Yüzyılın keşfi: Hekatomnos Anıt Mezarı

Birkaç yıl önce 7 ilde yapılan operasyonlarda tarihi eser kaçakçılığından 22 şüpheli yakalanıyor. Kaçak kazıda, arkeologların yıllardır aradığı Mylasa’daki (Milas) Hekatomnid Hanedanlığı’nın kurucusu, Karia Satrabı Hekatomnos’un anıt mezarının bulunduğu ortaya çıkıyor. Araştırmacıların yaptığı incelemelerde, mezarın büyük oranda tahrip edildiği, başka mezarlar var mı diye duvarların delindiği, mezardaki Hekatomnos’a ait lahtin parçalandığı tespit ediliyor. “Nasıl gezi yazısı bu? Üçüncü sayfa haberi gibi” diyebilirsiniz. Haklısınız da. Ancak ne yazık ki Türkiye’de buna benzer olaylara sıkça yaşanıyor. Örneğin geçenlerde tarihi eser kaçakçılarının, Manisa’da Lidya’nın kayıp şehrini bulduğu haberlere yansımıştı. Devletin önceliği geçmişe sahip çıkmak olmayınca, maddi kaynaklar da başka alanlara akıtılınca, bugüne kadar açığa çıkmamış nice kalıntı, nice değerli eser için, “Aman kaçakçılar bulmasın da toprağın altında kalsın, razıyız” diyoruz.

Konumuza dönmeden önce, çevresinde birçok antik kent ve tarihi kalıntı yer alan Milas’ta arkeoloji müzesi olmaması ciddi bir eksiklik. Gümüşkesen Anıtı’nı da içine alacak şekilde planlanan ve tartışmalara neden olan müzenin inşaatı durdurulmuş. Bir tarihi yapının çevresini inşaat alanı haline getirmek sahi kimin fikriydi? Projeyi hazırlayan her kim ise, arkeoloji, tarih veya sanat tarihi gibi bilim dallarıyla yakından, uzaktan ilgisi olmadığına iddiaya girerim. Ancak alan, şantiye olarak bırakıldığı için Gümüşkesen Anıtı’nı da göremedik. Rotamızı çevirdiğimiz Uzunyuva Müze Kompleksi içimize bir nebze su serpti. Aynı avluyu paylaşan bu kültür hazinelerinin bir araya gelme sebebi elbette Hekatomnos Anıt Mezarı.

M.Ö. 377-351 yılları arasında Perslerin Karia Satrabı olan Hekatomnos’un ani ölümü üzerine, oğlu Maussollos, babası için bu anıt mezarı yaptırmaya başlamış. Mylasa Antik Kenti’ne hakim bir noktada yer alan yapı, Maussollos’un başkenti Mylasa’dan Halikarnassos’a taşıma kararı ardından tamamlanamamış. Antik dünyanın yedi harikasından biri olan Halikarnassos Maussolleionu’nun (Halikarnas Mozolesi) öncüsü olan mezar, UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’ne alınmış. Mezar odası ana kayanın içine oturtulmuş, üzerine Antik Çağ’ın tapınaklarıyla yarışacak görsellikte görkemli bir anıt mezar inşa edilmiş. 4.70 metre aşağıda yer alan mezar odasına giriş 8.09 metre uzunluğundaki bir koridor (dromos) ile sağlanmış.

