Karia’nın din merkezi: Labranda

Ülkemizde antik kentler pek sevilmez. Başka ülkelerin vatandaşlarının bizim ülkemizin tarihini bizden daha bilmesinin bir nedeni budur. Bir, iki tanesine giden yurdum insanı hepsindeki taşların, heykel parçalarının aynı olduğunu düşünür. Okumayı sevmediği için bilgilendirme tabelalarını pas geçer. Antik kent gördüğünde de yolunu değiştirir. Oysa, küçük bir azınlık bilir ki bu kentler farklı medeniyetlere ev sahipliği yapmış, gelecek kuşaklara kültürel miraslarını ve tecrübelerini bırakmışlardır. 

Biz, antik kentleri ve müzeleri gezmekten hoşlanan o küçük azınlıktanız. Geleceğimizi inşa ederken geçmişten ders çıkarmanın peşindeyiz. Yıllar önce ziyaret etmiş olsak da kimi antik kentlerin yeniden yolunu tutuyoruz. Böylece unuttuklarımızı tazeliyor, yapılan yeni restorasyon çalışmalarını ve yeni buluntuları görüyor, kenti tekrar gezme şansına sahip oluyoruz.

Muğla’nın Milas ilçesindeki Labranda Antik Kenti de onlardan biri. Yaklaşık 10 yıl önce, bugün inşaat çalışması nedeniyle etrafı kapatılmış olan Gümüşkesen Anıtı’nı ziyaret ettikten sonra Labranda’ya gitmiştik. O zaman etrafı tahta çitle çevriliydi. Üzerinde, “Giriş 5 TL” yazıyordu. Antik kentin hemen yanı başında bir ev vardı ve bu bölgeyle o evde yaşayan ailenin reisi ilgileniyordu. Geçtiğimiz günlerde yeniden Labranda’ya yolumuz düşünce o evin kazı evi olarak kullanıldığını, kente bakan kişinin emekli olduğunu öğendik. Kentin etrafı tellerle çevrilmişti. Kazı başkanı bir Fransız. Lyon Üniversitesi’nden Prof. Dr. Olivier Can Henry. Eşi ise bir Türk. Tesadüfen 8 yaşındaki kızlarıyla tanıştık. Bize Labranda’da olmaktan çok mutlu olduğunu söyledi. Kentteki tabelalarda kentin geçmişte sıkıcı bir yer olma ihtimalinden bahsedilmiş. Antik kentteki kazılarda çalışan arkeoloji öğrencileri ile sohbetimizde ise onlardan bu kazı alanında olmaktan mutlu olduklarını, çalışmalara yeni başladıklarını ve kazıların 2 ay süreceğini öğrendik.

Tepeden antik şehir
Dini alana çıkan merdivenler

Baharda rengarenk çiçeklerle bezenen, kışın ise beyaz bir örtü giyinerek oldukça güzel manzaralar sunan Labranda Antik Kenti’ni yazın sıcakta gezmek çok da zor değil. Ağaçlar gölgelerini size, dinlenmeniz için sunuyor. Antik kentin tam ortasındaki sakız ağaçları familyasından olduğu düşündüğümüz yaşlı ağacın gölgesi rüya gibi. Kazı ekibini hemen altındaki uzun masada yemek yiyip sohbet ederken düşünmek çok eğlenceli. Kim bilir yıllar önce bu ağaç gölgesinde kimleri misafir etmişti.

Çeşme

Karia uygarlığının haç yeri olan Labranda, dağların üstünde kutsal bir alan olarak kurulmuş. Antik çağın ünlü tarihçisi Heredot, eserlerinde ismini antik çağlarda savaş aracı olarak kullanılan çift ağızlı balta ‘labrys’den alan Labranda’dan övgüyle bahsetmiş. Anadolu’nun güneybatısında yaşamış olan Karialılar için Labranda oldukça önemli bir kült merkeziymiş. “Çift Baltalı Tanrı” Zeus Labraundos kültünün kökeninin, su kaynağı ve tapınak terasının hemen üzerindeki büyük kayaya dayandığı düşünülüyor. Mylasa’dan (Milas) başlayan ve “Kutsal Yol” olarak adlandırılan 14 kilometre uzunluğuna ve 8 m genişliğe sahip taş kaplamalı bir yol ile ulaşılan Zeus Labraundos’un kutsal alanındaki en eski buluntular M.Ö. 5’inci yüzyıla ait.

En eski buluntuların M.Ö. 600 yıllarına ait olduğu antik kente, MÖ. 4’üncü yüzyılda Mausollos ve İdrieus adlı satraplar suni teras, giriş binası, anıtsal merdiven, iki ziyafet salonu, sundurmalı yapı, stoa ve etrafı sütunlu Zeus mabedi inşa ettirdi. M.S. 4’üncü yüzyılda ise meydana gelen yangın felaketinden sonra kutsal alan kült yeri olmaktan çıktı.

#milas, #labranda, #karia, #milasta gezilecek yerler

M.Ö. 4’üncü yüzyılda kente en parlak dönemini yaşatan Karia Satrapı Moussollos ve kardeşi İdrieus; Labranda’yı bir aile kutsal alanını çevirip, kutsal alanda her yıl 5 gün süren dinsel bayramların kutlanmasını geleneksel hale getirmişler. M.Ö. 355 yılında yapılan kutlamalar sırasında bir suikasttan kıl payı kurtulan Moussollos, kentte büyük bir imar faaliyeti başlatmış, Zeus Tapınağı da dahil olmak üzere bir dizi anıtsal yapı yaptırmış.

Helenistik devirde (M.S. 3-1 yüzyıllar) sadece bir çeşme yapısı inşa edilmiş olan kutsal alanda; M.S. 1-2’nci yüzyıllarda Kuzey Stoa yeniden inşa edilmiş ve 2 hamam yapısı ile birkaç yapı daha eklenmiş. M.S. 4’üncü yüzyılda, yöre halkının Hıristiyanlığı kabul etmesi ile Doğu Propylon yakınında bir Bizans Kilisesi yapılmış. İderius zamanında yapılan ve İon tarzında, ön yüzü 6, yan yüzleri 11 sütunla çevrili olan şehrin tapınağının doğusunda agora, kuzeyinde korinth üslupta yapılmış stoa yer alıyor. Yapının önünde yarım daire bir eksedra, birkaç heykel kaidesi, güney doğusunda bir dayanma duvarı bulunuyor.

Çeşme’den dini tören alanı
Yamaç evleri

Bu duvarın içinde ön yüzü 4 sütunlu bir çeşme yer alırken tapınağın güneyinde bir depo ve tepede 12 kuleli oval bir kale göze yer alıyor. Kent yüksekçe bir dağın üzerine kurulu olduğundan zirveye doğru çıktıkça, hem kente hem de bölgeye daha fazla hakim olabiliyorsunuz. Biraz zor görünse de en yukarıda manzara harika. Tapınağın çevresinde ve kutsal yolun kenarında kayalara oyulmuş oda şeklindeki mezarlardan üzeri beşik tonozla örtülü, biri büyük diğeri küçük 2 odalı mezarın rahip ailesine ait olduğu düşünülüyor. Bu mezarları görmek için baya yukarı çıkmanız gerekiyor. Bu kutsal alan, Labranda Antik Kenti’nde Zeus’a adanmış tek kutsal bölge. Bu alanda Kar kavimleri yılın belli günleri toplanıp ayinler yapıyor, kurbanlar adayıp aynı zamanda ülkeleri için önemli kararlar alıyorlardı.

Tapınak ve gerisinde dinsel yemek salonu
Dinsel yemek salonu ve yanında rahip odaları

Labranda, örenyerinin modern zaman araştırmacıları tarafından yeniden ele alınışı 1830’lu yıllara dayanıyor. Burada yürütülen yapıları ilk kağıda dökme çalışması, Antik Yazıt ve Eserler Akademisi’nin (Académie des Inscriptions et Belles Lettres) üyesi, dönemin Milli Eğitim Bakanı tarafından Yunanistan ile Ön Asya’da araştırmalar yapmak üzere görevlendirilen Philippe Le Bas isimli bir Fransız tarafından gerçekleştirilmiş. Philippe Le Bas, Labranda’yı 17 Mart 1844’te ziyaret etmiş. Revue Indépendante Dergisi’nin Mayıs-Haziran 1844 sayısında yayınlanmış mektubundan şu alıntı, araştırmacının tapınaktan ne denli etkilendiği göstermekte: “… işte sonunda yorucu araştırmalarımın konusu, Labranda’daydım. Strabon, buradaki Jupiter Stratius Tapınağı’nın son derece eski olduğundan bahseder. Yayladaki mabedin kalıntıları, her şey, çok eskilere uzanan antik dönemin habercisi. Bu, şimdiye kadar gördüklerime hiç benzemeyen bir şey…”

#milas, #labranda, #karia, #milasta gezilecek yerler

Örenyerindeki kazılar, ancak 1948’den sonra Uppsala Üniversitesi’nde klasik arkeoloji profesörü İsveçli Axel W. Persson gözetiminde başlamış. Elli yıl boyunca, tapınağın üçte ikisi gün yüzüne çıkartılmış. Bu vesileyle, 1955’ten 1995’e toplam 10 cildi bulan bir yayın dizisi ortaya çıkmış. 1980 ve 1990 arası dönemde alandaki kazı çalışmaları yavaşlamış ancak 2004’te Uppsala Üniversitesi klasik arkeoloji profesörü Lars Karlsson yürütücülüğünde yeniden başlamıştır. Araştırmacının amacı hanedanlığın geç dönemleri ve tapınak bölgesi gibi şimdiye dek hiç ele alınmamış noktalarla ilgilenmek olmuş. 2011 yılında Olivier Henry’nin yürütücü olarak atanmasının akabinde Fransız Labranda Arkeoloji Çalışmaları, Fransa Dışişleri Bakanlığı tarafından başlatılmış, Olivier Henry 2012’de kazı yöneticisi görevine getirilmiş.

Nasıl gidilir?

Labranda Antik Kenti, Muğla’nın Milas ilçesinin 15 km kuzeyinde, Kargıcak Köyü yaylağında bulunuyor. İzmir’den uzaklığı yaklaşık 2.5 saat. Labranda’ya ulaşım dar ve virajlı dağ yolları ile sağlansa da antik kente yaklaştıkça çam ormanlarıyla örtülü Beşparmak Dağları’nın havası yolculuğa ayrı bir güzellik katıyor. Biz dağ yollarını seviyoruz. Umarım siz de seviyorsunuzdur.

#milas, #labranda, #karia, #milasta gezilecek yerler

Efes’in zenginliği göz kamaştırıcı

Yaşadığımız kentten başlamak üzere başka şehirleri, çevremizdeki doğal güzellikleri ve kültürel zenginliklerimizi tanımamız kurguladığımız gelecek için önemli. İnsanoğlunun tarihsel geçmişine baktığınız zaman kurdukları hayallerle günümüze nasıl ulaştıklarını anlıyorsunuz. Bunları görebilmenin, hissedebilmenin ve öğrenebilmenin en güzel yöntemi de müzeler.

Bizim de yolumuz bu hafta Efes Müzesi’nden geçti. İzmir’in güzel ilçesi Selçuk’ta bulunan müze, yakınlarında bulunan Efes Antik Kenti’ndeki buluntulara ev sahipliği yapıyor. Müze 2012 yılı sonunda kapandı ve Kasım 2014’te kapsamlı bir yenileme sonrası yeniden açıldı. Geçmişte dönemin Kültür Bakanı Ertuğrul Günay’la yaptığımız bir söyleşi sırasında, müzenin restorasyon aşamasını görmüştük. Müzenin bugünkü halini çok sevdik. Yılın her günü ziyarete açık olan müzeye giriş 30 TL. Bir müze gezmek için bize rakam biraz yüksek geldi. Bu yüzden müze kart almanızı tavsiye ederiz.

Efes Artemisi
Artemis Tapınağı maketi
Efes’te bulunan Kybele stelleri

Müze, arkeoloji ve etnografya olarak iki bölüme ayrılıyor. En bilinen eser, Efes’teki Artemis Tapınağı’nda bulunan gösterişli Artemis heykeli. Heykelin üstüne dönemin ilahi sembolleriyle imparatorluk motifleri işlenmiş. Kentin sembolü olan arı da, ticaretin önemli bölümünü oluşturan üzüm de var. Efesliler, bu heykelde tüm dualarını birleştirmiş gibi.

Artemis’in, Roma’daki adı Diana’dır. Zeus ve Leto’nun kızı olan tanrıça, vahşi doğa, avcılık, okçuluk ve ay tanrıçasıdır. Artemis, Yunan mitolojisinde bakireliğin sembolüyken, Anadolu’da ise doğurganlığın ve bereketin sembolüdür. Tıpkı Kybele gibi. Efes Artemis Tapınağı, işte bu bereket tanrıçasının adına yapılmıştır. Tapınaktan geriye ne yazık ki çok az kalıntı günümüze ulaşmış. Ancak müzedeki bire bir maketinden zamanında ne kadar ihtişamlı bir yapı olduğunu görebilirsiniz. M.Ö. 550 yılında tamamlanmış tapınak, Lidya Kralı Croseus’un emriyle Yunan Mimar Chershpron tarafından tasarlanmış.

Efes Yamaç Evleri
Zemin mozaiği ve heykel

Müzede ayrıca, yunuslu Eros, tavşanlı Eros, Eros başı, Priapos heykeli, mermer Artemis heykeli, Mısırlı rahip heykeli, İsis heykeli, çeşitli mitolojik tanrı heykelleri ve Sokrates başı bulunuyor. Efes Müzesi’nde eserlerin buluntu yerlerine göre sergilenmeleri tercih edilmiş. Buna göre salonlar, Yamaç Evler ve Ev Buluntuları Salonu, Sikke ve Hazine Bölümü, Mezar Buluntuları Salonu, Efes Artemisi Salonu, İmparator Kültleri Salonu olarak düzenlenmiş.

Müzenin orta bahçesinde oluşturan arasta bölümünde ise eski Türk kasabalarındaki ticaret yaşamı ve kaybolmaya yüz tutan çeşitli el sanatları sergileniyor. Müzenin ayrı bir bölümünde Antik Çağ’dan başlayarak Osmanlı dönemini de kapsayan elektron, altın, gümüş, bakır sikkeler ve takılar yer alıyor.

Mobilya parçası
Friz parçaları
Defin töreninde kullanılan kap kacak

Biz gördüklerimizden memnunuz ama yine de bir eleştirimiz var. Dünyanın pek çok ülkesi çoktan ‘yaşayan müze’ kavramına sahip çıktı. Müzenin içindeki sergi salonuyla bir adım atılmış. Ancak açılacak kafe ve kütüphane, düzenlenecek etkinlikler bu değerli müzenin daha görünür olmasını sağlayabilir. Bu pek çok müze için geçerli. Ürün satış mağazası ise başarılı olmuş.

Yamaç Evleri’nden manzara
Mermer Cadde

Müzeden ayrılıp antik kente girdiğimizde pek çok ayrıntı zihnimizde yerli yerine oturdu. Gezerken, “Hangi eser nerede çıkmıştı, kentin yaşadığı en önemli olaylar ve bunun şehre yansıması nasıl olmuş?” gibi soruların cevaplarını bilerek gezmek inanın çok önemli. Bizim yanımızda bir rehber yoktu ama geçmişte de antik kentin sokaklarında yürümüş olmamız ve Efes hakkında yaptığımız okumalar çok işimize yaradı. Şehrin kalıntılarını gezmeden önce ya da sonra müzeye uğrama şansınız yoksa, müzenin sitesindeki sanal tura göz atmayı ihmal etmeyin. Böylece Efes Müzesi koleksiyonlarındaki yaklaşık 64 bin eseri kaçırmamış olursunuz.

Antikçağ’ın Anadolu başkenti Efes, mega antik kent olarak geçiyor. UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne giren kentte inanç sistemi, Anadolu’nun ana tanrıça (Kybele) geleneğine dayalı dayanıyor. Antik dünyanın yedi harikasından Artemis Tapınağı’nın da Efes’te olması önemini artırıyor. Efes’in ilk olarak tarihte ‘Amazon’ adıyla anılan kadın savaşçılar tarafından kurulduğu ve hatta isminin Arzawa (Ana Tanrıça Kenti) Krallığı’nın bir şehri olan Apasas’tan geldiği rivayet edilir. Bu döneme dair çok net bilgiler bulunmasa da uzun yıllar bu bölgede yerli halkın yaşadığı düşünülüyor. Daha sonra ticaret yollarının buradan geçmesi ve doğuyla batıyı birbirine bağlayan bu liman şehri altın çağını M.Ö. 129’da Roma İmparatorluğu’na bağlandıktan sonra görmüş. M.Ö. 1. yüzyılda Efes’in nüfusu 200 bin kişiymiş. Şehrin zenginliği mimariye de yansımış. Tekrar ayağa kaldırılarak sergilenen Celsus Kütüphanesi’nin ihtişamından ne kadar etkileyici bir şehir olduğunu tahmin etmek mümkün.

