçanın kenti #izmirde gezilecek yerler #izmirde görülmesi gereken yerler

Kentte bir de, ‘Balneum’ adı verilen, 400 metrekarelik kişiye özel hamam yapısı bulunuyor. M.S. 400-500 yıllarına ait olduğu düşünülen bu yapının mermer avlusunun bir kısmında 3-4 kişilik bir havuz açığa çıkarılmış. Yapının içinde, küvet şeklinde bölmeler bulunan ve terleme odası olduğu tahmin edilen farklı odalarda, yerden ve duvardan ısıtma sağlayan ‘Tubuli’ adı verilen bir sistemin olması dikkat çekici.

Balneum
Balneum

Metropolis, coğrafyanın yapısına planlanan, ızgara planlı şehirlere örnek gösterilebilecek kentlerden biri. Dik bir meyille aşağı doğru uzanan arazide kurulan kentin akropolü, yamacın en yüksek noktasında yer alıyor. Ele geçen yazıtlardan, Savaş Tanrısı Ares’in kentin koruyucusu olduğuna inanıldığı ve ona adanmış bir tapınağın olduğu anlaşılıyor. Kentin aşağılarından akropolise merdivenli bir yolla ulaşılırken, hamam kompleksinin alt kısmında etrafı sütunlarla çevrili, ortasında bir havuzun yer aldığı avlu ve kenarına odaların sıralandığı bir konuta rastlıyoruz. Konutta yer alan mozaik süslemeli koridorun her iki ucunda ”İyi şanslar” anlamına gelen dilek, Yunanca ”Agatha Tykhe” ve Latince ”Bona Fortuna” olarak yazılmış.

Kazılarda, 2015 yılında ilk defa dini içerikli bir yapıya rastlanmış. Zeus’a adanmış olan tapınak alanındaki yazıtlara göre, Zeus ilk defa burada ”Krezimos’ unvanıyla anılmış. Metropolis’e ait yerel bir sıfat olduğu anlaşılan Krezimos’un ‘Metropolis’e bolluk ve bereket getiren koruyucu Zeus’ anlamına geldiği düşünülüyor.

#torbalı #metropolis #ana tanrıçanın kenti #izmirde gezilecek yerler #izmirde görülmesi gereken yerler

Kent, M.S. 272 yılında büyük bir tahribata uğramış ve terk edilmiş. Fakat Bizans döneminde tekrar kullanılmaya başlamış. Bu dönemde Arap akınlarından korunmak için, Metropolis kentinin helenistik dönem surları güçlendirilip, kuzeye doğru biraz daha genişletilmiş. Genişletme işlemi yapılırken, sur duvarı meclis binasının tam ortasından geçirilip, antik kentin yapılarının taşları, bu kalenin yapımında kullanılmış.

Metropolis’ten ayrıldıktan sonra dünya harikası olan Kuşadası Dilek Yarımadası Milli Parkı’na gidip kendimizi mavi sulara bıraktık. Bu yolculuk, yorgunluktan çok daha fazla mutluluk ve keşif hazzı bırakıyor geride.

İlk köle isyanı bastırılmış

Metropolisliler; tarihin ilk köle isyanı olan Aristonikos ayaklanmasında Roma’nın yanında yer alarak, Bergamalı Aristonikos’a ve onun Güneş Ülkesi Askerleri’ne karşı savaşmış. Kölelere özgürlük ve yabancılara vatandaşlık hakları gibi söylemlerle yola çıkan Aristonikos’a, Foça (Phokia) destek verirken, Anadoludaki kölelerini kaybetmek istemeyen pek çok krallık ve Efes, Smyrna gibi zengin İyon kentleriyle beraber Metropolis de Roma ordusunun yanında saf tutmuş.

#torbalı #metropolis #ana tanrıçanın kenti #izmirde gezilecek yerler #izmirde görülmesi gereken yerler

11 binden fazla tarihi eser

Elbette ki, kadınların kendilerini güzelleştirme istekleri, eski çağlara dayanıyor. Dönemin imkanlarına göre yaşarken güzelleşmeye çalışan kadınların mezarları da süs eşyaları ve takılarla dolup taşıyor Metropolis’te 2009’da ortaya çıkarılan bir mezar, hırsızların gözünden kaçmış. Hiç açılmamış olan kadın mezarında, 41 adet koku şişesi, aynalar, pullar ve bir çift küpe bulunmuş. Öte yandan antik kentte sürdürülen kazı çalışmaları sırasında seramik, sikke, cam, mimari parçalar, figürler, heykeller, kemik ve fildişi eserler, pithos (depolama küpü) ve birçok maden eserden oluşan 11 binin üzerinde tarihi eser gün yüzüne çıkartılmış. Kazılarda elde edilen eserler, bugün İzmir Arkeoloji Müzesi, İzmir Tarih ve Sanat ile Selçuk Efes müzelerinde sergileniyor.