Mezar odasındaki lahtin dört yüzü Klasik Çağ’ın en ünlü yapıtlarıyla boy ölçüşebilecek kalitede kabartmalarla donatılmış. Lahtin arka yüzünde, “Aslan Avı” sahnesinin ortasında at üzerinde olan Mausollos’un, bir kolu havada elinde tuttuğu mızrakla avına son vuruşu yaptığı an betimlenmiş. Ön yüzündeki kabartmalarda, sahnenin ortasında divan üzerinde uzanmış Hekatomnos, yanında karısı Aba ve önlerinde çocukları Maussollos ve Artemisia ile birlikte betimlendiği bir ‘Şölen Sahnesi’ne yer verilmiş. Sağ yan cephede, “Hekatomnos’a Tutulan Yas” sahnesi; sol yan cephede ise, Maussollos’un, babası Hekatomnos’tan satraplığı devraldığını gösteren “Görev Değişimi” sahnesi tasvir edilmiş. Mezar odasındaki lahtin bir kopyası, müze kompleksinin girişinde yer alan ‘Tanıtım ve Karşılama Merkezi’nde gösteriliyor. Burada, Hekatomnos ailesiyle, mezardan kaçılırılan ve bir kısmı yurda dönen eserlere ilişkin bilgilere, Mylasa’nın tarihi önemini anlatan panolara ve ünlü tarihçilerle coğrafyacıların bölgeyle ilgili yazdıklarına da yer veriliyor. Mezar yapısını incelemeden önce buradaki panoları okursanız, hem mezarın hem de bölgenin önemini daha iyi kavramış olursunuz. Biz buradaki ayrıntılı bilgileri oldukça başarılı bulduk. Her müzeye, her antik kente lazım.

Mezarın podyumunda yer alan Menandros Onur Sütunu, M.Ö. 1’inci yüzyılda dikilmiş. Mylasa Antik Kenti’nin ünlü konuşmacısı Euthydemos’un torunu Menandros tarafından yaptırılmış. Sütunun üzerinde, “Halk, Menandros’u, Uliades’in oğlu ve Euthydemos’un torununu, memleketin iyilikseveri ve iyilikseverlerin evladını heykel olarak buraya dikti” ifadelerinin yer aldığı bir yazıt bulunmuş. Yazıt, ilk defa 1775 yılında Richard Chandler tarafından keşfedilmiş. Ayrıca sütunun Menandros’un onur heykelinin Chandler tarafından taşındığı düşünülüyor. Tepesinde leylek yuvası bulunan sütun nedeniyle buraya yerli halk tarafından ‘Uzunyuva’ ismi verilmiş. Ölümün kanıtı olan mezarla leylek yavrularının yaşama ‘merhaba’ dediği yuva arasında bu bağ, yaşam ve ölümün bitmeyen döngüsünü hatırlatmaya yetiyor.

#uzunyuva, #hekatomnos anıt mezarı, #milasta gezilecek yerler, #milas konağı, #milas halı müzesi

Uzunyuva Müze Kompleksi’nde, Karşılama Merkezi ve Anıt Mezar’dan ibaret değil. Kompleksin içinde Milas (Emin Ağa Konağı), idari bina, Milas Halı Müzesi, kafeterya binası, çocuk aktivasyon merkezi ve kütüphane binaları da yer alıyor. Ve işin keyifli yanı, binaların hepsi yerel mimarinin özelliklerini yansıtıyor. Böylece sadece sergilenenlerle değil, mekansal olarak da tarihte yolculuk yapmış olduk.

Milas (Emin Ağa) Konağı, Milas’taki taş evlere güzel bir örnek oluşturuyor. 1890’larda inşa edilmiş konak, kullanılan malzeme, süsleme ve mimari öğeleriyle döneminin özelliklerini yansıtıyor. Konağın, Rum evlerinden esinlenilerek, bir Rum ustaya yaptırıldığı düşünülüyor. Konağın içindeki bilgilendirme panosunda restorasyon süreciyle ilgili bir çok görsel yer alıyor. Her oda, dönemin yaşam tarzına uygun mobilyalarla döşenmiş, mankenlerle odanın işlevi vurgulanmış. Ayrıca koridorlarda sergilenen Osmanlı ve Cumhuriyet’in ilk dönemine ait günlük yaşama dair eşyalar ve onlarla ilgili bilgilendirmeler, konağın asıl sahiplerinin nasıl yaşadığını, sıradan bir günün nasıl geçtiğini hayal etmemize yardımcı oldu.

#uzunyuva, #hekatomnos anıt mezarı, #milasta gezilecek yerler, #milas konağı, #milas halı müzesi

Müze kompleksine girince ilk yapı olan bu konak ve diğerleri, hem Milas’ın mimarisine ışık tutması açısından hem de bünyesinde bir çok kültür varlığını barındırması açısından önem taşıyor. Anıt Mezarı’n karşısındaki, büyük bir kapıdan geçerek ulaşılan bina, kafeterya olarak kullanılıyor. Biz ziyaret ettiğimizde pandemi nedeniyle kapalıydı. Soluklanmak ve anıt mezara karşı ağaç altında yorgunluk kahvesi içmek için oldukça keyifli bir mekan olmuş. Bu binanın yanında atölyeler için kullanılan 2 bina daha yer alıyor.