Antik Tiyatro

Akdeniz’in en büyük antik kentinin iki kapısı var. Bugün giriş liman tarafından sağlanıyor. Kente adımınızı attığınızda, bir yapı sizi devasalığıyla kendine hayran bırakıyor. Sanat tarihi açısından önem arz eden bu yapı, Panayır Dağı’nın eteklerine yaslanmış, 25 bin kişilik, Antik Çağ’ın en büyük açıkhava tiyatrosu. Tiyatronun her katının farklı zamanlarda eklendiği biliniyor. 1. yüzyılda eklenen ikinci katta heykeller ve oymalar yer alıyormuş. 2. yüzyılda eklenen üçüncü katla birlikte yapı, döneminin en büyüğü olmuş. Yakın zamana kadar dünyaca ünlü sanatçıları ağırlayan yapıda bugünlerde ciddi bir restorasyon faaliyeti yürütülüyor. Akustiği, ince işlemeleri ve tarihsel önemiyle öne çıkan tiyatronun yıkılmış olan sahnesi yenileniyor, ayrıca eksik oturma yerleri ve basamaklar da elden geçiriliyor. Biraz yokuş ve onlar basamak çıktıktan sonra tiyatronun üst sıralarında soluklanmak için oturduk. Burası hem manzarayı izlemek hem de akustiği test etmek için harika bir nokta. Biz bu sahnede daha önce pek çok konser izledik. Bugün 25 bin kişiyi ağırlayamasa da müthiş bir ambiyansı oluyor. Hatta Almanya’nın Elsendorf kentinin ‘Pulli Cornicinis Ailesi Gladyatörleri Topluluğu’ bile burada bir gösteri yaptığını hatırlatmalıyız.

Geçmişi M.Ö. 11’inci yüzyıla dayanan bu yerleşim merkezine her gelişimizde daha fazla eserin gün yüzüne çıktığını, çevre düzenlemesi adına güzel işler yapıldığını görüyoruz. Burada dikkat çekmek istediğimiz bir nokta var. O da demiryollarında rayların altından çıkarılan ağaçlardan yapılan yürüyüş yollarıyla ilgili. Bu kalaslarda asbest adlı zehirli maddenin bulunduğu öne sürülüyor. Asbest solunumla insana geçip kansere yol açan zehirli bir madde. Bu ahşap yolda yürürken yüksek ısıyla çıkan bir koku olduğunu söyleyebiliriz ama acaba insan sağlığı bundan ne kadar etkileniyor? Bu araştırılıp açıklanmalı. Bu sorunun cevabını düşünürken orada her gün çalışmak zorunda olan insanları ve rehberleri düşünmenizi salık veririm. Roma İmparatorluğu’nun şaşalı günlerinin adeta bir yansıması olan kenti gezerken, geçmişte buranın bir liman kenti olduğunu düşünmek zihinleri zorluyor. Çünkü yüzyıllardır taşınan alüvyonlar sahili doldurarak denizin çok uzakta kalmasına neden olmuş.

#efes, #ephesus, #efes müzesi, #kuşadasında gezilecek yerler, #celsus, #efes artemisi

Gökmen’in ‘Kayıp Anahtar’ adlı romanının bir kısmı bu antik kentte geçiyor. Orada da anlatıldığı gibi kentin simgesi arı. Bu yüzden Artemis heykelinde, basılmış sikkelerde ve daha pek çok yerde bu simgeyi görmeniz olası.

Antik tiyatrodan çıkıp Celsus Kütüphanesi’ne doğru “Mermer Cadde”den gidiyoruz. Hemen sağımızda kentin agorası yer alıyor. Limandan gelen ürünler buradan agoradaki dükkanlara ve depolara getiriliyor. Taştan yapılan yüksek tavanlı dükkanlar, yazın ürünleri serin tutuyor. Daha da soğuk için dükkanların altına mahzenler yapılmış.

Celsus Kütüphanesi

Yol üzerinde bir ilan görüyoruz. Bir Aşk Evi (genelev) ilanı. Dünyanın ilk reklamı olarak anılıyor. Zarar görmesin diye etrafını çevirmişler. Antik Roma’da fahişeliğin ortalamanın üstünde bir meslek olduğu yönde. Yunanistan’ın aksine vergiden muaflar; ancak kayıtlı ve kayıtsız olarak ayrılıyorlar; kayıtlılara meretrikes, kayıtsızlara prostibulae deniyor. Kelimeler çok tanıdık. Arkeologlar, bu figürlerin kente yeni gelen yabancıların yolu bulabilmesi açısından mermer yol üzerine işlendiğini düşünüyorlar. Taçlı kadın, kalp ve sol ayak izi yine arkeologlar tarafından şöyle yorumlanır: “Güzel kadınların aşkı için soldaki eve gelin.” Bir diğer araştırma grubu ise para figürüne dikkat çekerek şöyle yorumlar: “Parası olan ve aşk arayanlar yolun solundaki güzeli görebilirler.”

Hemen Celsus Kütüphanesi karşısında yer alan Aşk Evi (genelev) ile ilgili başka bir bilgi daha verelim. Erkeklerin o dönemde eşlerine, “Kütüphaneye gidiyorum” diyerek evden çıktıkları, kütüphanenin altından gizli geçitle geneleve gittiklerine rivayetler arasında. Ama tabii erkeklerin böyle bir şey yapacaklarına hiç ihtimal vermiyoruz. Yoksa veriyor muyuz? Ayrıca yürüdüğümüz yolun altında kentin kanalizasyon şebekesi bulunuyor. Bazı noktalarda demir mazgallar konarak bu gelişmiş altyapı sistemini ziyaretçilerin görmesi sağlanıyor.

#efes, #ephesus, #efes müzesi, #kuşadasında gezilecek yerler, #celsus, #efes artemisi

M.S. 135 yılında inşası biten kütüphaneye ismini veren zat, aynı zamanda burada mezarı da bulunan ve İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde bir heykelini görebileceğiniz Tiberius Julius Celsus Polemaeanus… Kendisi bir valiymiş. Kütüphaneyi oğlu onun adını ölümsüzleştirmek için yaptırmış. Demek ki iyi bir evlat yetiştirmiş. Tahminlere göre 12 binden fazla parşömene ev sahipliği yapan Celsus Kütüphanesi, kapasitesi ve görkemi açısından İskenderiye ve Bergama kütüphanelerinden sonra geliyormuş. Bugün kütüphaneye giderseniz kapıda sizi Bilgelik, Bilgi, Cesaret ve Adalet erdemlerini temsil eden orjinal olmayan 4 heykel karşılıyor. Eğer asıllarını görmek isterseniz 1910’da götürüldükleri Viyana Sanat Tarihi Müzesi’ne gitmeniz gerekiyor. Neden Viyana? Çünkü buraya gün güzüne çıkaranlar Avusturyalı arkeologlar… İçimiz acıyarak oradan ayrılıyoruz.

Agora
Yamaç Evleri’ne giriş ve Hamam

Agorayı bir de yakından görüp meydandaki ağacın altında dinlendikten sonra Yamaç Evleri’ne gidiyoruz. Efes’in zenginlerinin oturduğu 4 bin metrekare alan üzerine inşa edilen Yamaç Evleri’nin her birinin avlusu bulunuyor. Evler o döneme göre oldukça lüks. Yerden ısıtma sistemi, havuzlar, mozaik zeminler, çeşitli hayvan figürlerinin çizildiği duvarlar, zengin süslemeler, su ve kanalizasyon sistemi bulunuyor. Arkeologlar kazdıkça farklı bir dönemi ortaya çıkarmışlar. M.S. 3. yüzyılda arka arkaya meydana gelen depremler sonucunda Ephesos’un şehir merkezinde barınmak imkansızlaşmış. Bu öngörülemeyen doğal afet sonucunda tahribat tabakalarında evlere ait her tür eşya kısmen de olsa korunmuş. Geç Antik Çağ’da harabe acil ihtiyaçlara cevap verecek şekilde uyarlanarak kullanılmış, ancak M.S. 5. yüzyıl süresince birtakım mimari önlemler alındığı görülmüş. Camdan yapılmış merdivenler sayesinde yapılara zarar vermeden içeride gezebiliyor, tüm dönemleri görebiliyorsunuz. Yapının üstünün kapatılması da doğal koşullardan etkilenmemesi için iyi olmuş.

Yamaç Evleri’nin karşı tarafında Kuretler Caddesi’nin üzerinde dönemin insanlarının sadece tuvalet ihtiyaçlarını gidermek için değil sosyalleşmek içinde kullandığı umumi tuvaletler bulunuyormuş. Hemen arkasında Skolastika Hamamları olduğundan ve hamamın suları kanalizasyon ile birleştiğinden, kötü kokuların maskelenmesi daha kolay oluyormuş. Hadrian Tapınağı, Trajan Çeşmesi, Kuretler Caddesi, Herakles Kapısı, Memmius Anıtı, Domitian Tapınağı, Belediye Binası (Prytaneion), Odeon antik kentin diğer görülmesi gereken yerlerinden. Bir gününüzü, Efes’in hikayelerini anlamak ve bu megakenti adım adım gezmek için ayırabilirsiniz. Antik dünyanın bu muhteşem kenti ve bilinmezlikleri heyecan verici. Ayrıca eğer bugünlerde gitmeyi düşünüyorsanız yanınıza şapka ve su almayı unutmayın.

#efes, #ephesus, #efes müzesi, #kuşadasında gezilecek yerler, #celsus, #efes artemisi, #yamaç evleri

Marmaris’te aşka gelin

Geçtiğimiz aylarda Karia Yolu’nun önemli bir bölümünü ‘Yola Çıktık’ sayfamızda okumuştunuz. 9 gün boyunca yürüyerek ve çadır kurarak yaptığımız seyahatimiz Marmaris’in İçmeler beldesinde başlamış ve Hisarönü’nde sonlanmıştı. Bu kez yine Marmaris’teyiz ama bir farkla. Bu kez güzel ilçenin dağlarını, ormanlarını, çok bilinmeyen koylarını değil de kent merkezini ve otomobille ulaştığımız noktalarını size aktarmaya çalışacağız. Her zaman olduğu gibi yolculuğumuzda yine aksiyon, macera ve aşk olacak… Evet aşk!

Marmaris, Muğla’nın en büyük ikinci ilçesi. Doğal ve tarihi güzellikleriyle bizi her zaman etkilemeyi başarıyor. Her gelişimizde farklı bir güzelliğini keşfediyoruz. Ege ile Akdeniz Bölgesi’nin kesişim noktasında yer alan, her yıl yüz binlerce yerli ve yabancı turist ağırlayan Marmaris, doğal bir liman. Biz gün aydınlanır aydınlanmaz kahvaltımızı yapıp bu güzel ilçenin sokaklarını keşfetmeye başlıyoruz. Yürürken, ilçeye gelen yabancıların bölgenin mimarisini de etkilediğini görüyoruz. Özellikle otellerde… Palmiye ağaçları ile süslenmiş sahilde yürümek insana büyük keyif veriyor. Kıyıda çok sayıda tur teknesi, yeni yolcularını alıp harika koylara götürmek için sabırsızca bekleşiyor.

Doğa, spor, eğlence, deniz, güneş, kum, tarih, kültür, hareketli ve canlı gece hayatı ile leziz yerel mutfak adına tüm beklentilerinizi karşılayabilecek bu şirin tatil beldesinde görülmesi gereken çok sayıda yer var. Bizim ilk durağımız Marmaris Kalesi…

Kaleye gidene kadar Marmaris ilçe sınırları içinde yer alan antik kentleri düşünüyoruz: Physkos (Beldibi, Asartepe), Amos (Hisarönü, Turunç), Bybassos (Hisarönü), Kastabos (Hisarönü), Syrna (Bayır köyü), Larymna (Bozburun), Thyssanos (Söğüt), Phoenix (Taşlıca), Loryma (Bozukkale), Kasara (Serçe limanı), Kedrai (Sedir adası), Euthena ve Amnistos (Karacasöğüt).

#marmaris, #turunç, #marmariste gezilecek yerler, #marmaris kalesi

Yüzyıllar süren Karia tarihi içinde yer alan Marmaris ve çevresi, Rodos ve Mısır arasındaki ticari yol nedeniyle bir deniz üssü haline gelmiş, zaman zaman diğer Ege limanlarına rakip olabilmiş. Hatta bu konumu yüzünden sahillerden uzak ve denize ulaşmak isteyen kentlerin istilalarıyla da karşı karşıya kalmış.

Halk plajının sonunda demirlemiş yolcu teknelerinden sonra özel teknelerin yer aldığı marinaya yaklaşıyoruz. Marinadan yukarı bakınca kale görünüyor. Kendimize yukarı çıkmak için mekanlar arasında bir ara sokak arıyoruz. Biraz da yardım alarak bir ara sokağa dalıyoruz. Kapıları ve pencereleri mavi olan beyaz evler, begonvillerle sarmalanmış mekanlar ve çiçeklerle donatılmış sokaklar karşılıyor bizi.

Marmaris Kalesi

İnsanı keyiflendiren evlerin arasından adım adım yaklaştığımız kalenin, ilk olarak İyonlar döneminde (M.Ö. 1044) yapıldığı ve sonrasında da Büyük İskender döneminde yenilendiğine düşünülüyor. Marmaris Kalesi, Kanuni Sultan Süleyman döneminde, 1522 Rodos seferi öncesinde tekrar yenilenmiş ve genişletilmiş. Kaleyi gezerken kentin en güzel yerine iyi tasarlanarak kurulmuş bir müzede dolaşır gibi hissediyorsunuz. Aslında bir nevi öyle çünkü geçmişte askerlerin kaldığı odalarda, cephaneliklerde ya da mahzenlerde bugün bölgede çıkarılmış tarihi eserler sergileniyor. 18 odadan 2 tanesi arkeoloji salonu ve 1 tanesi de etnografya salonu olarak düzenlenmiş durumda. Kalan bölümler ise sanat galerisi ve depo olarak kullanılıyor. Kalede; Helenistik, Roma ve Bizans dönemine ait amfora parçaları ile Knidos, Hisarönü ve Burgaz bölgelerinde yapılan kazılarda bulunan çömlek ve cam işi eşyalar, sikke ve süs eşyaları sergileniyor.

Kale, I. Dünya Savaşı’nda Fransız donanması tarafından topa tutulmuş ve büyük zarar görmüş. 1970’lere kadar barınma alanı olarak kullanılmış. Son olarak 1980-1990 yılları arasında restore edilerek 1991 yılında müze haline getirilmiş. Marmaris Kalesi’nde sizi en çok etkileyen şeylerden biri Marmaris koyunun muhteşem manzarası olacak. Tadını çıkarın. Biz çıkışta Hafsa Sultan Kervansarayı’na gittik ama kapalıydı. Kanuni Sultan Süleyman’ın, annesi Ayşe Hafsa Sultan adına Marmaris’e yaptırdığı kervansarayın aslına uygun şekilde müzeye dönüştürülmesi için girişimlere başlandığını öğrendik.

Hafsa Sultan Kervansarayı
Marmaris Milli Parkı

Kentin caddelerini, sokaklarını, çarşılarını dolaşıp Marmaris Milli Parkı’na gitmeye karar verdik. 1996 yılında Milli Park ilan edilmiş olan alan, toplam 29 bin 206 hektarlık bir alanı kaplıyor. Yaygın ağaç türü kızılçam olan parkta suyun bol olduğu yerlerde sığla ağaçları bulunuyor. Zakkumlar, pembe çiçekleri de parkı güzelleştirmiş. Milli Park’ta yaban keçisi, yaban domuzu, sansar, tavşan, sincap ve kirpi gibi memeli hayvanlarla, ötücü kuşlar ve sürüngenler yaşıyor. Onların arasında dolaşmak ve nereden karşınıza çıkacaklarını bilmemek heyecan verici. Ayrıca Milli Park sahasında; Antik Physkos Kenti görülebilir. Milli Park’ın hemen yanında bir de Macera Parkı var ama orası daha çok çocuklar için tasarlanmış.

Marmaris’te tatilinize renk katabileceğiniz pek çok aktivite var. Parasailing, jet ski, flyboard, yelken, banana, kano gibi su sporları aktivitelerine katılabilirsiniz. Ayrıca jeep safari, trekking, bisiklet gibi alternatif aktivitelere de yapılıyor. Dilerseniz dalış yapabilir ve Ege’nin derinlerde saklı kalmış hazinelerini keşfedebilirsiniz.