2020 kazı çalışmalarında birbiriyle bağlantılı 4 sarnıç bulundu.
2020 kazı çalışmalarında birbiriyle bağlantılı 4 sarnıç bulundu.
Alandaki en yoğun buluntular bitkisel ve hayvansal bezemelere sahip sırlı seramikler olarak öne çıkıyor.
Alandaki en yoğun buluntular bitkisel ve hayvansal bezemelere sahip sırlı seramikler

Dört sarnıç bulundu

Metropolis’te birkaç ay önce, Manisa Celal Bayar Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Serdar Aybek başkanlığında sürdürülen kazı çalışmalarında birbiriyle bağlantılı dört anıtsal yapı ortaya çıkarıldı. Geç Roma Dönemi’nde kentin su ihtiyacını karşılamak için kullanıldığı düşünülen sarnıçların, olası bir saldırı ya da kuşatma esnasında güçlü surlarla çevrili akropolisteki halkın su ihtiyacını uzun süre karşılaması için yüksek noktalara yapıldığı belirtildi. M.S. 12’nci ve 13’üncü yüzyıllarda ise kent halkının, sarnıçları çöplük olarak kullanmaya başladığı düşünülüyor. Çünkü kazılarda, yemek artığı, hayvan kemiği ve seramik parçalar ele geçirilmiş.

#torbalı #metropolis #ana tanrıçanın kenti #izmirde gezilecek yerler #izmirde görülmesi gereken yerler

#torbalı #metropolis #ana tanrıçanın kenti #izmirde gezilecek yerler #izmirde görülmesi gereken yerler

Tarih ve doğa hazinesi Teos

İon kentleri, yüzyıllara yayılmış tarihsel mirasları barındırır. Ancak Teos, tarihi değeri kadar doğal güzelliğiyle de büyülüyor. İlkbahar çiçekleri, yaşlı zeytin ağaçları ve ünlü mandalina ağaçlarıyla dallarda öten çeşit çeşit kuş, harika bir arınma ortamı sunuyor.

Teos’la ilk kez, çocukken tanışmıştım. O zamanlar bugünkü kazı evi de yoktu, girişteki bariyer de, tel örgü de… Gün yüzüne çıkmayı bekleyen kalıntıların arasından deniz kenarına inerdik. Toprağın altındakilerle ilgili ipucu veren işlenmiş taş parçaları, eski bir masalın yarım yamalak cümleleri gibi sıralanırdı. Biri doğru şekilde birleştiriverse hayranlıkla seyredilecek bir tarih vardı önümüzde. Yıllar sonra, Teos’u yeniden ziyaret ettiğimizde o hikayenin bir parçasının ortaya çıkarıldığını görmek bizi çok mutlu etti. Ama buraya sadece ‘antik kent’ demek büyük haksızlık olur. Büyük bir alana yayılmış hem açıkhava müzesinden hem de ev sahipliği yaptığı hayvanlar, çiçekler ve ağaçlarla koskoca bir dünyadan bahsediyoruz. Bu haftaki rotamızda, hem tarihe hem de doğaya doyacağız.

12 İon kentinden biri olan Teos, antik yazarlar Strabon ve Pausanias’ın aktardığına göre, önceleri kurucusu olan Athamas’ın adıyla, yani Athamantis olarak anılmış. Bir efsaneye göreyse, Athamas’ın kızı Area, oyun oynarken taşlarla ev yapmış. Kenti kurmak için yer arayan babasına, “Buraya kuralım” demiş. Bunun üzerine Area’nın gösterdiği yerde kurulan şehre, Area’nın ilk kelimesi olan ‘Teos’ adı verilmiş.

Antik kentte ilk yerleşimin izleri, M.Ö. 1000’lere dayanıyor. Miletoslu filozof Thales’in, İonya’nın başkenti olmasını önerdiği Teos’un ticari ilişkileri, M.Ö. 6’ncı yüzyılda eski Mısır’a kadar uzanmış. Tüm Anadolu’da olduğu gibi Teos da, M.Ö. 545 yılında Pers hakimiyetine geçmiş. Pers Kralı II. Kyros’un baskıları nedeniyle Teos halkının tamamı M.Ö. 543 yılında şehri terk etmiş. Zamanla birçok Teoslu, kente geri dönmüş ve M.Ö. 334’te Büyük İskender’le kent yeniden özgürlüğüne kavuşmuş.

Dionysos Kutsal Alanı
Dionysos Kutsal Alanı

Kazılarda çıkarılan bir yazıta göre, M.Ö. 304 yılında yaşanan büyük depremden Teos ve komşusu Lebedos büyük zarar görmüş. İki kentin birleştirilmesi planlansa da bu plan hiç hayata geçirilmemiş. M.Ö. 281’de Seleukos Krallığı’nın hakimiyetine giren kent, Dionysos Tapınağı nedeniyle ayrıcalıklı yerini sürdürmüş. M.Ö. 3’üncü ve 2’nci yüzyıllarda önce Pergamon, sonra da Roma himayesine giren kent, çok sayıda şair, müzisyen, tiyatrocu ve şarkıcıya ev sahipliği yapmış. M.Ö. 1’inci yüzyılda ekonomik sorunlar nedeniyle küçülen kent, bir süre Dionysos Tapınağı’nın geliriyle ayakta kalmış. Hıristiyanlığın yayılması ve Efes’le Smyrna’nın önem kazanmasıyla Teos, çöküş dönemine girmiş.