Ve avlunun sonunda Milas Halı Müzesi var. Burada dokuma sanatının tüm ayrıntılarına yer verilmiş. Çeşit çeşit dokuma tezgahından tutun da, iplikleri boyayan doğal malzemelere, ip eğirmek için kullanılan aletlerden yöreye özgü halılara kadar her şey bu müze çatısı altında toplanmış. Ancak benim en çok kalbimi ısıtan çocuklar için hazırlanmış minik dokuma tezgahları oldu. Her ne kadar salgın geçici bir süre engel olsa da, bu tezgahların başına geçip ‘Türk düğümü’nü öğrenen minik elleri hayal ettim. Bu ayrıntı kızımın da ilgisini çekti. Sonrasında müzedeki her nesnenin ismini sordu, ne işe yaradığını öğrendi. Zaten antik kentleri ve müzeleri gezmeye alışkındı ancak bu müzeyle daha fazla ilgilendi.

Desen ve renk çeşitliliğiyle dünya çapında ünlü olan Milas halısının 26 örneği müzede sergileniyor. Bu örnekler, yoğun bir çaba sonucu tek çatı altında toplanabilmiş. Halıların çoğunluğu camilerden getirilmiş. İki katlı müze binasında 9 oda bulunuyor. Bu odalarda camekan içinde özenle sergilenen halıların yanı sıra üst katta Türk halısının Orta Asya’dan Anadolu’ya uzanan yolculuğu ve Milas halısıyla ilgili resimli panolar yer alıyor. Vitrinlerde kullanılan etiketler üzerinde desen, kompozisyon özellikleri, saçak uzunluğu, ölçü, hangi tarihe ait olduğu ve bu halıların nereden bulunularak müzeye getirildiği detaylarıyla yer alıyor.

Müzede iki adet 19’uncu yüzyıldan kalma ahşap halı dokuma tezgahı sergileniyor. Tezgahların birinde bazı günlerde ziyaretçilerin gözü önünde halı dokunuyor. Cam bir bölmede kavanozlarda ceviz kabuğu, soğan kabuğu, meşe palamudu, pelit, sarı papatya, hayıt yaprağı, zeytin yaprağı, kekik, portakal yaprağı, turunç kabuğu, piren, asma ve ceviz yaprağı gibi ipliklere renk veren doğal malzemeler bulunuyor. Alt kattaki vitrinlerde kirman, iğ, çıkrık, mekik, damat peşkiri, gelin duvak örtüsü, cepken, efe kuşağı, efe yemenisi, bel kuşağı, üç etek, asmalık halı dokuma, tuz torbası, heybe ve eyer takımı görülüyor. Milas Halı Müzesi, içinde sadece bir yöreye özgü halıların sergilendiği ilk ve tek müze olma özelliği taşıyor. Aynı bahçenin içinde Milas tarihinin farklı dönemlerine ait yaşamların ve ölüm ritüellerinin yer aldığı bu müze kompleksi, Türkiye’de müzecilik alanında çok daha özgün fikirlerin ortaya çıkabileceğinin, bir bölgenin tüm kültürel değerlerinin nasıl bir arada yaşatılabileceğinin kanıtı olarak ziyaretçilerini bekliyor.

Biletlerimizi alırken müze görevlisi bize bir kitap verdi. Adı: Biri Arkeolog mu dedi? Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın ücretsiz yayını olan kitapta, Defne adındaki bir çocuğun arkeoloji merakı ve Sarıcalı’daki arkeoloji kampında yaşadıkları kahramanın ağzından anlatılıyor. Arkeoloji, sanat tarihi ve tarihin öneminin vurgulandığı kitapta, kazılarla ilgili merak uyandırıcı bilgiler veriliyor. Ayrıca tarihi eser kaçakçılığının zararlarıyla ilgili ufak bir hikaye de yer alıyor.