İnce, uzun yarımada ile Akdeniz ve Ege’yi ayıran Marmaris kıyıları üzerinde yüzlerce enfes koy ve plaj yer alıyor. Denizden ve karadan birçoğuna rahatlıkla ulaşılabilen Marmaris koyları, yeşil ve mavinin bir birine kaynaştığı berrak suları, temiz sahilleri göz kamaştırıcı. Marmaris’e bağlı Turunç, Selimiye, Bozburun, Bördübet, bugün her biri Marmaris ile yarışırcasına marka tatil rotasına dönüştü bile. Bizim ise ilk tercihimiz Turunç oluyor.

#marmaris, #turunç, #marmariste gezilecek yerler, #marmaris kalesi

Turunç, Marmaris‘in hemen yanı başında çok güzel bir koya sahip sahil beldesi. İçmeler‘den sonra en popüler belde. Aynı zamanda Marmaris tatilinizde mutlaka görmeniz tavsiye edilen yerlerden de birisi konumunda. Bizim için ise Turunç demek ‘aşk’ demek… Turunç’a giden yolu seviyoruz. Manzara muhteşem. Arabanızı bir kenara çekip bir kaç dakika da olsa yukarıdan doğal güzelliğe bakmanın tadını çıkarın. Ormanlar ve denizi bir arada görebileceğiniz virajlı yolda ilerlemek büyük keyif. Yolculuk yaklaşık yarım saat sürüyor. Eski bir balıkçı kasabası olan Turunç, aynı zamanda mavi tur teknelerinin ve yatların da uğrak noktası. Sahil boyunca demirlemiş pek çok yerli ve yabancı tekne görmek mümkün. Bölgedeki restoranlar yaz boyunca kalabalık. Ancak biz gittiğimizde pandemi olduğu için çoğu yer kapalıydı.

Turunç Koyu ve Turunç Halk Plajı mavi bayraklı plaj statüsünde. Yani deniz ve plajlar temiz ve berrak. Turunç Halk Plajı’nın uzunluğu yaklaşık 300 metre ve genişliği ise yaklaşık 10 metre. Deniz ise harika. Deniz kenarında güneş dağların arkasında kalana kadar vakit geçirdik. Daha sonra bir otelin o gün kapalı olan iskelesine gittik.

İskelede oturmuş tatilimizle ilgili konuşurken bu köşeyi birlikte hazırladığımız Özde’ye cebimden çıkardığım yüzüğü uzatarak, “Benim en büyük şansımsın. Hayatıma girdiğin günden bu yana yaşamım renkledi. Mutluluğumuzun sonsuza kadar sürmesini istiyorum. Benimle evlenir misin?” diye sordum. Özde ise vermesi gereken cevabı unutup yüzü parmağına taktı. Bir kez daha sorduğumda “Evet” cevabını alabilmiştim. O gün bizim en mutlu günlerimizden biriydi.

#marmaris, #turunç, #marmariste gezilecek yerler, #marmaris kalesi

Amos Antik Kenti Turunç’a 1 saatlik yürüme mesafesinde. Buraya doğa yürüyüşü yaparak antik kent kalıntılarını görmeniz tavsiye edilir. Turunç’ta diğer bir aktivite ise dalış. Sualtı ortamı çok güzel ve berrak. Kayalık alanların ve sualtı mağaralarının çokluğu sebebiyle popüler dalış noktalarından birisi Turunç. Turunç’ta aynı zamanda sahilde su sporları hizmeti veren tesisler de bulunuyor. Burada her türlü donanımı kiralamak ve eğitim almak mümkün. Çevre koylara (Kumlubük, Çiftlik ve Gebekse Koyu) ve plajlara yapılan tekne turlarına da katılabilirsiniz. Marmaris’ten olduğu gibi Turunç’tan da Dalyan ve İztuzu Plajı’na günübirlik tekne turları düzenleniyor. Ayrıca kendiniz de tekne kiralayarak kendi mavi turunuzu yapabilirsiniz.

Gezimizi, Turunç’un masmavi suları ve eşsiz doğasıyla noktalayıp, Marmaris’e daha da aşık olarak evimizin yolunu tutuyoruz. Bir dahaki gelişimizde Marmaris’in bambaşka güzelliklerini keşfedeceğimize eminiz.

#marmaris, #turunç, #marmariste gezilecek yerler, #marmaris kalesi

HERAKLEİA: Herkül’e adanmış kent

Bu hafta yolumuz Bafa Gölü ve Latmos (Beşparmak) Dağları’na düştü… Bugüne kadar İzmir-Muğla arasında yolculuk ederken kim bilir kaç kez önünden geçtik, kim bilir kaç kez yol kenarındaki güzel manzaralarda durup dinledik. Bu kez hedefimiz Bafa Gölü’nü daha yakından tanımak, bugün Beşparmak Dağları denen Latmos’u adımlamak ve okuduğumuz mitolojik hikayelerin eşliğinde Latmos Herakleia’sını keşfetmekti.

Latmos, Hellen dilinde bir sözcük. Antik çağlarda bu bölge, Ana Tanrıça Lada’dan ötürü bu isimle tanınıyor. Hellenler ‘Lada’ ismini Latmos olarak değiştirerek bölgeye de bu ismi vermişler.

Herakleia’ya ulaşmak için Kapıkırı Köyü’ne doğru yola çıktık. Muğla’nın Milas ilçesine bağlı sevimli bir köy olan Kapıkırı, 130 haneye sahip. Nüfusu da yaklaşık 400. İçinde pansiyonların da bulunduğu köyde imamın, ilkokulda kaldığını öğrenince şaşırdık. Köye girdiğimiz andan itibaren herkesle selamlaştık ve sohbet ettik. Devletten destek almayan, yaşam koşulları her geçen gün zorlaşan, topraktan uzaklaştırılmaya çalışılan köylünün, pandemi ve yasaklardan dolayı daha kötü hale düşmüş olduğunu bir kez daha gözlerimizle görmenin üzüntüsünü yaşadık. Köydeki pek çok hane, ziyaretçiler için; zeytinyağı, bal, takı, tülbent gibi ürünler hazırlamış. Biz de onlardan nasibimiz olanı aldık.

Kapıkırı Köyü, Herakleia Antik Kenti’nin bir bölümünün üzerine inşa edilmiş. Köyde dolaşırken farklı noktalarda çeşitli medeniyetlerin izlerini görebiliyorsunuz. Kent adını, Yunan mitolojisindeki ünlü kahraman Herakles’ten almış. Herakles’in Roma mitolojisindeki adı ise Herkül… Herkül çocukken en sevdiğimiz karakterlerden biriydi. Süpermen’den daha gerçekçiydi.

Bölgede yerleşimin M.Ö. 8’inci yüzyıla kadar gittiği düşünülüyor. Bir İyonya şehri olarak kurulan Herakleia, bir dönem Karya’ya bağlanmış, ardından Büyük İskender’in Anadolu’ya girişi ile Hellenistik dönemini yaşayıp, sonra da Bizans ve Osmanlı toprağı olmuş.

Biz antik kentin merkezine nasıl gideceğimizi düşünürken, köyde yaşayanlardan Sadettin Yıldırım bize rehberlik edebileceğini söyledi. Biz de buna çok sevindik. Böylece, yaklaşık 1.5 saat süren yolculuğumuz boyunca hem kendisiyle sohbet edip bölge hakkında çok daha fazla bilgi edindik hem de daha fazla yer gördük.

#bafa gölü, #latmos, #kapıkırı, #herakleia, #muğlada gezilecek yerler, #muğlada görülecek yerler

Ege Bölgesi’nin en büyük gölü olan ve Ege Denizi ile yıllar önce vedalaşmış olan Bafa Gölü’nün kenarında yer alan bu şirin köy, Sadettin Yıldırım’ın anlattığına göre büyük büyük dedesi tarafından kurulmuş. Bölgenin havası tertemiz, manzarası harika, toprakları verimli ve tarihi ile dikkat çekici. Daha ne olsun… Köy halkı daha çok zeytincilik, hayvancılık, balıkçılık, arıcılık ve turizmle geçiniyor.

Biz, bir zamanlar deniz kenarı olan Herakleia Antik Kenti’nin en eski kalıntılarına doğru ilerlerken, zeytin ve yabani armut ağaçlarının gölgesinden; karabaş, hayıt, kekik gibi otların arasından geçtik. Bölge SİT alanı. Ancak köylüler devletten arazi kiralayarak zeytin ağaçlarından gelir elde ediyorlar. Arazilerin etrafı genelde taşlarla çevrilmiş. Taşların pek çoğunun antik dönemden kaldığını söylemeye gerek yok sanırım. Büyükbaş hayvancılıkla da uğraşan köylüler, ineklerin başka birinin arsasına girmemesi için kapılar koymuşlar. Her birinin üzerinde kapıların kapatılması için Türkçe ve İngilizce uyarılar var. Antik kent bir yürüyüş rotası içinde olduğundan pek çok kişi bu kapılardan geçiyor.

Çok kayalık ve engebeli bir arazi üzerinde kurulan antik kentin etrafı 65 kule ve takviye edilen, 6.5 kilometre uzunluğunda bir sur ile çevrilmiş. Kulelerin pek çoğu yıkılsa da ayakta kalanlar da var. Bölgede kazı çalışmaları başlamadığı için pek çok şey toprak altında ama kaya mezarları ortalarda. Çevrenizdeki mezarları saymaya başlarsınız 2 bin rakamına ulaşabilirsiniz. Ve tabii ki bu mezarların içleri, yağmacılar tarafından boşaltılmış.

Rehberimiz Sadettin Yıldırım, yolculuğumuz sırasında Beşparmak Dağları’nın hayatını kurtardığını söyledi. Yıldırım, alkol nedeniyle sağlığını kaybetmek üzereyken dağlarda yaptığı yürüyüşler sayesinde hayata yeniden döndüğünü ve kötü alışkanlıklarını bıraktığını anlattı.

#bafa gölü, #latmos, #kapıkırı, #herakleia, #muğlada gezilecek yerler, #muğlada görülecek yerler

Bölgenin doğal yapısı, kaya parçalarının ve kalıntıların çevreye verdiği görüntü müthiş. Biz Latmos’ta şelalelerin de olduğu biliyorduk ama sadece çok uzaktan görebildik. Cılız akıyorlardı. Yıldırım, bu yıl yağmurların azlığı nedeniyle böyle göründüklerini, kışın kar ve yağmur sularıyla besledikleri için çok daha gür bir şekilde aktıklarını belirtti.

Kentin agorasına ulaştığımızda, dükkanlardan kalma bir taşın üzerindeki Latince yazılanlar bugün de hiçbir şeyin değişmediğini anlatır gibiydi… Şöyle yazıyordu: “Vergi yükünün ağırlığından geçinmekte ve dükkanıma bir şeyler almakta zorlanıyorum….”

Söz, çevremizde en çok gördüğümüz zeytin ağaçların açıldığında Yıldırım, bize kendi ağaçlarından ürettiği zeytin yağını överken, “Ben gübre kullanmıyor. Benim zeytinlerim doğal yetişiyor. Böylece yağları da çok güzel oluyor” diyor.

Kayalık arazi üzerinde yer alan Athena Tapınağı kentin en iyi korunmuş yapılarından biri ve yine Hellenistik döneme aittir. Kentteki diğer yapılar arasında, Agora, Bouleuterion, Tiyatro ve Endymion Kutsal Alanı yer almakta. Bafa Gölü önceleri denizle bağlantılıydı ve Miletos, Priene ve Myus gibi Herakleia da bir liman kentiydi. Menderes’in getirmiş olduğu alüvyonlar zamanla Latmos Dağları’na doğru uzanan bu girintinin denizle ilişiğini kesti ve bir göl haline getirdi. Herakleia’nın tarihsel öneme fazlasıyla sahip olmamasının nedeni Miletos gibi metropol bir şehrin gölgesinde kalmış olmasının yanı sıra denizle olan bağlantısının kesilmiş olmasıyla da açıklanabilir. Çünkü deniz ticareti her kent gibi Herakleia için de çok önemliydi.

Latmos Dağları’ndaki kaya resimleri ilk kez 1994’te keşfedilmiş. Bunlar, Batı Anadolu tarih öncesi kaya tasfirlerinin ilk tanıkları. Dağın daha çok batı yamaçlarına dağılmışlar. Genellikle kırmızı aşı boyası ile yapılmışlar. Nadiren sarı ve beyaz renk kullanılmış. İşlenen konular, günlük hayattan alınmış sahneler. Kadın ve erkek figürleri, ana motifler. Hayvan resimlerine ender rastlanıyor. Resimlerde ayrıntılara rastlanmazken, erkekler çıplak, kadınların ise etek veya önlük giydikleri ima edilmeye çalışılmış. Biz de Yıldırım sayesinde bir şapel ve bir kayanın içine işlenmiş dini figürleri gördük. O olmasa onları da zor bulurduk diye düşünüyorum.

#bafa gölü, #latmos, #kapıkırı, #herakleia, #muğlada gezilecek yerler, #muğlada görülecek yerler

Latmos Dağları’nda geçmişte birçok manastır varmış ama bunlardan sadece ikisi günümüze kadar gelmiş: Stylos ve Yediler Manastırı. Stylos Manastırı antik kent içinde yer almıyor. Buraya ulaşmak için Kapıkırı Köyün’den 4 saat civarında yürümeniz gerekiyor. Manastırda M.S 10’uncu yüzyılda Paulos adlı bir keşişin yaşadığı biliniyor. Manastırın biraz yukarısında ise freskli bir mağara var.

Kapıkırı’na gelmeden önceki köyün adı Gölkaya Köyü. Buradan yapacağınız 1 saatlik yürüyüşle ulaşacağınız, bölgedeki ikinci önemli manastır ise Yediler Manastırı. Bu manastırın yolu, Stylos Manastırı’na göre daha düzgün ve işaretlenmiş. 10’uncu yüzyıldan kalma olan manastır içinde 2 kilise ve 1 şapel bulunuyor. 1994 yılında keşfedilen 8 bin yıllık kaya resimleri de burada. Burada yaşayan ilk insanların günlük yaşamına ışık tutan resimlerde erkek, kadın ve çocuk figürleri seçilebiliyor. Manastırın avlusunda bulunan bir kayada da Hz. İsa’nın hayatından kesitler sunan freskler var.

SONSUZ AŞK UYKUSU

Anadolu, binlerce aşk hikayesiyle doludur. Çoğu da hüzünlü biter. Latmos’taki efsane ise sonsuz aşkın hikayesidir. Beş bin yıl önce, Güneş tanrısı Helios ve şafak tanrıçası Eos’un kardeşi olan, başında bir yarım ay, elinde meşalesiyle dünyayı dolaşan güzel Ay tanrıçası Selene (Artemis), Latmos’ta yaşayan çoban Endymion’u uyurken görür ve aşık olur. Güzel ay tanrıçasının aşkı karşılıksız kalmaz. Endymion da ona aşık olur. Yemyeşil çimenlerin, türlü çiçeklerin yeşerdiği Latmos’ta sürüsünü otlatan Endymion, tüm gün Selene için kavalıyla kimi zaman hüzünlü, kimi zaman neşeli şarkılar çalar. Efsaneye göre, güneş batıp gece olunca Latmos yamaçlarına, sevgilisinin yanına iner Selene. Geceleri uykuya daldığında sessizce sevgilisinin yanına gelip okşayıp sevmeye başlar Endymion’u. Uzun gündüzlerin bitip, sevgilisinin kollarında olacağı geceyi özlemle bekleyerek geçirir günlerini Endymion. Güneşin yeryüzünden çekilip, şafak tanrıçanın atlarına binip gecenin perdelerini güneşe aralayacağı zamana kadar birlikte olur aşıklar. Günün ilk ışıklarında Selene, sularda yıkanıp gökyüzüne yükselir. Ancak Endymion ölümlü, Selene ise bir tanrıçadır. Ve sonunda Selene, sevdiğini ölümsüz bir uyku bahşeder. Öyle ki bugün bile dolunaylı gecelerde gölün suyunun ağlıyormuş gibi titreştiği, Selene’nin Latmos’ta bilinmeyen bir mağarada sonsuz uykusundaki Endymion’u ziyaret ettiğine inanılır.

Latmos’ta yaşanan bu aşk hikayesi o kadar sevilir ki, İtalya’daki Siena Katedrali’nin tavan süslemelerinde, Hollanda’nın Soestdijk Sarayı’ndaki tablolarda, pek çok mezar steli ve lahitte, ölümsüz aşkı anlatmak için kullanılır.