Tiyatro ve kemerlere giden yol

Bu kadar tarih bilgisi yeter. Teos’u gezmeye başlayalım. Teos Antik Kenti’ne girdiğimizde iki tarafında zeytin ağaçları olan bir yol karşıladı bizi. Yolun bitiminde asfalt yolu takip ederek Dionysos Kutsal Alanı’na ulaştık. Kentteki yaşam, diğer İon kentlerine nazaran çok daha önce bittiği için bugüne ulaşan kalıntılar da daha eski tarihli. Bu yüzden zamanın yıkıcı etkisi, Teos’u gezerken hissediliyor. Hele ki Efes gibi, Pergamon gibi ya da Priene gibi önemli İon kentlerini gezdiyseniz ne demek istediğimizi anlarsınız. Teos’ta eksik parçaları, yıkılmış sütunları, olmayan duvarları tamamlamak sizin hayal gücünüze kalmış. Günümüze ulaşabilmiş kaideler, basamaklar ve zemin, zamanında kente ayrıcalıklı bir yer sağlayan Dionysos Tapınağı’nın mimarisine ilişkin ipuçları veriyor. Umarız sonraki ziyaretimizde Teos’ta daha çok yapı oraya çıkarılmış ve restore edilmeye başlamış olur.

#teos, #sığacık, #seferihisar, #izmirde gezilecek yerler, #izmirde görülmesi gereken yerler

Küçük patikadan yürümeye devam ettiğimizde yol ayrımından önce karşımıza, bin 800 yıllık zeytin ağacı çıkıyor. Alanın bir çok yerinde, ziyaretçilerin dinlenmesi için konulmuş banklar, bu yaşlı ağacın çevresinde de var. Burada oturup, M.S. 200’lerde filizlenen bu ağacın nelere tanık olmuş olabileceğini düşünmemek mümkün değil. Anadolu, Yunan ve Mısır mitolojilerinde sıkça bahsedilen zeytin ağacı, kutsallığın, ölümsüzlüğün, barışın ve özgürlüğün sembolüdür aynı zamanda. ‘Ölmez ağaç’ derler zeytine. Homeros’un aktardığı gibi, “Herkese aidim ve kimseye ait değilim. Siz gelmeden önce de buradaydım. Siz gittikten sonra da burada olacağım” dese yeridir. Çünkü bu ağaç, yüzlerce yıldır kökleriyle sımsıkı tutunduğu toprakta yaşamaya devam ediyor. Bizden çok sonra da dallarını rüzgarda savuracak. Üstelik adı bile var bu ağacın: Umay Nine. 2018 yılında Seferihisar Belediyesi, Umay Nine de dahil olmak üzere ilçedeki en genci 500 yıllık ağaçlardan elde edilen zeytinyağlarını satışa çıkarmıştı. Umay Nine’nin zeytinlerinden çıkan yarım litre yağa, 30 bin lira verilmişti. Müzayedede toplanan 47 bin 750 lira, öğrencilere burs olmuştu.

Akropol’den manzara
1800 yıllık zeytin ağacı; Umay Nine
1800 yıllık zeytin ağacı; Umay Nine

Umay Nine’ye sarılıp yolumuza devam ediyoruz. Teos Antik Kenti’nin içerisinde Hellenistik ve Roma dönemi kalıntıları, agora, tiyatro, Akropol, Odeaon, surlar, antik liman görülmesi gereken tarihi kalıntılar arasında yer alıyor. Tiyatrosu ve arkasında yukarı kadar çıkan patika, keyifli bir keşif serüveni yaşatıyor. Akropol’ün ve Arkaik tapınağın yer aldığı tepe ise, müthiş bir manzaraya sahip. Antik kentin büyük dikdörtgen taş bloklarla inşa edilmiş olan limanına ait kalıntılar, hem deniz içerisinde hem de karada takip edilebiliyor. Antik dönemde gemi ve kayıkların bağlanmış olduğu delikli taşlar, bugün hala balıkçılar tarafından kullanılıyor. M.Ö. 6’ncı yüzyıldan itibaren zenginliğini deniz ticaretinden alan Teos Limanı, Karagöl mevkisindeki mermer ocaklarından çıkarılan Teos Grisi ve Africano mermer cinslerinin Roma’ya taşınıyor olması nedeniyle de ayrıca önem taşıyor.