#uzunyuva, #hekatomnos anıt mezarı, #milasta gezilecek yerler, #milas konağı, #milas halı müzesi

Hekatomnos Anıt Mezarı’nın yağmalanışını öğrenince kitabın neden başka bir müzede değil de, burada dağıtıldığı sorusu da cevap bulmuş oldu. Kitaplar, elbette çocuklara tarih bilinci ve arkeoloji sevgisi aşılamak için uygun bir kanal. Ancak bir çocuğun bir konuyu öğrenmesi ya da ilgi beslemesi için okumak yetersiz kalır. Çocuklar dokunarak, daha da genelinde yaşayarak öğrenir. O yüzden arkeoloji kampları bunun için güzel bir fikir. Özel kuruluşların yaptığı kamplara ek olarak, devlet de ücretsiz kamplar ve atölyelerin sayısını artırabilir. Böylece ailesinin maddi gücü olmayan çocuklara da tarihle bağ kurma, geçmişine sahip çıkma bilinci aşılayabiliriz. Arkeolojinin sadece geçmişle ilgili olmadığını, bir ülkenin bugünü ve geleceğine de değer katacağını öğretebiliriz. Bu konuda farkındalığı oluşan çocuklar, kaçakçılığa göz açtırmayan, kültürel değerlere sahip çıkan yetişkinler olacaktır.

#uzunyuva, #hekatomnos anıt mezarı, #milasta gezilecek yerler, #milas konağı, #milas halı müzesi

Karia’nın din merkezi: Labranda

Ülkemizde antik kentler pek sevilmez. Başka ülkelerin vatandaşlarının bizim ülkemizin tarihini bizden daha bilmesinin bir nedeni budur. Bir, iki tanesine giden yurdum insanı hepsindeki taşların, heykel parçalarının aynı olduğunu düşünür. Okumayı sevmediği için bilgilendirme tabelalarını pas geçer. Antik kent gördüğünde de yolunu değiştirir. Oysa, küçük bir azınlık bilir ki bu kentler farklı medeniyetlere ev sahipliği yapmış, gelecek kuşaklara kültürel miraslarını ve tecrübelerini bırakmışlardır. 

Biz, antik kentleri ve müzeleri gezmekten hoşlanan o küçük azınlıktanız. Geleceğimizi inşa ederken geçmişten ders çıkarmanın peşindeyiz. Yıllar önce ziyaret etmiş olsak da kimi antik kentlerin yeniden yolunu tutuyoruz. Böylece unuttuklarımızı tazeliyor, yapılan yeni restorasyon çalışmalarını ve yeni buluntuları görüyor, kenti tekrar gezme şansına sahip oluyoruz.

Muğla’nın Milas ilçesindeki Labranda Antik Kenti de onlardan biri. Yaklaşık 10 yıl önce, bugün inşaat çalışması nedeniyle etrafı kapatılmış olan Gümüşkesen Anıtı’nı ziyaret ettikten sonra Labranda’ya gitmiştik. O zaman etrafı tahta çitle çevriliydi. Üzerinde, “Giriş 5 TL” yazıyordu. Antik kentin hemen yanı başında bir ev vardı ve bu bölgeyle o evde yaşayan ailenin reisi ilgileniyordu. Geçtiğimiz günlerde yeniden Labranda’ya yolumuz düşünce o evin kazı evi olarak kullanıldığını, kente bakan kişinin emekli olduğunu öğendik. Kentin etrafı tellerle çevrilmişti. Kazı başkanı bir Fransız. Lyon Üniversitesi’nden Prof. Dr. Olivier Can Henry. Eşi ise bir Türk. Tesadüfen 8 yaşındaki kızlarıyla tanıştık. Bize Labranda’da olmaktan çok mutlu olduğunu söyledi. Kentteki tabelalarda kentin geçmişte sıkıcı bir yer olma ihtimalinden bahsedilmiş. Antik kentteki kazılarda çalışan arkeoloji öğrencileri ile sohbetimizde ise onlardan bu kazı alanında olmaktan mutlu olduklarını, çalışmalara yeni başladıklarını ve kazıların 2 ay süreceğini öğrendik.