BAFA GÖLÜ’NDE TEKNE TURU

Söke ovası 2 bin yıl kadar önce denizdi, burada büyük bir körfez vardı. Büyük Menderes’in getirdiği alüvyonlar körfezi doldurdu ve ova haline getirdi. Bugünkü Bafa Gölü denizden bir parça olarak arada kaldı. Gölün suyu tuzlu bu nedenle tatlı su balıklarının dışında levrek, çupra gibi balıklar da yetişiyor. Bölge halkının favorisi ise yılan balığı. Burada balıkçılıkla ya da yazın tekne turları yaparak geçimini sağlayanlar da var. Gölün üzerinde iki ada bulunmakta. İkiz adalardan biri aslında tam ada değil, bir kumulla karaya bağlı. Göldeki adalarda manastırlar, kiliseler kurulmuş. Tekne turlarıyla bu adaları gezebilir, gölün suyunda serinleyebilirsiniz. Gölün çevresi zeytinliklerle çevrili. Bu nedenle gölün çevresindeki lokantalarda yapılan yemeklerin hepsi zeytinyağı ile yapılmakta.

#bafa gölü, #latmos, #kapıkırı, #herakleia, #muğlada gezilecek yerler, #muğlada görülecek yerler

NASIL GİDİLİR? NE YENİR?

Bodrum Havaalanı’ndan 52 kilometre, Milas’tan ise 37 kilometre uzaklıkta olan Kapıkırı köyüne otobüsle İstanbul ya da İzmir’den geliyorsanız Milas Otogarı’nda inmelisiniz. Sonrasında minibüslerle Bafa’ya gelebilirsiniz. Arabanızla geliyorsanız, web haritalarından yolunuzu bulmanız çok daha kolay.

Bafa’ya geldiğinizde gölde bol miktarda olan yılan balığını denemeyi unutmayın. Köylülerin, tenekede pişirdiği balık, oldukça lezzetli.

#bafa gölü, #latmos, #kapıkırı, #herakleia, #muğlada gezilecek yerler, #muğlada görülecek yerler

Tatil demek Fethiye demek

Anadolu efsaneler için verimli bir toprak gibidir. Doğusundan batısına, güneyinde kuzeyine içinde mitler taşıyan bu coğrafya, savrulup duran hikayeleri geçmişten geleceğe taşır. Kulaktan kulağa yayılan bu öyküler, belki bir gün bizi olduğu gibi sizi de arkasından sürükler. Yol, Tanrı Apollon’un Finike Kralı Agenor’un kızlarından birine aşık olup, kalbini çalmak için sevimli bir köpeğe dönüştürdüğü ana çağırırsa sizi, bilin ki siz bu iki sevgilinin doğan erkek çocuklarına verdiği ismi taşıyan ilçeye, Telmessos’a, yani Fethiye’ye gitmek üzeresiniz. Ve bilin ki tarihin, güneşin ve kumun turkuaz rengiyle buluştuğu o ilçede geçireceğiniz birkaç günü asla unutamayacaksınız. Eğer bugüne kadar Fethiye’yi görmediyseniz pandemi yasakları bittikten sonra gidilecek yerler listenize mutlaka alın.

Antik çağlarda Telmessos, Osmanlı İmparatorluğu döneminde ise Makri ve Meğri adları ile anılan Fethiye, ismini ilk şehit Türk pilotu Fethi Bey’den alıyor. Fethiye veya antik ismi ile Telmessos kentinin geçmişi filolojik bazı tespitlere göre M.Ö. 3 binlere kadar gitmesine karşın o dönemleri teyid edecek eserlere henüz rastlanmış. Antik dönemden itibaren karşılaşılan pek çok deprem ve yeni yerleşim alanlarının kurulması o dönem yapılarının zaman içerisinde yok olmasına neden olmuş. Ancak modern kentin güneyindeki kayalıklara oyulmuş mezarlar ile şehrin çeşitli noktalarında yer alan lahit mezarlar antik çağdan günümüze ulaşabilmişler. Bölgedeki kaya mezarlarından en ünlüsü ve en görkemlisi hiç şüphesiz Kral Amyntas’ın mezarı. Son yıllarda müzenin yaptığı kazılarda ortaya çıkarılan, günümüz de yapılan restorasyon çalışmalarıyla bugün bin 500 kişinin kullanımına cevap verecek tiyatro kalıntısı, kentin antik dönemdeki yerleşimi ile teşkilatı hakkında bazı bilgiler vermektedir. Fethiye, özellikle Persler, Likyalılar, Kayralılar ve Romalılar’a ait eserleri ile tanınmış. Fiziki yapısı içinde barındırdığı körfezi nedeniyle yöreyi ziyaret edenler tarafından İzmir’e benzetiliyor.

Fethiye’de ziyaret edilecek yerler arasında ilk akla gelen, Ölüdeniz. Özellikle bu bölgede İngilizler çok sayıda ev ve arsa almış. ‘Her şeyin fiyata dahil olduğu’ cazip fiyat avantajlı tatil köyleri ya da oteller bölgeye çok sayıda yabancı turist çekiyor. Yıllarca yabancı turistlere ‘yolunacak kaz’ gözüyle bakan esnaf ise şimdi bu otellerden çıkmayan turistlerden dert yanıyor. Pandemi sürecinde ise esnaf eski günlerini mumla arıyor.

#fethiye, #kelebekler vadisi, #ölüdeniz, #kayaköy, #saklıkent, #babadağ

Yıllardır tanıtım afişlerinde boy gösteren doğa harikasına, son yıllarda bir de Saklıkent Kanyonu eklendi. Fethiye içinden minibüs ve özel araçlarla Fethiye-Kaş Karayolu’ndan ayrılarak ulaşılan Saklıkent Kanyonu’nda, yüksek duvarları andıran kaya aralığına nehir üstündeki asma yaya yolundan giriliyor. Kanyona ancak, dağların doruklarından eriyerek akan ve dizlerinize kadar gelen kar suyunu geçerek girebiliyorsunuz. Bu bölümü geçerken inanılmaz derecede soğuk olan suya rağmen oldukça zevk alıyorsunuz. 18 kilometrelik kanyon aralığının bir bölümünü yürüyenler, gökyüzünün görülmez, gölcüklerin ve setlerin aşılmaz olduğu bölümlerden geri dönerken, şifalı olduğu söylenen çamurları da yüzlerine sürmeyi ihmal etmiyorlar.

Saklıkent kanyonundan ayrılanların uğrak yerlerinden biri de kaplıca yöresi. Görkemli Tlos Antik Kenti’yle, ulu çınarların gölgesinde ve şelalelerin serin sularının arasında yemek yiyen ziyaretçilerine keyifli anlar yaşatan Yakapark, çevre gezilerine katılan turistleri memnun ediyor.

Şimdi sırada Ölüdeniz ve yamaç paraşütünün yapıldığı Babadağ var. Gün boyu ziyaretçi akınına uğrayan Ölüdeniz’deki Belcekız Plajı’nda, yılın 12 ayı denize girilebiliyor. Ölüdeniz sahilinde yamaç paraşütü hizmeti veren acenteler var. Rezervasyon yapıp çıkış saati bekleniyor. Sigortalanan yolcular, pilotlarla beraber 4×4’lere biniyor üste de paraşütler yükleniyor. Ölüdeniz çıkışından 1965 metre yükseklikteki Babadağ’a 1978 yılında yangın kulesi için açılmış olan 25 kilometrelik orman yolu ile tırmanılıyor. Yol toz, toprak ve engebeli. Yolculuk, yaklaşık 50 dakika sürüyor. 1200 metrelerde ağaç cinsleri de değişim gösteriyor ve anıtsal gövdeli, 200-300 yıllık nadir türlerden Sedir ormanlarına rastlanıyor.

#fethiye, #kelebekler vadisi, #ölüdeniz, #kayaköy, #saklıkent, #babadağ

Bin 700 metrede uçuş pistine ulaşanları her ihtimale karşı bir ambulans hazır bekliyor. Eğer rüzgar uçuş için uygun değilse, daha elverişli olan 1900 metreye çıkılıyor. Acente tarafından kendilerine verilen tulum ve kasklarını giyenler, önce paraşütleri yere açıp rüzgara bırakıyorlar. Şişince de koşmaya başlıyorlar ve kendilerini dik yamacın bir yerinden gökyüzünün boşluğuna bırakıyorlar. Keyiften mi, heyecandan mı, yoksa adrenalin salgısından mı bilinmez önceleri çığlıklar duyuluyor. Sonra uzaklaşıyorlar ve doyumsuz bir manzara seyrederek Belcekız Plajı gerisindeki iniş pistine konuyorlar.

Bu arada Kumburnu sahillerinde denizin tadını çıkaranların bir bölümü, sahilden kalkan ve 5 kilometre uzaklıkta bulunan Kelebek Vadisi’ne düzenlenen tekne turlarına katılıyorlar. Ölüdeniz yakınlarında bulunan kilise kalıntılarının görüldüğü Ayanikola Adası ve Gemile Koyu da en az diğer gezi yerleri kadar ilgi görüyor. Fethiye’nin içinde ise durum daha farklı… Kent içinde kalıp günübirlik tekne turlarına katılarak tatil yapanlar, akşamlarlı sahil boyunca dizili çay bahçelerinde oturup kıyı bandında dolaşıyorlar. Fethiye, küçük bir ilçeden çok aslında gezip görüldükçe, anlatılan öyküleri dinledikçe insanın içine sığmayan bir doğa harikası bölge. Eğer şimdiye kadar görmediyseniz mutlaka gidip görün.

BURALARI GÖRMEDEN TATİLİ BİTİRMEYİN

12 ADALAR

Birbirinden güzel sayısız koylarla süslü Kapıdağı Yarımadası ve adalardan oluşan, balıkçıların “Karanlık İçi” olarak tanımladıkları bölge mavi yolculukların vazgeçilmez uğrak yerlerinden biridir. Fethiye ve Göcekten düzenlenen günübirlik turlarla da ulaşılabilen Yassıca Adalar, Hamam Koyu, Kurşunlu Koyu, Yavansu, Bedri Rahmi Koyu, Tersane Adası, Göbün Koyu, Boynuzbükü, Göcek Adası, Domuz Adası, Zeytin Adası, Kızıl Ada yörede “12 Adalar” olarak da anılmakta ve önemli bir çekim alanı özelliğini taşımaktadır. Adaları gezerken Hamam Koyu’nda bir Bizans manastırı olan, bugün deniz altında kalmış kalıntılar arasında serinlemek, Yavansu’da kısa bir yürüyüşten sonra tepedeki antik kent Lydas’ı dolaşmak, Tersane ve Göbün adalarında kendinize balık ziyafeti çekmek bu mavi yolculukla yaşayacağınız serüvenlerden bir kaç tanesidir.

#fethiye, #kelebekler vadisi, #ölüdeniz, #kayaköy, #saklıkent, #babadağ

KAYA KÖY

Kuruluşu kesin olarak bilinmeyen ve depremler sonucu birkaç ev tipi mezarı dışında bütünüyle yok olan antik Karmillassos’un üzerinde 14. yüzyıldan başlayarak kurulmuş bir Rum yerleşimidir. Eski adı Levissi’dir Yaşamı boyunca çevresindeki beş Türk köyünün halkı ile bütünleşen ve dostluk, kardeşlik, barış kavramları üzerinde insanlık dersleri veren Kaya Köy bölgemizin gurur kaynaklarından biridir. 1922 yılında Türk ve Yunan hükümetleri arasında imzalanan bir “nüfus değişimi” anlaşması uyarınca, Kaya Köy’ün Rum ahalisi ile Batı Trakya’da yaşayan Türk halkı karşılıklı olarak yer değiştirmiştir.

#fethiye, #kelebekler vadisi, #ölüdeniz, #kayaköy, #saklıkent, #babadağ

KELEBEKLER VADİSİ

Bu ilginç kanyon, adını temmuz-eylül aylarında bölgeye gelen “Jersey Tiger” adlı kelebeklerden almış. Kelebeklerin bir arada bulunduğu bir açık hava müzesini andıran vadi, yaz-kış akan şelalesi, geniş kumsalı, denizi ve pembe zakkum çiçekleriyle küçük bir yeryüzü cennetini andırıyor.

#fethiye, #kelebekler vadisi, #ölüdeniz, #kayaköy, #saklıkent, #babadağ

Ege Denizi’nin incisi: Bozcaada

Yine yola çıktık. Yol, bu kez bizi Ege’nin mavilikleri içinde güzel bir adaya götürüyor. Bugünlerde gizli konuşulan konulardan biri adalar… Neden gizli konuşuluyor? Aslında tam olarak bilmiyorum. Yunanistan, Ege’deki kayalıklara, adalara çöküyor, sürekli silahlanıyor ama nedense herkes bunları kapalı kapılar ardında konuşuyor. Kimse, “Ne oluyor kardeşim!” demiyor, “Hadi kendi evine!” diyemiyor… Neyse, bir gün denir umarım.

#bozcaada #bozcaadada görülecek yerler #bozcaada rehberi #bozcaadada gezilecek yerler

Biz sizi hala elimizde olan, Türkiye’nin üçüncü büyük, Ege Denizi’nde ise Gökçeada‘dan sonra ikinci en büyük adası Bozcaada‘ya götüreceğiz. Bozcaada, Çanakkale iline bağlı bir ilçe. Türkiye’nin köyü olmayan tek ilçesi. Yüzölçümü 40 kilometrekare. Anakaraya uzaklığı 6 kilometre. Ada her mevsim başka bir güzel. Biz daha çok yazını seviyoruz ama Eylül ayında yapılan bağ bozumu festivalleri de ayrı güzellik katıyor Bozcaada’ya. Sanırım en güzeli de hangi mevsim olursa olsun fermante edilmiş üzüm suyunuzu alıp adanın büyük kısmını kaplayan bağların arasından geçip gün batımını izlemek için Batır Burnu’na gitmek. Burada Polente Deniz Feneri ve rüzgar güllerini de göreceksiniz.

Yunan mitolojisinde “Tenedos” adıyla anılan adanın tarihi M.Ö. 3 bin yıllarına dayanıyor. Pelasglar, Fenikeliler, Atinalılar, Yunanlılar, Persler, Büyük İskender, Bizanslar, Cenevizler, Venedikler ve Osmanlılar bu süreçte adada izlerini bırakmış olan uygarlıklar. Adaya yanaşırken sizi tüm ihtişamıyla selamlayan Bozcaada Kalesi’ni mutlaka yakından görün. İlk inşa edeni belli olmayan, pek çok kez onarılan kalenin en üstteki surlara çıkıp manzaranın keyfini çıkarmayı unutmayın. Bozcaada‘nın bulunduğu coğrafyadan farklı, kendine özgü bir iklim yapısı var. Rüzgarı bol. Sebebi de Akdeniz iklimine sahip olmakla beraber boğazın tam çıkışında yer alması. Bu durum en çok daha güzel üzüm yetişmesine neden oluyor.

#bozcaada #bozcaadada görülecek yerler #bozcaada rehberi #bozcaadada gezilecek yerler

Balıkçılık, adanın önemli geçim kaynağı. Balık göç yollarının üzerinde olması denizini bereketli kılmış. Konumu itibariyle de hem Karadeniz hem Marmara hem de Ege balıklarını bulmak mümkün. Levrek, sinarit, uskumru, sardalya, mercan, karagöz, çipura, kupa, sarpa adaya özgü balıklar. Buranın kalamarı ve ahtapotu da nefis. Biz, bu saydığım balık arkadaşlarla yakından ilgilendik siz hiç merak etmeyin.

Feribotun yanaştığı yer ilçe merkezi. Yazın burada ağaçlar altında serinlemek iyi geliyor. Adanın eski mimari dokusu korunmuş. Merkez dışında herhangi bir toplu yerleşim yeri bulunmuyor. Yapı olarak sadece bağlar arasına kurulmuş taştan yapılma bağ evlerine rastlanıyor. Zamanında kasabanın ortasından geçen bir dere ile merkez Rum ve Türk mahallesi olarak ikiye ayrılmış. Doğal olarak kendi kültürlerinden gelen mimari özellikleri barındırıyorlar. Artık böyle bir ayırım yok ama mimari farklarından hangi mahallede olduğunuzu anlamak mümkün.

#bozcaada #bozcaadada görülecek yerler #bozcaada rehberi #bozcaadada gezilecek yerler

Türk mahallesi, tek katlı taş ve iki katlı cumbalı evlerden, kıvrımlı sokaklardan ve ufak meydanlardan oluşuyor. Rum mahallesi 1900’lü yılların başında geçirdiği büyük bir yangından sonra Amerika’dan gelen bir mimar tarafından tekrar planlanmış. Mahalle, antik kentlerin birçoğunda kullanılmış olan ızgara plana göre, birbirini dik kesen ve hemen hemen aynı genişlikteki sokaklarıyla yeniden kurulmuş. Rum mahallesi bakımlı evleri ve sokakları ile daha dikkat çekici duruyor. Sokakların birbirini dik kesmesi düzenli bir hava veriyor. Mahallenin tam ortasında bir kilise ve saat kulesi yer alıyor. Ada sokaklarını bir saat içinde yürüyerek gezmeniz mümkün. Ama bir kere dolaşmak yetmiyor, her seferinde yeni bir ayrıntı gözünüze çarpıyor. Evlerin duvarlarını her gittiğimizde daha da renklenmiş görüyoruz. Adanın ünlü duvar resimlerinin yaratıcısı ressam Cemil Onay’ın resimlerini, heykellerini ve eserlerini görmek için Rum mahallesindeki atölyesine uğramayı unutmayın.