Tiyatro
Tiyatro
Tiyatronun kemerlerin üstünden görünüşü
Tiyatronun kemerlerin üstünden görünüşü
Meclis binası

Bu geniş alan, tarihin yanı sıra bir doğa hazinesi de barındırıyor. Seferihisar ve Teos Yaşayan Parkı mandalina tarımının önemli noktalarından biri. Alandaki mandalina bahçeleri, Teos Yaşayan Park’ta yaşamın devamlılığını sağlayan unsurlardan biri. Dionysos Kutsal Alanı ve tiyatronun yakınındaki iki tabelada, Teos’taki görebileceğiniz ilkbahar çiçekleriyle bazıları yerleşik bazılarıysa göçebe olan kuş türleri yer alıyor. Bu yüzden Teos’u ilkbaharda gezmek doğru bir tercih olacaktır. Teos Yaşayan Park’ta bugüne kadar 350 kadar bitki türü keşfedilmiş. Çiriş Otu, Kum Süseni, Sarı Yıldız, Adaçayı Yapraklı Laden, Mor Yıldız, Perçem, Böcek Orkidesi, Arap Sümbülü, Gladiyol, Sarı Orkide, Anemon, buranın ilkbahar çiçekleri. Ve bu çiçeklerin açtıkları döneme o çiçeğin adı veriliyormuş. Biz gittiğimizde her yerde Çiriş Otu vardı. Demek ki Teos’un Çiriş Otu dönemine denk gelmişiz.

#teos, #sığacık, #seferihisar, #izmirde gezilecek yerler, #izmirde görülmesi gereken yerler

Bunca bitki ve ağaç olur da hiç kuş olmaz mı? Bölgede 100 civarında kuş türü tespit edilmiş, bunlardan en sık görülen 15 tanesiyle ilgili bilgilerin yer aldığı bir tabela hazırlanmış. Bu türlerden, Taşkuşu, Saka, Tarla Kirazkuşu, Karatavuk, Güvercin, Kumru, Büyük Baştankara, Küçük Karga ve Ak Kuyruksallayan yıl boyu görülenlerden. Sığırcık ve Kızılgerdan, Teos’u kışın ziyaret ederken, Kızıl Sırtlı Örümcekkuşu, Benekli Sinekkapan, İbibik ve Kır Kırlangıcı ise yaz göçmenleri. Ayrıca çeşitli su ve kıyı kuşu, balıkçıl ve ördek türlerinin yanı sıra tepeli karabatak, gümüş martı ve karabaş martı kolonileri önemli yer tutuyor. Teos Yaşayan Park, yerli ve göçmen karasal kuş türleri ile kızıl şahin, kerkenez, kukumav gibi yırtıcı kuşların da yaşam ya da üreme alanı.

Teos’u, etrafımızdaki kuş seslerine kulak kesilerek ve gördüğümüz kuşun hangi tür olduğunu bilmeye çalışarak gezdik. Özellikle bizim gibi yanınızda çocukla geziyorsanız bu daha da ilginç bir deneyim haline geliyor. ‘İlk karatavuğu kim görecek?’ ya da ‘Sarı Orkide’yi bulan kazanır’ gibi oyunlarla hem algılarını güçlendirebilir, hem de gezinizi daha keyifli hale getirebilirsiniz.

İki saatten uzun bir sürede gezilecek olan antik kentte, bir çok yerde bankların olması en çok hoşumuza giden ayrıntı oldu. Seçtiğiniz bir köşede, çantanızdaki sandviçle içeceği tüketip biraz mola verebilirsiniz. Bankların yerleri bizi ayrıca mest etti. Öyle ki hepsinde oturup fotoğraf çektirmek istedik. Mesela Akropol’e nefes nefese çıktığımızda, manzaraya karşı dinlendik. Hatta vazgeçilmezimiz olan kahvelerimizi de orada yudumladık. Ağaçların arasındakiler, bize durup doğayı dinleme fırsatı sundu.

Akropol’deki Arkaik Tapınak

Alanda, Ege Bölgesi’nde yemeklerde ve salatalarda kullanılan otlar da yetişiyor. Eğer bu bitkileri tanıyorsanız yanınızda bir poşet getirin. Çünkü biz gezimiz boyunca ot toplayan çok sayıda kadına rastladık. Belki bir sonraki ziyaretimizde biz de, akşamki salatanın ya da yumurtalı ot kavurmasının malzemelerini Teos’tan toplarız.