Tepeden antik şehir
Dini alana çıkan merdivenler

Baharda rengarenk çiçeklerle bezenen, kışın ise beyaz bir örtü giyinerek oldukça güzel manzaralar sunan Labranda Antik Kenti’ni yazın sıcakta gezmek çok da zor değil. Ağaçlar gölgelerini size, dinlenmeniz için sunuyor. Antik kentin tam ortasındaki sakız ağaçları familyasından olduğu düşündüğümüz yaşlı ağacın gölgesi rüya gibi. Kazı ekibini hemen altındaki uzun masada yemek yiyip sohbet ederken düşünmek çok eğlenceli. Kim bilir yıllar önce bu ağaç gölgesinde kimleri misafir etmişti.

Çeşme

Karia uygarlığının haç yeri olan Labranda, dağların üstünde kutsal bir alan olarak kurulmuş. Antik çağın ünlü tarihçisi Heredot, eserlerinde ismini antik çağlarda savaş aracı olarak kullanılan çift ağızlı balta ‘labrys’den alan Labranda’dan övgüyle bahsetmiş. Anadolu’nun güneybatısında yaşamış olan Karialılar için Labranda oldukça önemli bir kült merkeziymiş. “Çift Baltalı Tanrı” Zeus Labraundos kültünün kökeninin, su kaynağı ve tapınak terasının hemen üzerindeki büyük kayaya dayandığı düşünülüyor. Mylasa’dan (Milas) başlayan ve “Kutsal Yol” olarak adlandırılan 14 kilometre uzunluğuna ve 8 m genişliğe sahip taş kaplamalı bir yol ile ulaşılan Zeus Labraundos’un kutsal alanındaki en eski buluntular M.Ö. 5’inci yüzyıla ait.

En eski buluntuların M.Ö. 600 yıllarına ait olduğu antik kente, MÖ. 4’üncü yüzyılda Mausollos ve İdrieus adlı satraplar suni teras, giriş binası, anıtsal merdiven, iki ziyafet salonu, sundurmalı yapı, stoa ve etrafı sütunlu Zeus mabedi inşa ettirdi. M.S. 4’üncü yüzyılda ise meydana gelen yangın felaketinden sonra kutsal alan kült yeri olmaktan çıktı.

#milas, #labranda, #karia, #milasta gezilecek yerler

M.Ö. 4’üncü yüzyılda kente en parlak dönemini yaşatan Karia Satrapı Moussollos ve kardeşi İdrieus; Labranda’yı bir aile kutsal alanını çevirip, kutsal alanda her yıl 5 gün süren dinsel bayramların kutlanmasını geleneksel hale getirmişler. M.Ö. 355 yılında yapılan kutlamalar sırasında bir suikasttan kıl payı kurtulan Moussollos, kentte büyük bir imar faaliyeti başlatmış, Zeus Tapınağı da dahil olmak üzere bir dizi anıtsal yapı yaptırmış.

Helenistik devirde (M.S. 3-1 yüzyıllar) sadece bir çeşme yapısı inşa edilmiş olan kutsal alanda; M.S. 1-2’nci yüzyıllarda Kuzey Stoa yeniden inşa edilmiş ve 2 hamam yapısı ile birkaç yapı daha eklenmiş. M.S. 4’üncü yüzyılda, yöre halkının Hıristiyanlığı kabul etmesi ile Doğu Propylon yakınında bir Bizans Kilisesi yapılmış. İderius zamanında yapılan ve İon tarzında, ön yüzü 6, yan yüzleri 11 sütunla çevrili olan şehrin tapınağının doğusunda agora, kuzeyinde korinth üslupta yapılmış stoa yer alıyor. Yapının önünde yarım daire bir eksedra, birkaç heykel kaidesi, güney doğusunda bir dayanma duvarı bulunuyor.