DENİZE NEREDEN GİDİLİR?

Bozcaada‘nın en çekici yanlarından biri güzel denizi. Bakir koylar ve kuytu plajlar sizi bekliyor. İrili ufaklı koyların çoğu denize girmek için uygun. Adada yaz dönemi, kuzeyden esen poyraz sayesinde bunaltıcı geçmiyor. Eylül-Ekim ayları deniz suyu sıcaklığının en yüksek olduğu dönem. Rüzgarın hafiflemesi ve plajlardaki kalabalığın çekilmesi sayesinde denizin keyfine doyum olmuyor. Ünlü Ayazma Plajı altın rengi, incecik kumu ve pırıl pırıl turkuvaz denizi ile oldukça etkileyici. Akvaryum Plajı gerçekten harika. Bunun dışında da çok sayıda kumsal var. Habbele, İğdelik, Sulubahçe, Ayana, Tuzburnu, Tuzlubahçe, Akdere ve Tekirbahçe koyları da denize girmek için ideal yerlerden. Denize gitmeden önce rüzgarın poyraz mı yoksa lodos mu estiği bilmeniz gerekiyor. Bunun nedeni adada denize girilecek yeri rüzgarın yönü belirliyor olması. Kuzeyden esiyorsa (poyraz) güneye, güneyden esiyorsa (lodos) kuzeye yönelmek gerekiyor. Rüzgar olmadığında adadaki tüm koylarda deniz çarşaf gibi oluyor. Genelde adada poyraz esiyor. Bu durumda güneydeki koylar dalgasız ve sakin oluyor. Eğer lodos esiyorsa adanın doğu ve kuzeydeki koyları sakin oluyor. Yani endişeye yer yok, en rüzgarlı havada bile denize girebileceğiniz sakin bir koy bulabiliyorsunuz. Ayrıca yazın ada ne kadar kalabalık olursa olsun denize girilecek tenha koylar bulabiliyorsunuz. Adada aracınız olursa çok rahat edersiniz ama yoksa da üzülmeyin bisiklete binmek veya minibüslerle ulaşmak da diğer alternatifler. Ayazma Plajı, Habbele Plajı ve Sulubahçe’ye merkezden 15 dakikada bir kalkan minibüslerle ulaşmak mümkün. Akvaryum Plajı’na da belirli saatlerde yine merkezden minibüsler kalkıyor.

#bozcaada #bozcaadada görülecek yerler #bozcaada rehberi #bozcaadada gezilecek yerler

BİREYSEL GİRİŞİMLERLE KURULAN MÜZE

Bisiklet, motor kiralayıp adayı gezmek müthiş. Rum mahallesi tarafında çok şirin evler, adaya özgü kafeler ve restoranlar var. Adanın nostaljik havasını derinden hissettiren merkezdeki bu sanat kokan sokaklarda yürüyün. Adayı en güzel anlatan Bozcaada Müzesi’ni görmeyi unutmayın. Adanın geçmişini ortaya koyan müze, tamamen bireysel girişimlerle kurulmuş. M.Hakan Gürüney’in araştırmacı kişiliği ve Bozcaada’ya olan sevgisi bir araya gelince ortaya alışılmışın dışında bir müze çıkmış. Gürüney, bu küçük adanın son derece ilginç ve zengin bir tarihi olduğunu öğrendiğinden beri adayla ilgili kültür varlıklarını toplamaya adamış kendini. Kendi deyimiyle Bozcaada’nın belleğini oluşturuyor bu müzede. Müze mağazasından kitap, katalog, kartpostal, antik dönem replika Tenedos sikkelerinden yapılmış kolye, küpe, yüzük, seramik kupalar gibi adayla ilgili hatıralık eşyalar alabilirsiniz. Müzeden çıktıktan sonra Ayazma Manastırı’nda yaşlı çınar ağaçlarının altında püfür püfür esen bir restoran var. Fiyatları da keyif için uygun. Amadeus şarap fabrikasının bahçesindeki Mozart Kafe, merkez dışında akşamları takılabileceğiniz hoş bir mekan. İlginizi çekiyorsa cam, seramik atölyesine veya şarap derslerine katılmak gibi alternatifleriniz var.

Veli Dede Fırını’nda harika kurabiyeler ve bir de meşhur Polonyalı kekini bulabilirsiniz. Muhteşem manzarasıyla büyüleneceğiniz Salhane Bar pandemi sonrasında gece bir şeyler içmek ve müzik dinlemek için ideal. Adada yetiştirilen tüm üzümleri görebileceğiniz, Sulubahçe mevkisinde taraça düzeninde, geleneksel ve modern yöntemlerle yapılmış bağların bulunduğu, denizi doğayı ve üzümü birleştiren bu 1 kilometrelik keyifli yolda yürümeyi unutmayın.

Adanın en yüksek noktası (192 mt.) olan Göztepe’ye çıkmak, denizin ortasındaki büyük bir geminin kaptan köşküne çıkmak gibi. Buradan adadaki bütün yükseltileri, düzlükleri, bağları, çamlıkları, evleri, rüzgar güllerini ve etrafındaki küçük adacıkları görmek mümkün. Puslu olmayan havalarda, Gökçeaada ve onun arkasında yükselen Semadirek Adası, Çanakkale Boğazı ve Midilli Adası da rahatlıkla seçiliyor. Göztepe’ye merkezden yürüyerek yarım saatte ulaşmak mümkün. Tepeye çıkan yol, gökyüzüne tırmanan sarmal bir merdiven hissi veriyor. Manzarası çok güzel.

AYAZMA MANASTIRI

Yunanca “hagiasme” kelimesinden gelen Ayazma, kutsal su anlamına geliyor. Türkiye’nin birçok bölgesinde doğal su kaynaklarının olduğu yerlere bu isim veriliyor. Bozcaada’nın ayazması adanın güney kısmında yer alıyor. Burada çift oluklu tarihi bir çeşme, 8 yaşlı çınar ağacı, küçük bir manastır ve 2 tane tek katlı yapı bulunuyor. Ayazma’daki Rum Ortodoks cemaate ait manastır, Rum azize Aya Paraskevi adına yapılmış ve onun adını taşıyor. Sadece İstanbul’da bu azize adına kurulmuş 5 kilise bulunuyor. 1734 yılında Manolaki Manolidis tarafından yapılan manastır, sadece özel günlerde ibadete açılıyor. Koca çınar ağaçlarının oluşturduğu gölgelik alanı ve sürekli akan çeşmesi ile piknik yapanların tercih ettiği yerlerden biri Ayazma. Buradaki çeşmeden bir kez su içenin artık adalı olacağına dair bir efsane var. Şimdi güzel bir restoran da yapmışlar oraya. Keyifle oturabilirsiniz.

MERYEM ANA KİLİSESİ

Bozcaada’daki Rum Ortodoks cemaate ait, ibadete açık olan tek kilisedir. Rum mahallesinin tam ortasına konumlanmıştır. Giriş kapısında 1869 tarihi okunan kilisenin, ilk yapılış tarihinin Venedikliler zamanına kadar uzandığı düşünülüyor. Kilisenin içini görmek için tek fırsatınız Pazar sabahları 8‘de yapılan ayin. Onun dışında ziyarete kapalıdır.

ALAYBEY CAMİİ

Çocuk parkı karşısında, kırmızı kesme taştan yapılmış olan Alaybey Camii’nin 1700 yıllarında yapıldığı tahmin ediliyor. Caminin avlusunda ufak bir mezarlık var. Burada 14 tane mezar var. Bunlardan biri Osmanlı’da sadrazamlık yapmış olan Halil Hamit Paşa’ya ait. İbadete açık. 18’inci yüzyıla ait olduğu tahmin edilen Alaybey Hamamı 1960’lara kadar çalışmış, 40 yıldır kullanılmamakta.

#bozcaada #bozcaadada görülecek yerler #bozcaada rehberi #bozcaadada gezilecek yerler

Aşıklar Çeşmesi 1800 yıldır çağlıyor

Burdur‘un antik güzelliği Sagalassos‘ta Antoninler Çeşmesi tüm ihtişamıyla zamana meydan okuyor. Bugün hala dünyada antik kentler içinde çalışan 3 çeşmeden biri olan Antoninler‘den su içenlerin aşık olacağına inanılıyor.

Burdur, Akdeniz Bölgesi’nde 300 bin nüfuslu şirin bir ilimiz. Göller bölgesinde yer alan Burdur, barındırdığı güzelliklerle özellikle yaz aylarında yurt içinden ve yurt dışından pek çok insanı kendine çekiyor. Günübirlik turlara katılmak isteyenler bölgeye girmek için özellikle lavanta hasadından önceki zaman dilimini seçiyorlar ki renkli görüntüleri fotoğraf albümlerine ekleyebilsinler. Ne zaman derseniz, Haziran ile Temmuz ayının ikinci haftası arasında deriz… Salda Gölü ve Sagalassos, Burdur‘da yapılabilecek günübirlik turların vazgeçilmezleri. Bizim tavsiyemiz Burdur‘dan sonra lavanta tarlaları için Isparta‘nın Kuyucak Köyü’ne gitmeniz, oradan da Eğirdir Gölü’ne geçebilirsiniz. Laf aramızda biz çok sevdik. Özellikle göl kenarındaki Melodi Restoran’da balık yemek harikaydı.

BEYAZ KUMLAR, TURKUAZ SU

İlk durağımız olan Salda Gölü, Burdur’un Yeşilova İlçesi’nde. Bin 180 metrede bir krater gölü olan Salda, kar beyaz kumu, cam gibi turkuaz suyu ile Türkiye’nin Maldivleri olarak biliniyor. Türkiye’nin en temiz dünyanın beşinci en temiz gölü olması bize hala çok ilginç geliyor.

Bizim gittiğimizde Salda Gölü kalabalıktı. Az sayıda gölün civarında piknik yapan vardı. Henüz pandemi başlamamıştı. Otobüslerle insanlar geliyor, “A ne güzel göl” diyip, fotoğraf çektirip dönüyordu. Yani göl kenarında ne yapacağınız biraz sizin eğlence anlayışınıza bağlı. Çevresi 44 kilometre olan gölün doğu bölümü daha sakin. Orada manzaranın tadını çıkarabilirsiniz. Gölde 7 adacık var. Onlar da manzaraya katkı sağlıyor. Otobüslerin yanaştığı kısım batı bölümü. Otoparkı paralı. Çevrede gözlemeciler var.

Şimdilerde göl civarına herkesi almıyorlar ama siz yine de gideceğiniz zaman bayramları ve hafta sonunu seçmemeye çalışın. Yağmur sonrası su bulandığı için gölün rengi hoşunuza gitmeyebilir. Göl kenarı yaz da olsa akşamları serin oluyor. Son olarak göle girmek ve kumunu vücuda sürmek yasaklanmıştı. Göl aniden derinleştiği için yüzme bilseniz de bence tehlikeli. Salda‘nın 184 metreye varan derinliğiyle Türkiye’nin en derin tatlı su gölü olduğu unutulmamalı.

#burdur #sagalassos #lavanta #kuyucak #salda gölü #türkiyenin maldivleri

GÜZELLEŞTİREN ÇEŞME

Sagalassos Antik Kenti, Burdur‘un bir başka dikkat çekici alanı. Likyalılar, Karyalılar, Frigler gibi uygarlıkların hüküm sürdüğü bu topraklar antik dönemde Pisidia olarak anılıyormuş. Ağlasun ilçesinde Sagalassos Antik Kenti bugün ise “aşkların ve imparatorların şehri” olarak biliniyor. Kentteki bin 800 yıldır akan, mitolojiye göre suyunun insanları güzelleştirdiğine ve bu sudan içenlerin aşık olduğuna inanılan Antoninler Çeşmesi ihtişamıyla zamana meydan okuyor. Üç bine yakın taşın birleştirilerek 400 yapı bloku halinde yeniden restore edilen çeşme, yukarı agora bölümünde tarihe tanıklık ediyor. Bin 750 metre yüksekte, bugün hala dünyada antik kentlerde çalışan 3 çeşmeden biri olan Antoninler, kenti ziyarete gelen turistlerin ilgi odağı oluyor. Halk, geçmişten bu güne sudan içenlerin aşık olduğuna inanıyor. Biz de bu sudan içmeyi ihmal etmedik.

Kent, yüksekte olduğu için biraz tırmanmak gerekiyor. Yaşlı ve engelli turistlerin buraya gelebileceği, tahmin edebileceğiniz gibi düşünülmemiş. Geçmişi Milattan Önce 3 bin yılına kadar uzanıyor. 13’üncü yüzyıla kadar da kentte yaşam devam etmiş. 2009’da UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’ne giren Sagalassos, derin vadilere hakim bir tepede Roma dönemi mimarisinin en iyi örneklerini barındırıyor.

Milattan sonra 7’nci yüzyılda geçirdiği büyük deprem sonrası görkemli Roma yapıları toprak altında kalarak korunmuş. Buradan çıkarılan eserler ve devasa heykellerin parçaları Burdur Müzesi’ne götürülmüş. Sagalassos’taki kazı çalışmaları, 1989’da Leuven Katolik Üniversitesi’nden Belçikalı Prof. Dr. Marc Waelkens başkanlığında başlamış. Antik kent, binlerce yıldır suyu akan Antoninler Çeşmesi, agoraları, Roma hamamları, Macellum yapısı, dans eden kızlarla bezeli Heroon yapısı, Marcus Aurelius Heykeli, Adrian Heykeli, Tiberius Dönemi Kapısı ve kütüphanesiyle ziyaretçilerin ilgisini çekiyor. Şanslı olduğumuz için kentte ziyarete açılmamış, tabanı mozaik olan bir ev görme şansına da sahip olduk.

#burdur #sagalassos #lavanta #kuyucak #salda gölü #türkiyenin maldivleri

DEPREMLERİN YIKICI ETKİSİ

Kentin tiyatrosu, İskender Tepesi manzarası ile güzel bir konumda bulunuyor. Basamak kısımları ayakta olsa da sahne kısımları meydana gelen şiddetli depremler sebebiyle ciddi hasar görmüş. Bu ihtişamlı yapının en önemli özelliği ise dünyanın en yüksek rakımlı antik tiyatrosu olması. Burdur’da gezilecek yerler listesinde bulunan tiyatro, Roma İmparatoru Marcus Aurelius döneminde M.S. 2’nci yüzyılda inşa edilmiş. 9 bin kişi kapasitesi ile kent nüfusundan daha fazla kişiyi ağırlayabiliyor.

MÖ 333’te Büyük İskender’in fethettiği kent, Roma İmparatorluğu’na M.Ö. 25’te bağlanır ve hızla gelişir. Roma İmparatoru Hadrian’ın (MS 117-138), Sagalassos’a Pisidya eyaletinin (bugün Göller Bölgesi) birinci kenti unvanını vermesiyle, en büyük anıtları inşa edilir. MS 600’lerin başında veba ve depremler kentin çöküşüne sebep olur ama felaketlere rağmen kentte yaşam M.S. 13’üncü yüzyıla kadar sürer. Ağlasun, Sagalassos’un her bakımdan bir uzantısıdır. Ağlasun adı da Sagalassos’tan gelir. Selçuklu Türkleri yöreye geldiklerinde ovaya, bugünkü Ağlasun’a yerleşirler. Merkezde bir kervansaray ve ona bağlı bir küçük hamam inşa ederler. MS 16. yüzyılda da Ağlasun’un aktif bir yerleşim olduğu ve bölgenin pazarının Ağlasun’da kurulduğu bilinir.