#teos, #sığacık, #seferihisar, #izmirde gezilecek yerler, #izmirde görülmesi gereken yerler

Sanatçılara imtiyaz sunulmuş

Roma mitolojisinde Şarap Tanrısı Dionysos’un kenti olan Teos, tarihte ilk sanatçı topluluğu olan Dionysos Sanatçıları Birliği’ne yüzyıldan uzun süre ev sahipliği yapmış. Teoslular, M.Ö. 3’üncü yüzyılın sonlarında, ekonomik açıdan onları rahatlatacaklarını düşündükleri için Dionysos sanatçılarını kente davet etmiş. Daha sonra, birçok yere elçi gönderilerek Dionysos Sanatçılar Birliği’nin tanınması için girişimlerde bulunulmuş. Kentteki büyük Dionysos tapınağı bu dönemde yaptırılmış, ilk ve tek altın para bastırılmış, Kral Antiokhos ve karısı için festival düzenlenmiş. O dönemlerden kalma yazıtlardan elde edilen bilgilere göre birlik üyelerine sağlanan imtiyazlar arasında, dokunulmazlık, korunma, vergi muafiyeti, dini görevlerden muafiyet, tiyatro ve halk toplantılarında ön sırada oturma, bağış kabul etme, hukuksal durumlarda öncelik gibi imtiyazlar varmış.

Dionysos Sanatçılar Birliği, Teos kentinden bağımsız bir yapıya sahipmiş. Birliğin ayrı yasalara, resmi görevlilere, geleneklere, dini uygulamalara ve hatta ekonomik gelire sahip olması Teos’un dış ilişkilerinde de söz sahibi olmasına neden olmuş. Sanatçılar, Teos’un onlara sağladığı dokunulmazlıktan yararlanmış, Teoslular ise birlik sayesinde hem ekonomilerini düzeltmiş hem de Hellenistik krallıklarla aralarını iyi tutmuş. Ancak M.Ö. 2’nci yüzyılın sonlarında birliğin otonom yapısı ve ekonomik kaynakların paylaşılması sorun yaratmış. Sorunlar çözülemez noktaya gelince, topluluk, önce Ephesos’a, sonra Myonnessos’a ve son olarak Lebedos’a gönderilmiş. Birliğin üyeleri arasında, şairler, Anakreon, Antimakhos, Epikuros, Nausiphases, Apellikon ve tarihçi Hekataios da yer almış.

#teos, #sığacık, #seferihisar, #izmirde gezilecek yerler, #izmirde görülmesi gereken yerler

Nasıl gidilir?

İzmir’in Seferihisar İlçesi, Sığacık Mahallesi’nde yer alan antik liman kenti Teos, İzmir’in yaklaşık 60 kilometre güneybatısında yer alıyor. İZBAN ve metro aktarması yaparak, Üçkuyular ilçe otogarına gidip, 730 Fahrettin Altay-Seferihisar isimli belediye otobüsüyle Seferihisar’a gidebilirsiniz. Kendi aracınızla gitmek isterseniz Sığacık’tan devam ettiğinizde yaklaşık 8 dakika sonra Teos Antik Kenti’nde olursunuz.

#teos, #sığacık, #seferihisar, #izmirde gezilecek yerler, #izmirde görülmesi gereken yerler

Bahara Datça’da ‘merhaba’ diyin

Virajlı yolları göze alabilirseniz Datça’da bir çok güzellik sizi bekliyor. Hele ki yaz sezonunda değil de Şubat-Mart gibi giderseniz mis gibi kokan badem çiçekleriyle yeni yeni uyanan doğayı da selamlamış olursunuz.

#datça, #badem çiçekleri, #knidos, #eski datça, #can yücel, #çağla badem, #palamutbükü, #çıplak afrodit

Biz bakir, sessiz, huzurlu yerleri sevdiğimiz için Datça’nın merkezinden 50 dakika kadar uzaklıkta ve Datça’nın en uzun sahil şeridine sahip olan Palamutbükü’nde güzel bir taş ev kiraladık. Sahildeki birkaç evden oluşan bu köy, imar izni verilmediği, yolu çok sapa olduğu için henüz betona teslim olmamış. İlk gün yol yorgunluğunu Palamutbükü’nün sessiz sahilinde, zeytin ağaçlarının altında attık. Bol oksijen, güzel bir uyku çekmemizi sağladı. Ertesi gün ilk durağımız, Datça yarımadasının ucundaki Knidos Antik Kenti’ydi. Yol boyunca, bir tarafta çiçeğe durmuş badem ağaçları, diğer tarafta ise zeytin bahçeleri bize eşlik etti. Bir tarlanın yanında durup fotoğraf çektik. Tarlanın sahibi topladığı çağla bademlerden ikram etti. Bazı ağaçlarda hasat yapılırken bazılarının hala neden çiçek açtığını sorduk. Şubat başında çiçeklenip 2 haftada hasat edilmeye başlayan çağla badem ağaçlarıymış. Daha pembemsi çiçekleri olan asıl bademler, Mart ortasına doğru olgunlaşırmış. Üstelik bu ağaçların çiçeği de çok güzel kokarmış. Badem deyip geçmeyin! Datça’ya özgü olması üç tür badem bulunuyormuş: Nurlu badem, ak badem ve sıralı badem. Hepsinin ekonomiye katkısı olsa da bademlerin kraliçesi nurlu bademmiş. Dünyanın en iri bademi olan nurlu badem, Datça’nın en kıymetlisi. Çünkü erken çiçeklenmesi nedeniyle başka bölgelerde yetişemiyormuş. Datça’da bademi; Mart-Nisan ayında çağla badem, Temmuz’da buzlu badem, Ağustos ayından sonra da kuru badem olarak tüketmek mümkünmüş.