Çeşme’den dini tören alanı
Yamaç evleri

Bu duvarın içinde ön yüzü 4 sütunlu bir çeşme yer alırken tapınağın güneyinde bir depo ve tepede 12 kuleli oval bir kale göze yer alıyor. Kent yüksekçe bir dağın üzerine kurulu olduğundan zirveye doğru çıktıkça, hem kente hem de bölgeye daha fazla hakim olabiliyorsunuz. Biraz zor görünse de en yukarıda manzara harika. Tapınağın çevresinde ve kutsal yolun kenarında kayalara oyulmuş oda şeklindeki mezarlardan üzeri beşik tonozla örtülü, biri büyük diğeri küçük 2 odalı mezarın rahip ailesine ait olduğu düşünülüyor. Bu mezarları görmek için baya yukarı çıkmanız gerekiyor. Bu kutsal alan, Labranda Antik Kenti’nde Zeus’a adanmış tek kutsal bölge. Bu alanda Kar kavimleri yılın belli günleri toplanıp ayinler yapıyor, kurbanlar adayıp aynı zamanda ülkeleri için önemli kararlar alıyorlardı.

Tapınak ve gerisinde dinsel yemek salonu
Dinsel yemek salonu ve yanında rahip odaları

Labranda, örenyerinin modern zaman araştırmacıları tarafından yeniden ele alınışı 1830’lu yıllara dayanıyor. Burada yürütülen yapıları ilk kağıda dökme çalışması, Antik Yazıt ve Eserler Akademisi’nin (Académie des Inscriptions et Belles Lettres) üyesi, dönemin Milli Eğitim Bakanı tarafından Yunanistan ile Ön Asya’da araştırmalar yapmak üzere görevlendirilen Philippe Le Bas isimli bir Fransız tarafından gerçekleştirilmiş. Philippe Le Bas, Labranda’yı 17 Mart 1844’te ziyaret etmiş. Revue Indépendante Dergisi’nin Mayıs-Haziran 1844 sayısında yayınlanmış mektubundan şu alıntı, araştırmacının tapınaktan ne denli etkilendiği göstermekte: “… işte sonunda yorucu araştırmalarımın konusu, Labranda’daydım. Strabon, buradaki Jupiter Stratius Tapınağı’nın son derece eski olduğundan bahseder. Yayladaki mabedin kalıntıları, her şey, çok eskilere uzanan antik dönemin habercisi. Bu, şimdiye kadar gördüklerime hiç benzemeyen bir şey…”

#milas, #labranda, #karia, #milasta gezilecek yerler

Örenyerindeki kazılar, ancak 1948’den sonra Uppsala Üniversitesi’nde klasik arkeoloji profesörü İsveçli Axel W. Persson gözetiminde başlamış. Elli yıl boyunca, tapınağın üçte ikisi gün yüzüne çıkartılmış. Bu vesileyle, 1955’ten 1995’e toplam 10 cildi bulan bir yayın dizisi ortaya çıkmış. 1980 ve 1990 arası dönemde alandaki kazı çalışmaları yavaşlamış ancak 2004’te Uppsala Üniversitesi klasik arkeoloji profesörü Lars Karlsson yürütücülüğünde yeniden başlamıştır. Araştırmacının amacı hanedanlığın geç dönemleri ve tapınak bölgesi gibi şimdiye dek hiç ele alınmamış noktalarla ilgilenmek olmuş. 2011 yılında Olivier Henry’nin yürütücü olarak atanmasının akabinde Fransız Labranda Arkeoloji Çalışmaları, Fransa Dışişleri Bakanlığı tarafından başlatılmış, Olivier Henry 2012’de kazı yöneticisi görevine getirilmiş.

Nasıl gidilir?

Labranda Antik Kenti, Muğla’nın Milas ilçesinin 15 km kuzeyinde, Kargıcak Köyü yaylağında bulunuyor. İzmir’den uzaklığı yaklaşık 2.5 saat. Labranda’ya ulaşım dar ve virajlı dağ yolları ile sağlansa da antik kente yaklaştıkça çam ormanlarıyla örtülü Beşparmak Dağları’nın havası yolculuğa ayrı bir güzellik katıyor. Biz dağ yollarını seviyoruz. Umarım siz de seviyorsunuzdur.