BURDUR MÜZESİ

Rehberimiz Burdur Müzesi binasının, müzenin bahçesinde bulunan medreseden geri kalan Osmanlı Pirkulzade Kütüphanesi’nin mimarisinden esinlenerek yapıldığını anlattı. Burdur Müzesi, 1956 yılında kurulmuş, 2001 yılında yeniden düzenlenmiş. Müze, Hacılar, Kuruçay, Höyücek Höyükleri, Boubon, Kibyra ve Sagalassos kazılarından çıkarılan, müsadere ve satın alma yoluyla kazandırılanlar ile birlikte 60 binden fazla kültür varlığına ev sahipliği yapıyor. Türkiye’nin en zengin müzelerinden biri olan Burdur Müzesi 2008 yılında “Gezilip Görülmeye Değer Müze” ödülünü almış. Burada, Neolitik çağdan günümüze kadar eşsiz örnekleri görmek mümkündür. Müze üç kısımdan oluşuyor: Üst katta Neolitik ile Erken Kalkolitik çağlara ait buluntular ile eski tunç çağı buluntuları bulunmakta. İkinci kısım olan giriş katı üç bölüm olarak düzenlenmiş. Birinci bölümde Sagalassos Antik Kenti’nde yapılan kazılarda ortaya çıkarılan buluntular yer alıyor. Roma’nın en iyi imparatorlarından olan İmparator Hadrian ve Marcus Auralius’a ait dev heykeller burada sergilenmekte. İkinci bölümde Kibyra Antik Kenti kazılarında çıkarılan, av sahnesinin canlandırıldığı frizler yer alıyor. Üçüncü bölümde ise Kremna Antik Kenti kazısında çıkarılan dokuz adet birinci sınıf mermer heykeller bulunmakta.

LAVANTANIN RENGİ

Son durağımız lavanta tarlaları ile kaplı Kuyucak Köyü… Bitki, köyde yaşayanlara sağladığı ekonomik getirinin yanında yaklaşık iki ay süren hasat süresince binlerce yerli ve yabancı turisti köye çekiyor. Bizim aramızda bile tarlalara gitmeden önce lavantaların rengi ile ilgili bir tartışma yaşandı. Kim fotoğraflarda filtre var dedi, kimi az var dedi, kimi hiç yok dedi. Aslında mevzu şu: Mor tarla görmediyseniz yanlış zamanda gitmişsiniz demektir… Tam hasat başlamadan önceki hafta gitmek gerekiyor. Lavantaların her hafta rengi değişiyor. Biraz uğraşıp en güzel tarlayı bulmak lazım. İlk gördüğünüz tarlaya girmeyin. Biraz gezin… Lavanta bitkisi olgunlaştıkça çiçeği daha tok bir mor renk alıyor. En güzel fotoğraflar için de güneş doğmadan hemen önce veya battıktan hemen sonra gibi, havanın aydınlık olup güneşin olmadığı saatleri yakalamak lazım. Kimi tarlaların sahipleri tarafından insanların fotoğraf çekmesi türlü türlü ambiyans yaratılmış: Beyaza boyanan bisikletler mi dersiniz, kalp şeklinde kapılar mı, salıncaklar mı… Yine de ana yoldan ne kadar uzaklaşır ve içerideki arazilere giderseniz bence daha güzel kareler yakalayabilirsiniz.

Bu tarlaların kenarlarını ilişmiş evlerden alışveriş yapabileceğiniz gibi köy merkezinde de dinlenip çay ve kahve içeceğiniz yerler var. Keşke farklı etkinlikler yapılsa da daha fazla insan bölgeye gitse… Bu sayede, buna benzer köylerin sayısı artsa…

#burdur #sagalassos #lavanta #kuyucak #salda gölü #türkiyenin maldivleri

Zamanla o da olacaktır. Yakın geçmişe kadar adını bilmediğimiz kurak ve boş tarlalardan oluşan köyün, bugün turist kaynıyor olması tesadüf değil. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı, Batı Akdeniz Kalkıma Ajansı ve Anadolu Efes’in “Gelecek Turizmde” adlı kalkınma programı, hepsi Kuyucak’ı dönüştürmek için birlikte çalışmış. Ne diyorlardı… Çalışan kazanır, lavantası morarır…

#burdur #sagalassos #lavanta #kuyucak #salda gölü #türkiyenin maldivleri

Klaros’un gölgesinde

Lebedos ve Kolophon, Menderes’teki iki antik kent. Bugün ne Lebedos’la ilgilenilmiş ne de Kolophon’la. Her ikisi de birer tabelayla toprağın altında. Peki, Kolophon’a bağlı olan Apollon Klaros Bilicilik Merkezi’ni özel kılan şey nedir?

Yaylalara, ormanlara, kıyı kasabalarına, göl kenarlarına, kısacası doğanın kendini cömertçe gösterdiği yerlere ulaşmayı seviyoruz ama en çok hangisi derseniz, tarihi mekanlar deriz. Geçmişte yaşamış insanların izleri arasında nefes almak, ruhani gücüne inanılan tapınaklarında dolaşmak, kutsal olduğu düşünülen topraklarında gezmek ve her adımda yeni bir şeyler öğrenmek çok güzel. Başlarına gelen olaylar, yıkılan şehirler, yeniden yapılanlar, hatalar ve doğrularla yüzleşmek doyurucu oluyor. Antik kentleri gezerken ruhumuzun gıdasını aldığını ve yeni bir yer daha keşfetmek için hazır olduğumuzu hissediyoruz. Bu gezimizde de gün ışığına çıkmak isteyen iki İyon kentinin, Kolophon ve Lebedos’la, liman yerleşimi Notion’un göz ardı edilmişliğine tanık olacağız. Ve tüm bu kentlerin ortasındaki kehanet merkezi olan Klaros (Claros) Apollon Tapınağı’nı ziyaret edeceğiz.

#claros #klaros #ahmetbeyli #apollon tapınağı #izmirde gezilecek yerler #izmire yakın gidilmesi gereken yerler

Geçtiğimiz hafta biraz İyon kenti gezelim istedik. Hedef olarak iki tanesini belirledik ve bulunduğu bölgeyi gezmeyi de ihmal etmedik. İlk çağda, Anadolu’nun batı kıyılarına Yunanistan bölgesinden gelen Aiol ve Dorlar gibi yerleşen İyonlar, yaşadıkları bölgeye adlarını vermişler. İyonya, batıda Ege Denizi, doğuda Lidya ve güneyde Karya ile Dor şehir devletleriyle çevrelenmiş 12 kentten oluşuyor. Bizim ilk durağımız İzmir’in Menderes ilçesindeki Lebedos Antik Kenti oldu. Seferihisar yolundan Kuşadası’na doğru giderken Ürkmez’de İyon şehri Lebedos’un tabelasını görünce sahile doğru döndük. Biraz ileride karşımıza antik kent yerine; evlerin arasında kalmış, üzeri mandalina ağaçları ve otlarla kaplanmış, çevresi tel örgüyle kısmen çevrilebilmiş, önüne antik kenti anlatan bir tabelanın konduğu yaklaşık 2 dönümlük bir bahçe çıktı. Bahçenin hemen bitişiğindeki yazlıkların sahipleri antik kent manzarasıyla başbaşalar. Aklımıza ilk gelenler, “Bu evler buraya nasıl yapıldı? Buna kim izin verdi? Bu evlerin temeli atılırken çıkan tarihi eserlere ne oldu? Menderes ya da Büyükşehir Belediyesi burası için bir şey düşünmedi mi?” oldu. (Gerçi bu ve benzer soruları, Klaros hariç yol boyunca her gittiğimiz yer için sorduk.)

Bugün Kısık adı ile bilinen yarımada üzerindeki Lebedos, M.Ö. 7’nci yüzyılda kurulmuş. Efes’ten zorla getirilen kişilerin yerleştirildiği Lebedos, diğer İyonya kentleri kadar etkin bir kent olamamış, sanatçı ve bilim insanı yetiştirememiş. Bugün Ürkmez’de bir sanatçı ya da bilim insanı yetişti mi açıkçası onu da bilmiyoruz… Birçok İyonya kentine kıyasla adı çok daha az bilinen Lebedos’tan bugüne Helenistik duvarların, Gymnasium’un, tapınak terasının ve bazı konutların kalıntılarının kaldığı söyleniyor ama biz bunları göremedik.

#claros #klaros #ahmetbeyli #apollon tapınağı #izmirde gezilecek yerler #izmire yakın gidilmesi gereken yerler

Dikenli telle çevrilmiş bahçeden bakıp Kolophon Antik Kenti’ne doğru gittik. Orada da durum çok farklı değildi. Kolophon, Değirmendere ve Çamönü köyleri arasında yer alıyor. Değirmendere tatlı bir yer ama antik kent burada da kimsenin umurunda değil anlaşılan. Yön tabelası yok, antik kenti anlatan tabela parçalanmış. Arabanızla gidecekseniz buraya, aracı aşağıda bırakıp tepeye doğru yürümek zorundasınız. Görebileceğiniz çok fazla bir şey yok ama yine de orada olmak güzeldi. Neden burada kazı ve düzenleme çalışmaları yapılmıyordu?

Antik Smyrna (Modern İzmir) kentini güneye Notion ve Ephesos’a bağlayan en kısa güzergâh Kolophon üzerinden geçiyor. Kolophon verimli ovaya egemen, su kaynakları açısından zengin. Kuzeyde Değirmendere Çayı, güneyde Çamönü Çayı ile sınırlandırılmış. Antik kentin ortasından ise Kabaklı Dere Çayı ve Kuru Çay akıyor. Bu kadar su olunca modern dönem insanları bir baraj yapmakta sakınca görmeyip 2 km kuzeyde Tahtalı Barajı’nı kurmuşlar. Barajın yanında yükselen Bakla Tepe’de Kalkolitik ve Tunç Çağ’a ait kalıntılar var. 1922 yılındaki kazılar sırasında açığa çıkarılan mezar buluntuları, şehrin Geç Tunç Çağı’nda (yaklaşık M.Ö. 1500-1150) yaşam alanı olarak kullanıldığını gösteriyor. Bahsi geçen kazılarda Geometrik Çağ’a ait tümülüs mezarları, 2000 yılında yapılan İzmir Müzesi’nin kazısında da geometrik seramik ortaya çıkmış. İyonyalılar bu bölgeye geldiklerinde (muhtemelen M.Ö. 9. veya 8. yy’da) kurdukları kente Kolophon adını vermişler.

Turumuzdaki ikinci İyon kentinin merkezinden ayrılmadan önce çevrede biraz dolaştık. Kentin M.Ö. 7. yy’da, Ephesos ve Smyrna kentleri gibi Lydia krallarının hâkimiyetine girdiği biliniyor. M.Ö. 546 yılından sonra diğer Batı Anadolu kentlerinde olduğu gibi Persler Kolophon’u da zapt etmişler. Bu kent için olumsuz bir durum yaratmamış. Tam aksine yeni zengin bir ticaret döneminin başlangıcı olmuş. O kadar büyük gelişme göstermişler ki Kolophon sikke bastırmaya başlamış.

Kolophon’un limanı olan Notion…

Kolophon ticari servetini Notion sayesinde elde etmiş.

#claros #klaros #ahmetbeyli #apollon tapınağı #izmirde gezilecek yerler #izmire yakın gidilmesi gereken yerler

Sikkelerin verdiği bilgilere göre Kolophon M.Ö. 4. yy.’da büyük ve görkemli bir kent. Kentin savunma sistemini oluşturan surlar, M.Ö. 4. yy’a tarihlendirilmekte ve doğal kaya oluşumlarından da faydalanarak kenti çevreleyen tepeler üzerinde aralıklarla takip edilebiliyor. Kentin güneybatısında yer alan ve Akropolis Tepesi olarak adlandırılan alan, kentin mimari yapılaşma açısından en zengini. Tepenin kuzeydoğusunda yer alan teras şeklinde bir düzlük üzerinde, iki galeri ile kentin agorası var. Yine aynı tepe üzerinde taşlarla döşenmiş yolların kenarında çok sayıda konut alanı bulunuyor.

#claros #klaros #ahmetbeyli #apollon tapınağı #izmirde gezilecek yerler #izmire yakın gidilmesi gereken yerler

At yetiştirme çiftlikleri ile meşhur olan Kolophon, hala çeşitli sanayilerde kullanılan “kolophonium” reçinesi ihracatı ile ünlü olmakla birlikte, ünlü felsefeci Ksenophanes, şair Mimnermos ve ressam Apelles gibi önemli kişileri de yetiştirmiş. Ozan Mimnermos’un bir şiirinde kentten “Asya’nın büyüleyici kıyısı” üzerinde bulunan “sevimli Kolophon” olarak bahseder. Mimnermos aynı zamanda kentin Neleus’un öncülüğündeki Pyloslu göçmenler tarafından kurulduğunu belirtiyor. Kolophonlular, topraklarının verimliliği ve denizcilikteki ustalıkları nedeniyle çok varlıklıydılar. Kentlilerin zenginliği, rahat yaşam biçimini aşırı lükse dönüştürmüş. Zaman zaman lüks giysili ve misk kokusu sürünmüş olan binden fazla erkek agorada gezinirmiş. Antik yazarların düşüncesine göre lüks yaşam, Kolophon’un gücünü yitirmesine neden olmuş. Buna karşın, Kolophonlular, eskiden M.Ö. 8. ve 7. yüzyıllarda savaşçı olarak ve özellikle binici olarak ünlüymüş.

#claros #klaros #ahmetbeyli #apollon tapınağı #izmirde gezilecek yerler #izmire yakın gidilmesi gereken yerler

Kent, 6. yüzyılın ikinci yarısında Pers yönetimi altına girdiği zaman önemini kaybetmiş. Onun yerine Notion’daki kıyı yerleşmesi, yani “güneydeki kent” gelişmeye başlamış. Biz de Kolophon’da göremediğimiz antik kenti hayal ettikten sonra önce kentin kehanet merkezi Klaros’a, oradan da Notion’a geçtik.

Apollon Klaros Bilicilik Merkezi, 12 İyon kentinden biri olan Kolophon’a ait bir kehanet merkeziydi. Geçmişte insanlar buraya hayatlarının akışını öğrenmeye geliyor, dilekler diliyorlarmış. ‘Sudan haber aldıklarını söyleyen kahinler, burasını su kenarı olduğu için seçmişler’ diyor kitaplar ama ben akıllı adamlarmış, susuz yaşanmaz diyorum… Zaten bir dolu da adak geliyor. Onların yıkanması falan… Neyse… Klaros, mandalina ağaçlarının arasında kısmen de olsa ayakta kalmış yerlerden biri. Bu yüzden mi bilmiyorum diğer 3 yerleşim alanına göre çok daha iyi korunmuş ve yatırım yapılmış. Mesela onlarca antik kent gezdim ama tuvaletleri bu kadar güzel olanını görmedim. Keşke hepsi böyle olsa. Yine de bölge istediği rağbeti görmemiş. Oysa orayı tanıtmak için yapılacak o kadar çok şey var ki…

Kazı başkanı kim bilmiyorum ama tripotla içeride çekim yapılmasını izin vermiyormuş. Bu da bir başka dikkatimizi çeken şeydi. Karara bir anlam veremedim… Tripot kullanılmadığı için aslında alana daha çok zarar verildiğine kendimiz şahit olduk. Ayrıca antik kentlerle ilgili bu iki yüzlü tavrı anlamakta zorlanıyorum. Notion’a gittiğimizde tarihi çömlek parçalarının yerden adeta fışkırdığını gördük. Orada ne bir güvenlik var, ne bir koruma duvarı ne de başka bir şey… Notion, Ahmetbeyli’de denizi ve arkasındaki ovayı tepeden gören harika bir yer. 12 İyon kenti diye bir destinasyon yapılamaz mı mesela? Bu yapılar biraz daha ortaya çıkarılamaz mı?

#claros #klaros #ahmetbeyli #apollon tapınağı #izmirde gezilecek yerler #izmire yakın gidilmesi gereken yerler

Notion ve Kolophon arasına kurulan Klaros, İzmir merkeze 50 km uzaklıkta. Giriş ücretsiz. Otoparkın yanında mulaj heykel sergisi var. Mulaj, kazı alanında bulunan heykel veya yapı elemanlarının kalıbı alınarak yapılan birebir taklitlerine deniyor. Heykel parkında ayrıca Klaros Apollon Tapınağı’nın maketi de bulunuyor. Güzel düzenlenmiş..

Apollon Tapınağı’nın sellasında (kült heykelinin bulunduğu oda) büyük boyutlu Apollon heykeliyle birlikte Artemis ve Leto heykellerinin de ele geçirilmesi, burada Apollon’un yanı sıra kız kardeşi Artemis ve anneleri Leto için de bir kültün varlığına işaret ediyor. Aşağıya doğru indiğinizde Apollon Tapınağı’nda bir sunak görüyorsunuz. Tapınak ile sunak arasında kuzey-güney yönünde yerleştirilmiş 4 sıra halinde 100 adet hayvan bağlama bloğu bulunuyor. Üzerlerinde birer demir halkanın yer aldığı dikdörtgen formlu taş bloklar şimdiye dek bulunmuş olan tek örnek ve kurban törenleri için yapılan düzenlemelerle ilgili bilgi vermesi açısından büyük önem taşıyor. İnsanlar nesiller boyu dilekleri olsun diye adaklar adamış ve kurban kanı akıtmışlar. Sanırım burada biraz fazlaca… Gezerken ben de dilek diledik ama kurban vermek aklımızdan hiç geçmedi.