Kibrit çakıyorsun karanlıkta

Badem çiçeklerini görmek için

Ve mart denizlerinde tedirgin bir çift

Sarnıç gemisi gözlerin

Bir iş açacaksın sen başımıza

Yangın mı olur artık, bahar mı?”

CAN YÜCEL

Sohbetimizi duyan bir başka köylü yanımıza gelip, nereden geldiğimizi sordu. Ülkece çok sevdiğimiz, oturarak edince aynı tadı alamadığımız ayaküstü sohbetin ardından, “Virüs olmasaydı çaya davet ederdim sizi. Uzak yoldan gelmişsiniz” dedi. Bu sıcak sohbetle zaten bir bardak tavşan kanı çay içmiş kadar olduk. Büyükşehirlerde bu samimiyeti bulamadığımızı düşünerek yola devam ettik. Bir süre sonra bahçelerin yerini sol tarafta harika bir deniz manzarasına bıraktı. Yüzümüzde tebessümle Knidos’a ulaştık.

Ege’nin Akdeniz’le buluştuğu bu antik kent, ‘Burada yaşasaydım ölmezdim’ dedirtiyor. Bölgedeki en eski yerleşimin Karyalılara ait olduğu düşünülüyor. Ancak kent altın çağı Dorlarla başlıyor. M.Ö. 1000’li yıllarda Dorlar, Trakya’dan gelerek buraya yerleşmişler. Deniz ticaretinde önemli bir hakimiyet kuran şehir zenginleşince bugünkü Knidos kurulmuş. Antik kente girmeden önce ince bir geçitle anakaraya bağlanan bir ada gözünüze çarpar. Bu geçitin iki yanı Knidoslular tarafından liman olarak kullanılmış. Daha küçük olan kuzey limanı, askeri amaçla kullanılırken, güney limanında ise ticari faaliyetler yürütülmüş. Limanın girişindeki mendirek ve askeri limandaki kulenin kalıntıları bugüne ulaşmış durumda. Kentte 20 bin ve 10 bin kişilik 2 tiyatro yer alıyormuş. Ayrıca 4 bin 500 kişilik Odeon (konser salonu), tapınaklar, daha iyi korunmuş Liman Caddesi, nekropol alanı, sur duvarları gibi kalıntılar, Knidos’taki yaşamla ilgili ipuçları veriyor.

#datça, #badem çiçekleri, #knidos, #eski datça, #can yücel, #çağla badem, #palamutbükü, #çıplak afrodit

Knidos Antik Kenti- tepeden görünüş
Knidos Antik Kenti – Liman surları

Deniz ticaretiyle giderek zenginleşen Knidoslular, bilime, sanata ve mimarlığa da önem vermişler. Ünlü filozof, astronom ve matematikçi Eudoxus, tanınmış doktor Euryphon, ressam Polygnotos ve Dünyanın Yedi Harikası’ndan biri olan İskenderiye Feneri’nin mimarı Sostratos, Knidos’ta yaşamış. Ayrıca şehrin en güzel noktalarından birine konumlandırılmış Afrodit (Aphrodite) Tapınağı’nın ortasında durduğu bilinen Knidos Afroditi, çağın en ünlü heykeltraşı Praxiteles tarafından yapılmış. Bugüne kadar yapılmış en güzel Afrodit heykeli olan heykeli görmek için birçok insan Knidos’a akın edermiş. Dönemin sikkelerinde bile tasvir edilen, bir çok sanatçının esin kaynağı olan heykel ne yazık ki bugün kayıp. 1800’lü yıllarda dönemin padişahının izniyle Knidos’ta kazı yaparak bir çok eseri yurtdışına kaçıran İngiliz arkeolog Charles Newton, Knidos Afroditi ile ilgili günlüğüne şunları yazmış:

“(…) Halikarnassos’un gurur duyacağı bir anıt mezarı: Mozole’si, Rodos’un bronzdan dökülmüş anıtsal bir heykeli: Helios’u varsa, küçük Knidos kentinin de aynı şekilde gurur duyabileceği bir Afrodit Heykeli vardır; o heykeldir ki, Bithynia (Ege bölgesinin kuzeyi) Kralı Nikomedes, karşılığında kentin bütün gelirini ortaya koymuştur; Knidos’un bütün borçların silmiştir, ama nafile…”

Newton’un yürüttüğü yağmalar sırasında Knidos uygarlığının simgelerinden olan Knidos Aslanı da, Osmanlı padişahının izniyle 1858’te İngiltere’ye götürülmüş. Knidosluların, Kirmeryalı Conan komutasındaki deniz zaferinin anısına yaptırdıkları heykel, şehrin tep noktasına yerleştirilmiş. Geçen gemilerin görüp bu zaferi hatırlamaları istenen heykel, bugün British Museum’un girişinde yer alıyor.