MANTO’NUN GÖZYAŞLARI

M.Ö. 13’üncü yüzyılda inşa edilen merkezin tarihi M.S. 4’üncü yüzyılda Hıristiyanlığın yaygınlaşmasına kadar uzanır. M.Ö. 13’ün yüzyılın sonlarında Thebai’den göçe zorlanarak buraya gelen Manto, bilicilik merkezini, Klaros’a kurmuş. Bugün bile içi suyla dolu olan ve kahinlerin su içerek kehanette bulunduğu tapınağın alt katındaki kuyunun yurdundan göç etmeye zorlanan Manto’nun gözyaşları olduğuna inanılırmış. Klaros’un tanınırlığı Manto’nun oğlu Mopsos’un merkezde kahin olmasıyla artmış.

Söylentiye göre, Troya Savaşı’ndan sonra ünlü kahin Akhalı Kalkhas, Mopsos’la yarışmak için Klaros Bilicik Merkezi’ne gelir. Bu kıyasıya yarışmayı kaybeden Kalkhas kahrından ölür. İlk bilicisi kadın olan Klaros’ta sonraki dönemlerde biliciler hep erkekler arasından seçilir. Kehanet merkezi, önce sadece Kolophon’un delegelerine hizmet verirken Büyük İskender’in kişisel başvurusunun ardından vatandaşları da kabul etmeye başlar. Öyküye göre Büyük İskender, Smyrna’yı aldıktan sonra Pagos Tepesi’nde (Kadifekale) uykuya dalar. Rüyasında Nemesis ilaheleri Büyük İskender’e uyuduğu yerde bir kent kurmasını söyler. Rüyasının yorumu için Klaros Kehanet Merkezi’ne başvuran Büyük İskender tanrıdan “Kutsal Meles çayının dışındaki Pagos’ta oturacak olan halk, üç hatta dört kat daha mutlu olacak” yanıtını alır ve Pagos’ta Yeni Smyrna’yı kurar. Bu olaydan sonra oldukça ünlenen Klaros, Yunan olmayan halkları da kabul eden bir kehanet merkezi haline gelir.

Tarihin tozlu sayfalarına bakınca bir çok hikayeyle karşılaşırız. Özellikle konu spiritüalizm ve bahsettiğimiz Klaros ise hikaye dinlemek kaçınılmaz olur. Biz hikaye dinlemeyi de anlatmayı da sevdiğimiz için tarihin asıl bu tarafı oldukça çekici geliyor. “Tapınakta kehanetler nasıl gerçekleştiriliyordu?” sorusu da başlı başına mistik bir törene götürüyor bizi:

Klaros Apollon Tapınağı’nda kehanetler, dolunay zamanı ay yükseldiğinde meşale ışığında ortaya çıkarmış. Ergenliğe henüz adım atmış 7 genç kız ve 7 erkeğin ellerinde defne yapraklarını sallayarak sunağın ve tapınağın önüne gelerek burada ilahiler okurmuş. Tapınağın önündeki Hekatomb adı verilen sunak alanında hayvan kurban edilirmiş. Hekatombaia Bayramları’nda ise bu alanda aynı anda 100 boğa kesilirmiş. Zaten Türkiye’nin ilk arkeoparkı olan Klaros Kutsal Alanı’nda bulunmuş olan hekatomb da, bu hayvan ritüelinin ilk arkeolojik kanıtıymış.

#claros #klaros #ahmetbeyli #apollon tapınağı #izmirde gezilecek yerler #izmire yakın gidilmesi gereken yerler

Halkın içeri girmesi yasak olduğu için dışarıdan gelen ilahiler eşliğinde Klaros’un kahini tapınağın altındaki kuyudan su içerek tanrı Apollon’a ulaşırmış. Kahinin cümlelerini, tapınak katibi dörtlükler halinde yazıya geçirerek dışarıda geleceğiyle ilgili soru soran kişiye ulaştırırmış. Bazen bu kehanetler bilmece gibi olur, sahibi çözmekte zorlanırmış. Bazen de soran kişiye rüyasında görünürmüş. Tıpkı Yeni Smyrna’yı kurmak isteyen Büyük İskender’e olduğu gibi…

Klaros'ta çıkarılan Homeros heykelinin mulajı

KLAROSLU HOMEROS

İlyada ve Odysseia destanlarının derleyicisi olduğu kabul edilen, Antik Çağ’da yaşamış İyonyalı ünlü ozan Homeros’un Smyrna (İzmir) bölgesinde yaşadığı varsayılır. Klaros kazıları sırasında Homeros heykeline bulunmasının ardından da Homeros’un Klaroslu olduğu kabul edilir. Bugün Klaros Kutsal Alanı’nda otoparkın yanındaki sergi alanında bu heykelin mulajı ve bilgilendirme levhaları bulunuyor.

Notion: Yeni Kolophon

Kolophon’da Persler hüküm sürerken, Notion da bir süre için Atina tarafından yönetilmiş. Ünlü tarihçi Thukydides Notion’un Kolophonlulara ait olduğunu yazmış. Notion, yöre halkı tarafından “Kale” olarak adlandırılıyor. Büyük İskender Anadolu’yu Pers egemenliğinden kurtardığı zaman iki kent bağımsızlıklarını yeniden kazanmış. Buna rağmen Büyük İskender’in valisi Lysimachos, Kolophonluları yeni kurulmuş bir kent olan Efes’te yaşamaya zorlamış, bunun üzerine de o zaman bazı Kolophonlular Notion’a taşınmışlar. Böylece Kolophon çok zayıf bir duruma düşmüş. Kolophon, Lysimachos’un ölümünden sonra 281 yılında yeniden inşa edilmiş ve Seleukoslar ile Attalosların yönetimi altında varlığını sürdürmüş. Bu dönem sırasında Kolophon, “Arkaik Kolophon” yani “Eski Kolophon” olarak biliniyordu. Bu ününü de yitirdikten sonra Kolophon, yaklaşık 15 km. uzaklıkta, güneydeki Notion’a çekildi.

Notion bundan sonra “Yeni Kolophon” ya da “Kıyıdaki Kolophon” olarak bilinmeye başladı. Her iki yerleşmenin gelişmesi, yeni Efes kenti tarafından büyük ölçüde engelleniyordu. Bu arada, 7. ve 6. yüzyıllarda parlak bir geçmişi olduğu bilinen Kolophon, önemini yalnızca Klaros’taki ünlü tapınak ile sürdürüyordu. Roma döneminde kent bağımsızdı ve asıl merkezi Notion’un akropolü içinde bulunuyordu. Ahmetbeyli Plajı’yla iç içe olan ve ilk kazıların 1921’de yapıldığı Notion’un batı ve kuzeyindeki iki kapı hâlâ ayakta. Helenistik Dönem’de yapılmış sur duvarları da çok iyi durumda. Kentin doğu ucunda ise tiyatro, agora ve bouleuterion (meclis binası) bulunuyor.

NE YENİR?

Pandemi yasakları gündemde olduğu için biz genelde yiyecek ve içeceklerimizi evde hazırlayıp çıkmayı tercih ediyoruz. Son durağımız olan Notion’a giderken yol üzerinde denize nazır bir köşe bulduk. Evde hazırladığımız sandviçleri yedik. Ancak oradaki araçta tavuklu pilav satılıyordu ve biz gittiğimizde 3-4 çift oradan yiyordu. Bu güzel manzarada yemeğin ardından bir yolculuk klasiğimiz olan kahvemizi de içtik tabiki.

NASIL GİDİLİR?

Bugün ne yazık ki Lebedos, Kolophon ve Notion’da tatmin edici düzeyde arkeolojik kazı yapılmadığından bunların arasında en görülmeye değer olan Klaros Kutsal Alanı’na nasıl gideceğinizi anlatmak yerinde olacaktır. Menderes ilçesine bağlı Ahmetbeyli Mahallesi’nde bulunan bilicilik merkezine ulaşmak için İzmir yönünden gelirseniz Menderes ilçe merkezine ulaşıp Gümüldür yolu üzerinden Ahmetbeyli’ye ulaşabilir. İzmir ile Klaros Kutsal Alanı arasındaki mesafe 55 kilometredir.

Aydın tarafından gelecekseniz Selçuk ilçe merkezine girip buradan Selçuk-Seferihisar yolu üzerinden Ahmetbeyli’ye ulaşabilirsiniz. Bu taraftan gelecek olanları yol üzerinde, İyon kentlerinin en güçlüsü olan Efes Antik Kenti de bekliyor olacak.

#claros #klaros #ahmetbeyli #apollon tapınağı #izmirde gezilecek yerler #izmire yakın gidilmesi gereken yerler

Pergamon'dan Bergama manzarası

Bergama’nın sokakları tarih kokar

#bergama #pergamon #kızılavlu #kozak yaylası

Zenginliklerin, savaşın ve iktidarın kenti… Atina geleneğinin varisi… Ölümün giremediği Asklepionun sahibi… Panzehirin bulunduğu şifa merkezi… Gurbetçi Zeus Sunağı’nın asıl yurdu… Mısır’ın papirüsünü parşömenle alaşağı eden şehir… Baştan söyleyelim, Bergama öyle bir günde gezilebilecek bir yer değil. Tarihi ve kültürel zenginliklerinin farkına varmanız, gördüklerinizin keyfini çıkarmanız için birkaç güne ihtiyacınız var. Biz de İzmir’de yaşadığımız için bölgeyi farklı zamanlarda istediğimiz gibi gezme şansını yakaladık.

Sokakları tarih kokan ilçe Bergama

Bergama’nın merkezi, nostaljik dokusunu koruyarak gelişmiş. Pek çok tanıdık marka görebileceğiniz gibi kolonya doldurma dükkanlarını, bakırcıları, sürüsüyle merkezden geçen çobanları görmeniz de mümkün. Bir de merkezde Osmanlı’dan kalma bir arasta var. Sepetçi, terzi, ayakkabıcı, bileyici göze çarpıyor arastada. Bir de kafe ve çay bahçeleri…

#bergama #pergamon #kızılavlu #kozak yaylası

Bergama’da Rumlardan kalan taş evlerin içinde yer aldığı Kale Mahallesi’nde yaşam olabildiğince hızıyla akmaya devam ediyor. İnişli çıkışlı sokaklarda rengarenk evler, içindeki hayatları merak ettiriyor. Her ev bir hikaye… Sokağa inen her bir çocuk öykünün bitmeyecek olmasının bir göstergesi. Zira, Bergama’da nereye baksanız binlerce yıllık geçmişin izlerini görebiliyorsunuz. Binalar mübadelede ülkeden ayrılan Rumlar’dan kalmış. Ama terk edilmiş bir havası yok. Komşuluk devam ediyor; teyzeler sohbette, amcalar alıverişte, çocuklar sokakta oyunda. Canlılığı bitmeyen mahallenin her yerinde akşam sefaları görülüyor. Gezin ve fotoğraflayın…

Kale’ye yakın yerlerden birinde de bir süredir parşömen yapılıyor. Yüzlerce yıldır bilginin paylaşılmasına aracılık eden parşömenin doğduğu yer Bergama. Bugün Türkiye’nin en önemli kültürel miraslarından olan parşömeni yapan Nesrin Ermiş adında bir kadın. Ermiş, parşömenin yok olup gitmemesi için mücadele veriyor. Zafer Mahallesi’ndeki ‘Pergamon Parchment’ adlı işletmeyi ziyaret ederseniz, hem UNESCO Dünya Kültür Miras Listesi’ndeki parşömen hakkında bilgi edinip, hem de alışveriş yapabilirsiniz.

Orta Çağ’da Asya’daki ilk kütüphane Bergama’da inşa edilmiş. 200 bin ciltlik koleksiyonu ile zamanında dünyanın en büyük ikinci kütüphanesi olmuş. Kütüphaneye girmeden önce biraz ilerideki Domuz Meydanı’na gidiyoruz… Bence arabanız varsa aşağılarda bırakın, yürüyerek meydana çıkın. Aralarda çok güzel evler, küçük kafeler göreceksiniz. Adını, domuz alışverişi yapan Rumlardan alan Domuz Meydanı’nda eskiden sosyal merkez olarak kullanılan ‘Kafeneon Attalos’ isimli güzel bir yapı var. Şimdilerde ise bu yapı, Bergama Ticaret Odası Restoranı olarak kullanıyor. Hemen yanında restore edilen eski kilisede de bir başka Bergama’ya gelişimde yazar Ahmet Ümit ile söyleşi yapmıştım.

#bergama #pergamon #kızılavlu #kozak yaylası

Bergama’nın bir başka zenginliği ise Atmaca Mahallesi. Sokaklarında kendimizi kaybetmiş gibi gezerken geçtik bir Roman mahallesi olan Atmaca’dan. Hüsnü Şenlendirici, Atmaca Mahallesi için “Herkesin garibanlığın içindeki gerçek zenginliği ve umudu görmesi gerek. Çingeneler, grinin içindeki gökkuşağıdır” demişti. Mahallenin sokaklarında yürürken, “Oradaki çocuklar çok iyi müzisyenlerden dersler aldılar. Umarım başarılı olurlar” düşünüyorum.

Zirvede bir antik kent Pergamon

Bergama (Pergamon) Antik Kenti, sadece İzmir ve Türkiye için değil, dünya tarihi için de önem taşıyor. Pek çok uygarlığa ev sahipliği yapan Pergamon, zamanında bir şifa merkeziymiş. Hastalara derman olan doktorları ve tedavi sistemleri varmış. Doğal güzellikler içindeki şifalı doğal kaynaklara sahip kent usta mimarların yapıtlarıyla şekillenmiş ve Orta Çağ’da sivrilmiş.

Bergama, günümüzde dünyaca ünlü bir cazibe merkezine dönüştü. Bugüne kadar ulaşan eserler büyük ilgi görüyor. Biz de merakımızı stoaların, antik tiyatronun, şifa merkezinin kalıntıları arasında gidermeye çalıştık. Bergama Antik Kenti giriş ücreti 25 TL. Müze Kart geçerli. Pandemiden dolayı ziyaret saatleri değişebiliyor. Ama normalde girişler 15 Nisan – 2 Ekim arasında 08.00 – 19.00 saatleri, 3 Ekim – 14 Nisan arasında 08.00 – 17.00 saatleri arasında.

#bergama #pergamon #kızılavlu #kozak yaylası

Akropoldeki amfi tiyatro dünyanın en dik tiyatrosu olması ile biliniyor. 10 bin kişi burada yapılan etkinlikleri izleyebiliyormuş. Manzarası da müthiş. Aslında antik kent büyük bir coğrafyaya yayılsa da bugüne kalan iki önemli yeri var. Bir tanesi şehri tepeden gören Akropol… Burada; sunaklar, kütüphane ve amfi-tiyatro bulunuyor. Burası daha çok krallığın ileri gelenlerinin yaşadığı, bunun yanı sıra devlet binalarının, Athena, Demether, Trajon ve Hadriyan tapınaklarının, meşhur Zeus Altarı’nın, sarayların, okulların, tiyatronun ve agoranın bulunduğu bölge.

Halk ise yamacın aşağı tarafında yaşarmış. Bugünkü Bergama’nın merkezinin olduğu yerde. Bundan dolayı birçok evin temelinde tarihi evlerin kalıntılarına rastlanıyor. Sanırım bu aşağıdakiler ve yukarıdakiler olayı tarihte bilinen ilk sosyalist ayaklanmanın fitilini yaktı. Kralın gayri meşru oğlu Aristokinos, şehrin dar gelirlilerini ve kölelerini yanına alıp Roma’ya isyan etmiş… Birkaç önemli savaş kazansa da Aristokinos, yakalanmış ve bir yıl sonra da ölmüş. İkinci önemli yer de dünyadaki ilk kapsamlı hastanesi olan Asklepion.

#bergama #pergamon #kızılavlu #kozak yaylası

Pergamon Atina’nın kültürel varisi olma rolüne soyunmuş, heykel ve mimariyle bu temayı görsel olarak pekiştirmişti. Pergamon kralları askeri zaferlerini Delphoi ve Delos gibi tüm Yunanlara ait büyük merkezlerde ve Atina’nın kendisinde mimari ve heykellerle duyuruyorlardı. Atina Akropolis’indeki Küçük Attaloslar Adağı’nın yanı sıra, Pergamon kralları Atina’ya iki şık stoa sunmuşlardı. II. Attalos’un (M.S. 159-138) armağını olan daha iyi korunmuş durumdaki, görkemli iki katlı stoa Atina Agorası’nın doğu ucunda inşa edilmişti. 1950’lerde restore edilen bu yapı artık Agora müzesine ve Agora kazılarının ofislerine ev sahipliği yapıyor.