Knidos Antik Kenti Liman Caddesi
Knidos Antik Kenti Dionysos Tapınağı

Şehir, ikinci kez 1967-1977 yıllarında buradaki kazı çalışmalarını yürüten Amerikalı Prof. Iris Love tarafından tahrip edilmiş. Iris Love da dillere destan Afrodit heykelinin peşine düşerek onu bulma umuduyla antik kenti köstebek yuvasına çevirmiş. Neyseki Türk yetkililerin aklı başına gelmiş de şehirde götürülmedik bir taşlar kaldığında kazı çalışmasının yönetimi, 1988 yılında Selçuk Ünivesitesi’ne aktarılmış.

Gelelim akibeti hala bilinmeyen aşk ve güzellik tanrıçası Afrodit’in çıplak heykelinin hikayesine… Rivayete göre, Lindos, Ialysos, Halikarnassos, Kameiros ve Knidos’la birlikte Dor birliğinde olan Kos, heykeltraş Praxiteles’ten kent için bir Afrodit heykeli yapmasını ister. Ünlü sanatçı, biri üstünde kıvamlı bir kumaş olan, diğeri de çıplak iki heykel yapmış. Giyinik olanı Kos yönetimi beğenip almış. ‘Çıplak Afrodit’ olarak da bilinen Knidos Afroditi de, burada kalmış. Praxiteles de, çıplak bir kadın figürünü cesurca heykele uyarlayan ilk sanatçı olarak tarihe geçmiş.

#datça, #badem çiçekleri, #knidos, #eski datça, #can yücel, #çağla badem, #palamutbükü, #çıplak afrodit

Bugün adı geçmese de zamanında Knidos, önemli bir şarap ihraç merkeziymiş. Hazmı kolaylaştırdığı düşünülen Knidos şarabının, Doğu Akdeniz, Karadeniz ve hatta Atina’ya gönderildiği bilinir. Tabi bu bilgiye buralardaki antik şehirlerde bulunan amforalardan ulaşılıyor. Çünkü antik çağda içine şarap, zeytinyağı gibi ürünler konulup gemilere yüklenen amforalara, ihraç edildiği şehrin mühürü basılıyor ve tüccarın adı yazılıyor. Böylece antik dünyanın ticaret ağı, yüzlerce yıl sonra bile gözler önüne seriliyor.

Bu görkemli kentin çöküşü Spartalılarla başlamış. Spartalılar, burayı koloni kenti olarak görmüş. Daha sonra Lidyalıların egemenliği altına giren şehre, M.Ö. 546 yılında Persler hakim olmuş. Roma İmparatorluğu ile Seleukos Krallığı’nın savaşında Roma’nın yanında yer alan Knidos, Pergamon’a katılmış. Kent, Bizans zamanında bir süre piskoposluk merkezi olarak kullanılmış. Bir yandan depremler, bir yandan korsan saldırılarıyla giderek güçsüzleşen Knidos, M.S. 7’nci yüzyılda terk edilmiş.

Eski Datça sokakları

Bir yeri tanımanın en iyi yolu, sokaklarını arşınlamaktır. Ama en işlek, en popüler yerlerini gezmekle olmaz. Tüm ara sokaklarına girmeli, kıyıda köşede kalmış güzelliklerine dikkat kesilmeli. O yüzden biz de Datça’nın merkezinden çok, eski Datça’yı gezmeye zaman ayırdık. Eski Datça, tek ve iki katlı taş evleri, renk renk begonvillerin, sarmaşıkların kapladığı, arnavut kaldırımlı dar sokaklarıyla samimiyetini ortaya koyuyor. Evlerin önünde saksılarca çiçek, mavi boyalı kapılar, şirin perdeli pencereler karşılıyor sizi. Datçalılar da oldukça dost canlısı ve samimi insanlar.

Eski Datça sokakları
Can Yücel’in evi

Tabiki Datça deyince akla gelen ilk isim, usta şair Can Yücel. Eski Datça’da da şairin son 10 yılını geçirdiği evi mevcut. Gelmişken onu da gezelim dedik. Müze olduğunu zannettiğimiz bu evin kapısında, ‘Müze değildir. Özel mülktür’ yazılı bir tabela vardı. Ayrıca eski fotoğraflarında bahçe duvarından görülebiliyordu ev. Ancak duvarın üstüne kargılarla epey yüksek bir duvar daha örülmüş. Anlaşılan evin sahipleri, gelen geçenin ilgisinden rahatsız olmuş. Böyle önemli bir ismin yaşamını sürdüğü konut, müze olarak hizmete sunulmalı diye düşünüyoruz. Bu görüntü bizde hayal kırıklığı yarattı. Öte yandan Can Yücel’in vazgeçilmez mekanı olan Eski Datça’nın girişindeki Orhan’ın Kahvesi’nde büyük ustaya dair anılar bulmak mümkün. Şairin oturduğu köşe, aynı şekliyle korunurken, ölmeden önce yarım bıraktığı şarap da halen kahvenin bir köşesinde duruyor. Duvarlarda asılı yazılarla da usta şair, şiirleriyle anılıyor. Gezimiz boyunca Can Yücel’in Datça’yı neden buraya gömülmek isteyecek kadar çok sevdiğini anladık. Ne diyordu usta şair ‘Vasiyet’inde:

Beni kuzum Datça’ya gömün

Geçin Ankara’yı, İstanbul’u!”