#bergama #pergamon #kızılavlu #kozak yaylası

Asklepion

Antik Yunan’da şifa tanrısının ismi Asklepios. Tarihin en önemli tıp merkezlerinin adı da Yunan tanrısının isminden türetilmiş olan Asklepion. Bir diğeri o zamanlar Mısır’da. Bugün bizim içinse keşfedilecek müthiş bir hazine. Geçmişte kapısından giren hastalar önce çamur banyosu yapar, sonra şifalı sularda yıkanır, ardından uyku odalarında uyurlarmış. Hastalar, gördükleri rüyalar kahinler tarafından yorumlandıktan sonra bugün hala ayakta olan tünelden geçerek asıl operasyonların yapıldığı merkeze doğru giderlermiş. Tünelde akan su o zamanlar davudi sesli rahiplerin motive edici sözleriyle birleşince, hastalara iyileşmeleri için güç verirmiş. Ameliyatların yapıldığı yer, tünel ve amfi tiyatro bugün hala ayakta.

İlk psikoterapi, ilk tedavi amaçlı uyuşturucu (anastesi niyetine) ve psikedelik madde kullanımı Asklepion’da yapılmış. Asklepion, kamu sağlığı politikaları üreten kurum olarak da tarihte yerini almış.

Ve panzehir bulunur

Asklepion’da, o dönemin baş hekimi Galenos’un adak olarak diktirdiği sütunun üzerindeki içtikleri süte kusan iki yılan kabartması, bizi çok eski zamanlardan gelen bir hikayeye götürür. Rivayete göre, Galenos zamanında Bergama Asklepion’una bir hasta gelmiş. Virankapı’dan girdikten sonra hekimler tarafından giysileri çıkarılmış, yıkanıp yuğunmuş, beyaz harmaniler giydirildikten sonra kutsal yoldan geçirilip uyku odasına alınmış. Sayıklamasına, rüyasına bakılmış ama bir türlü hastalığının kökenine varılamamış. Birkaç gün içinde çok ağırlaşmış. Titremeler, kasılmalar görülünce zehirlenme olduğu anlaşılmış ama iş işten geçmiş. Durumu Galenos’a aktarmışlar. Galenos hastayı gördükten tapınağın giriş kapısının önüne çıkarılmasını ve akrabalarının da ölmeden alıp gitmelerini buyurmuş. Çünkü ne de olsa “Ölüm buraya giremez” denilen Asklepion’da ölmek yasakmış.

Burada çırpınan hasta, aynı kaseden içtikleri süte kusan iki yılan görmüş. Yılanlar süt başında kavga ederlerken süte zehirlerini saçmışlar. Ümitsiz hasta canına kıymak için sürüne sürüne süte yaklaşmış ve kasedeki sütü bir dikişte içmiş. Zehirli sütü içtikten sonra olduğu yerde uykuya dalmış. Hastanın oğulları babalarını almaya geldiklerinde öldüğünü sanmışlar. Ancak babaları uyanmış. Birisi koşup hemen Galenos’a haber vermiş. Galenos, panzehir bulmanın sevinciyle hastayı kucaklarken diktirdiği adak sütununda aynı kaptan içtikleri süte kusan iki yılan kabartması yaptırmış. Bergama Müzesi’nde bu sütunu görebilirsiniz. Ayrıca tıbbın simgesi olan asaya dolanmış yılan da, ilk olarak Bergama’da kullanılmış.

Asklepion

#bergama #pergamon #kızılavlu #kozak yaylası

İzmir Bergama Müzesi’nde, Berlin’de Pergamon (Bergama) Müzesi’nin ve Zeus Sunağı’nın fotoğraflarını görmek ilginçti. Osmanlı, yaşadığı ekonomik sorunlar nedeniyle kazı çalışmalarını yapan Almanlara buradaki Athena ve Zeus sunağını satmış. Onlar da gemilere bindirip Almanya’ya götürmüşler. Bize de fotoğraflarına bakmak kalmış. Durum böyle olunca tarihte ve sağlıkta bu kadar önemli olan bir yerleşimden elde edilenler de küçücük bir müzeye sığmış.

Müzede, Erken Tunç Dönemi’nden Bizans’a kadar geçen süre dilimine ait buluntular yer alıyor: Heykeller, günlük eşyalar, süs eşyaları, mozaikler ve tıbbi malzemeler yer alıyor. Her yıl bu müzeyi yaklaşık 560 bin kişi geziyormuş. Berlin’deki Pergamon (Bergama) Müzesi’ni ise yılda 2 milyon kişi ziyaret ediyor.

Kızıl Avlu

#bergama #pergamon #kızılavlu #kozak yaylası

Kızıl topraktan yapıldığı için rengi kızılımsı olan Kızıl Avlu, bugüne kadar ayakta kalmış. Kızıl Avlu, Bergama Antik Kenti’nin yayıldığı bölgede, Mısır yeraltı tanrısı Serapis’e adanmış bir tapınak olan Sarepeion’un bir parçası. Milattan Sonra 2. yüzyılda tapınak, Roma İmparatoru Hadrianus döneminde inşa edilmiş ama daha sonra 5. yüzyılda çeşitli eklemelerle kiliseye çevrilmiş. Yapının bir bölümü Osmanlı ile beraber camiye dönüştürülmüş. İçindeki tuğlalardan bu dönüşümü görmek mümkün. Çalışmalar durmuş gibi gözüküyor. Devam etse çok daha fazla şey ortaya çıkabilir.

Kızılavlu
Kızılavlu

#bergama #pergamon #kızılavlu

Bergama’da, 15’inci yüzyıldan günümüze kadar birçok köyde verimli topraklarından alınan ürünlerin dışında dokumacılık ön plana çıkmış durumda. Halı türleri dörde ayrılıyor: Kız Bergama, Sarı Namazlık, Yağcıbedir, Holbein. Dünyada koleksiyonerlerin özellikle peşine düştüğü ise Kız Bergama halısı. Kök boya ile renklendirilmiş özel yapağından dokunan halılar bu özelliklerinden dolayı koku yapmıyor ve kullandıkça ipek görüntüsü alıyorlar. Kızıl Avlu’nun karşısında pek çok halıcı bulunuyor.

Ayrıca Bergama halısının desen ve motifleri, Öz İplik İş Sendikası, Kültür ve Turizm Bakanlığı desteğiyle belgesele yansıtıldı. “Anadolu’nun Kadim Dili: Halı Dokuma (Bergama Yunt Dağı)” adlı projeyle Yağcıbedir, Kozak ve Yuntdağ bölgesindeki el dokuması halılara yönelik araştırma gerçekleştirildi. Böylece meşhur Bergama halısının, daha büyük kitlelere tanıtılması hedefleniyor.

#bergama #pergamon #kızılavlu #kozak yaylası

İlçe Halk Kütüphanesi müthiş

#bergama #pergamon #kızılavlu #kozak yaylası

Kütüphane binası önce görüntüsüyle dikkat çekiyor. Antik Çağ’da kütüphanesiyle Mısır ile kapışan, icat ettiği parşömeni ile Mısır’ın papirüsüne kafa tutan Bergama’ya yakışıyor. 14 bin kitap, çeşitli dergi ve 3 bine yakın aktif üyeye sahip bu halk kütüphanesinin tarihi binası da oldukça hoş. Kütüphane pazar ve pazartesi günleri kapalı. Diğer günler ise 08:30-17:30 saatleri arasında açık.

#bergama #pergamon #kızılavlu #kozak yaylası

Kozak Yaylası, doğayla baş başa bir gün geçirmek için harika bir seçenek. Bergama – Ayvalık arası fıstık çamı ormanlarıyla kaplı bir alan. Bu güzel ormana arabayla Bergama’dan yarım saatte varabiliyorsunuz. Yol üzerinde çok güzel çeşmeler var. Bu yaylada Kasım- Mart arası çam kozalağı toplama dönemi oluyor. Toplanan kozalaklar yaz aylarında güneşe seriliyor ve kurutuluyor. Kurutulunca açılan kozalaklardan fıstıklar çıkarılıyor. Bizim iç pilavlara, zeytinyağlı dolmalara ve sarmalara koymaya alışkın olduğumuz bu fıstıklar, hem iç pazarlarda hem de Avrupa’da dış pazarlarda alıcı buluyor. Ayrıca bu dönemde çam ağaçlarının dibinde yetişen bir mantar türü olan çıntar da hem Bergamalıların sofralarına hem de ceplerine ek gelir kaynağı olarak giriyor. Buraya özgü cilveli çay diye bir spesiyali var. Çayın içine kavrulmuş fıstık atıyorlar, çayınızı öyle içiyorsunuz. Ayrıca sezonda gelirseniz fıstık helvasını deneyebilirsiniz.

Bergama’ya ulaşım

Bergama, İzmir’in kuzeyinde, merkeze 130 kilometre mesafede bulunuyor. Aracınızla gidemiyorsanız İzmir’i bilmeyenler için; İzmir’de ulaşım vapur, raylı sistem ve otobüslerle sağlanıyor. İzmir’in kuzeyinden güneyine uzanan bir adet banliyö treni bulunuyor ve adı İZBAN (İzmir Banliyö) olarak geçiyor. İzmir’de toplu taşımayı kullanabilmeniz için İzmirim Kart almanız gerekiyor. Merkezi tren istasyonu ya da şehirdeki çeşitli dükkanlarda 7.50 TL ödeyerek bu karttan kolayca alabiliyor ve karta yükleme yaparak otobüs/metro/banliyö trenlerini kullanabiliyorsunuz. Karta yükleme yapmak için tren istasyonlarında bulunan makinaları kullanabilirsiniz. Aliağa yönüne giden İZBAN’a binmeniz gerekiyor. Bergama için Aliağa’dan kalkan bir ESHOT otobüsüne binebilirsiniz. Ayrıca İzmir – Bergama arası kalkan otobüslere de binebilirsiniz.

#bergama #pergamon #kızılavlu #kozak yaylası

Gölcük Gölü’nün kenarında sakin bir gün

İlk kez Gölcük‘e 2002 yılında kış aylarından birinde gitmiştim. Dağ yolu kar içindeydi ve bulunduğum minibüste İzmir Devlet Senfoni Orkestrası’nın elemanları vardı. Orkestra kentten köylere klasik müziğin büyülü dünyasını taşıyordu. Ben de genç bir gazeteci olarak peşlerine takılmıştım. Gittiğimiz yerlerde insanların yüzlerindeki hayranlığı okudukça, notaların sunduğu alemlerin kapısından geçenleri hissettikçe ve müzik aleti çalmaya heves edenleri gördükçe mutlu oluyordum. Ne şanslıyım ki aynı minibüste Şadan Gökovalı rehber olarak bulunuyordu. Geçtiğimiz her ağacın öyküsünü anlatıyor, her taşın hikayesini önümüze seriyor, bizi Anadolu medeniyetlerinin arasında dolaştırıyor ve bunları şiirlerle sarıp sarmalıyor, mitolojiyle zenginleştiriyordu. Şairleri ve yazarlarıyla birlikte önümüze koyuyor. Anlatırken hangi kitabın kaçıncı sayfasından alıntı yaptığına dair dip notlar da veriyor. Sadece ben değil tüm minibüs ağzı açık onu dinliyorduk. Yukarı çıktığımızda donan göl eşsiz manzarasıyla bizi karşıladı…

Eşsiz manzaraya doyduk.

Daha sonra bir sonbahar günü gittiğim Gölcük, her mevsim size farklı güzellikler sunuyor bilmenizi isterim. Göl, çevresi çam ormanlarıyla kaplı yaylanın tam ortasında bulunuyor. Güzel havası, konaklama tesisleri ile spor kulüpleri de kamp için burayı tercih ediyor.

Ördekleri beslemek için durup, ardından yolumuza devam ettik.

DOĞA İLE BAŞ BAŞA

Biraz araştırıp baktığımızda gördük ki gölün denizden yüksekliği yaklaşık 1100 metre. Derinliği ortalama 5 metre olan göl, tektonik hareketlerle oluşmuş. Gölcük– İzmir arası 130 kilometre. Gölün Ödemiş‘e uzaklığı ise 18 kilometre. 2. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün 1934 yılında göl kenarında kalmış olduğu tarihi bir bina var. Bina, otel olarak işletiliyor.

Gölcük huzurlu bir vakit geçirmek ve doğa ile iç içe olmak için özel bir yer. Biz de göl çevresinde gezdikten sonra, uygun bir yere masamızı ve sandalyemizi koyup günü tamamladık. Siz restoranlardan birini de tercih edebilirsiniz. Oturduğumuz yerden balık tutan insanlar gördük. Gölde sazan, yayın gibi balıklar var. Ancak gölde tekneyle avlanmak yasak.

Gölcük‘ün çevresi 5 km. 1-2 saat içinde gölün çevresinde rahatlıkla tur atabilirsiniz. Parkur güvenli ve keyif verici. Yürüyüşün tamamında gölün kenarında olmasanız da biraz yürümek herkese iyi gelebilir. Hatta dağların arasında kalan bu krater gölünün yanından çam ormanlarına doğru girebilir, küçük tepeleri keşfedebilirsiniz

Ödemiş’te hafta sonu kurulan pazarda Gölcük, Bozdağ, Ovacık, Elmabağı tarafında yetiştirilen meyve ve sebzeleri bulabilirsiniz. Çarşı içinde, Ödemiş katmeri ve töngül pidesi alabilirsiniz. Buraya özel nohut mayalı simit de tercihlerinizden biri olabilir.

Her noktasında durup fotoğraf çektik.

BOZDAĞ KAYAK TESİSİ SİZİ BEKLİYOR

Günün herhangi bir saatinde restaurantlarda ve kafelerde ödemiş köftesi, güveç, balık, tost, gözleme, keşkek gibi lokal lezzetleri tadabilirsiniz. Göl kenarında mangal kiralayacağınız yerler de bulunuyor. Öğrendik ki Gölcük’ün fasulyesi, patatesi, soğanı kestanesi ve kestanesi meşhurmuş. Gölcük’ten sonra Bozdağ Köyü ve Bozdağ Kayak Tesisi de mutlaka ziyaret edilmesi gereken yerler arasında.

GÖLCÜK’E NASIL GİDİLİR?

İzmir Adnan Menders Havalimanı ve çevre yolundan; Bayındır, Ödemiş, Birgi, Bozdağ yolu ile veya İzmir-Ankara kara yolundan; Turgutlu, Ahmetbeyli Sart’tan Bozdağ istikameti ile ulaşılabilinir.

Ödemiş Gölcük Yaylası’na İzmir merkezden özel aracınızla 2 alternatif rota ile gidebilirsiniz.

BİRİNCİ ROTA: İzmir / Kemalpaşa /Ankara rotasında giderek Salihli öncesinde Sart Harabeleri önünden dağ yoluna çıkarak ulaşabilirsiniz.

İKİNCİ ROTA: İzmir Çevreyolu’ndan Torbalı’ya doğru trafik ışıklarına takılmadan gidebilir. Torbalı sapağından çıkın ve Torbalı Devlet Hastanesi önünden Ödemiş’e devam edin. Verimli ovada çok sayıda çiçek üreticisi göreceksiniz. Bayındır / Ödemiş / Zeytinlik mevkisinden dağ yoluna çıkabilirsiniz. Biz bu yolu kullanmıştık. Yol sorunsuzdu. En güzel kısmı ise kıvrıla kıvrıla çıkılan ve inilen dağ yoluydu. Tavsiyem gün batarken aşağı inmeniz. Gün geceye karışırken doğa renk oyunlarıyla sizi bir kez daha etkilemeyi başaracak. Aşağıda bereketli ova bir kez daha sizi karşılayacak.

ödemiş, gölcük, izmirde gezilecek yerler, izmir, bozdağ kayak merkezi, bozdağ, gölcük gölü, gölcük yaylası, ödemişte görülmesi gereken yerler, izmire yakın gezilecek yerler

Her iki rota da yaklaşık 2 saat sürüyor. Eğer Ödemiş üzerinde mola verip, köfte yemek isterseniz Torbalı rotasını kullanmanızı öneririz. Her iki rota da dağ yolu var. Her türlü araçla güvenle çıkabileceğiniz oldukça geniş ve güvenli yollar mevcut.

İzmir’den Gölcük Yaylası‘na direkt bir ulaşım aracı yok. Ancak Ödemiş’e ulaşım oldukça kolay. Günde birkaç adet Basmane – Ödemiş tren seferi bulunuyor. Ödemiş’te indikten sonra Otogar’dan kalkan Gölcük dolmuşlarına binebilirsiniz. Hemen hemen her saat başı mevcut. Kış sezonunda ise dolmuş bulunmuyor.

ödemiş, gölcük, izmirde gezilecek yerler, izmir, bozdağ kayak merkezi, bozdağ, gölcük gölü, gölcük yaylası, ödemişte görülmesi gereken yerler, izmire yakın gezilecek yerler