Datça’ya gelirseniz Eski Datça’ya da uğramadan, sokağa atılmış sandalyeye oturup bir kahve içmeden ayrılmayın. Buraya gelmeden önce internetten, burayı gezmenin gereksiz olduğu, görülmeye değer bir şey de olmadığına ilişkin yorumlar okuduk. Siz de o yazılanlara denk gelebilirsiniz. Ama aldırmayın. Tarihi yerlerin ruhunu, başka hiçbir yerde hissedemezsiniz. Büyükşehirde taş bir evin önünde su kuyusu göremezsiniz mesela. Ya da dallarını meyve basmış bir ağaç bulamazsınız sokak ortasında. Örneğin göğe uzanan bir çınar ağacının gölgesinde soluklanamazsınız. Dükkanından çıkan bir esnaf, halinizi hatrınızı sormaz. Bir bardak çay eşliğinde hoş sohbet tutturmaz. Yahut bahçedeki limon ağacının yola sarkan dalından limon kopardığınızı gören sahibi, ‘Afiyet olsun’ demez gülümseyerek. Çünkü kentlerde her şey birilerine aittir. Güzel bir manzara için bile bir bedel ödemeniz gerekir. O yüzden bizden size öneri, gittiğimiz her yerde gezilecek arka sokaklar, misafirperver köyler bulun. Hayatın nabzı asıl oralarda atıyor, insan yaşadığını böyle anlarda anlıyor.

KÖYDE SANAT MERKEZİ

Her güzel şeyin bir sonu var ne yazık ki. Datça’dan ayrılırken Yaka köyünde, yolumuz üstündeki Uluslararası Knidos Kültür Sanat Akademisi’ne (UKKSA) uğruyoruz. Açıkhava sergisi olarak tasarlanmış bahçesi, kurslarda ortaya çıkan ürünlerin sergilenip satıldığı dükkanı, kapalı sergi salonu ve atölyeleriyle tam bir sanat merkezi burası. Baharın gelişiyle birlikte resim, seramik, baskı, heykel gibi kursların yeniden açılacağını belirten UKKSA yetkilileri, kurs süresince uluslararası üne sahip sanatçıların da konuk olduğunu söyledi. Yeni açılacak kurslarla ve etkinliklerle ilgili detaylı bilgiye, http://www.ukksakademi.com internet sitesinden ulaşabilirsiniz.

YAPMADAN DÖNMEYİN!

Datça’nın havası, yaz-kış mükemmel. Buna bir de eşsiz manzara eklenince tatil bitişi ayrılmak o kadar da kolay olmuyor. Buraya yolunuz düşerse şunları yapmadan dönmeyin:

-Eski Datça’yı keşfedin. Muhteşem evlerinin olduğu sokaklarda gezerken Can Yücel’in şiirlerini anımsayın.

-Goca Muğla’nın Acıbademli gazozundan için.

-Palamutbükü’nün masmavi denizinde yüzün. Büyük taşlı sahili ilk başta buraya eksi vermenizi sağlayabilir. Ama tertemiz denizi, insanları ve bademli dondurması Palamutbükü’nü sevmenizi sağlayacak.

-Deveboynu Feneri’nde gün batımını izleyin. Yaklaşık 1 saatlik yürüyüş sonunda ulaşılabilen fenerde, harika bir manzara sizi bekliyor. Karşınızda Kos Adası, arkada Knidos, bir tarafta Akdeniz, diğer tarafta Ege Denizi ile muhteşem manzarayla birlikte dünyanın en güzel gün batımlarından birine şahitlik edin.

-Knidos’ta denize girin.

-Şubat’ta gerçekleştirilen Badem Çiçeği Festivali’ne katılın.

-Doğasına el değmemiş Kızlan, Karaköye, Emecik, Reşadiye, Sındı ve Yaka köylerini gezin.

-Pasaportunuz yanınızdaysa Kos veya Simi’yi ziyaret edin.

-Bal, badem ve balığı mutlaka deneyin. Pek bahsedilmese de zeytin ve zeytinyağından da almayı unutmayın.

-Reşadiye’de rüzgar sörfü yapın.

#datça, #badem çiçekleri, #knidos, #eski datça, #can yücel, #çağla badem, #palamutbükü, #çıplak afrodit