#milas, #labranda, #karia, #milasta gezilecek yerler

Ölmez ağacın izinde üç müze

Ulu bir ağaç görünce aklıma bir sürü soru üşüşür. Kaç yaşında? Kim dikti, kim suladı? Kimler gölgesinde dinlendi? Kaç aşka, kaç savaşa tanık oldu?.. Özellikle zeytin ağacıysa tüm soruların olası cevaplarına efsaneler eşlik eder. Çünkü ölmez ağaçtır zeytin. Mesela Datça’daki gibi sarp yolların kenarında da, Urla’daki gibi dümdüz ovalarda da, Bafa’daki gibi kocaman kayaların arasında dik yamaçlarda da yaşar. Genelde 300-400 yıl olan ömrü, bulunduğu coğrafyaya göre 2 bin yıla kadar çıkabilir. Her türlü zorlukta var olarak, insanlığa şifalı meyvesini sunar binlerce yıldır. Ege Denizi’ndeki Santorini Adası’nda bulunan 37 bin yıllık zeytin yaprağı fosili, en eski veridir. Kuzey Afrika’daki araştırmalarda M.Ö. 12 bine ait olduğu düşünülen zeytin ağacı bulgularına rastlanır. İnsanlığın ne zaman zeytinle tanıştığıyla ilgili net bir bilgiye ulaşılamasa da, M.Ö. 10 bin yılına kadar Doğu Akdeniz havzasının doğal bitki örtüsü sayıldığı bilinir. Zeytin yetiştiriciliği ve zeytinyağının hikayesi de, binlerce yıl önce başlar. Zeytin ağacının ilk kez M.Ö. 4000’lerde Samiler tarafından ıslah edildiği düşünülür. Zeytinyağının kullanımı ve yaygınlaşması ise bin 500- 2 bin yılı alacaktır.

Akdeniz’de zeytinyağı ticaretinin artmasıyla bitkinin coğrafyasının da genişlemeye başladığı görülür. Fenikelilerin ticareti ile önce Mısır, Kıbrıs, Girit ve Anadolu yoluyla Yunanistan, M.Ö. 700’lerde ise Kuzey Afrika’da Libya ve Tunus’a kadar yayılır. Zeytinyağı kültürünün Akdeniz’deki diğer kavimlere yayılmasında ise en önemli rolü Giritliler oynar. Güçlü ticaret filolarına sahip olan Giritlilerin zeytinyağı ticaretinin tanıkları, 2 metrelik zeytinyağı küpleridir. ‘Pithoi’ adı verilen dev küpler ve yanlarında bulunan tabletler, zeytinyağı ticaretinin nerelere yapıldığını ve zeytinyağının nerelerde üretildiğini gösterir.

#zeytinyağı, #köstem zeytinyağı müzesi, #oleatrium, #zeytin, #urla, #kuşadası, #zeytinyağı müzesi

Zeytinyağını elde etmek için kullanılan en eski yöntem, ayakla ezilip sıcak su yardımıyla yağıyla suyunun ayrıştırılmasıdır. Bu yöntemle zeytinyağı üretildiği bilinen en eski zeytinyağı işliği M.Ö. 6’ncı yüzyıla ait Urla’daki Klazomenai’deki işliktir. Daha sonraları Romalılar, zeytinleri iki taş arasında ezerek yağını çıkarmaya başlar. Bu yöntemde önce insan gücünden, daha sonraları da hayvanlardan yararlanılır. Zamanla bilim ilerler ve zeytinyağı yöntemleri gelişir. Zeytin hamurunu sıkmak için Arşiment vidası kullanılmaya başlar. Mengene yöntemi denilen bu yöntem, bugün bile küçük işletmelerde görülür.

19’uncu yüzyılda üretimde buharın kullanılması, zeytinyağı sanayisinde de kilometre taşı olur. Bu yöntemle birlikte zeytinyağı üretim miktarları katlanarak artar. Daha sonraları hidrolik preslemeler, dizel ve elektrikli motorların kullanılmasıyla günümüzde kullanılan en modern sistemlere ulaşılır. Zeytincilik müzelerini gezerken de bu ani değişim, gözünüze çarpar. Önce birbirine benzer aletlerin yüzyıllar boyunca farklı coğrafyalarda kullanıldığına şahit olursunuz. Bir sonraki bölümde ise koca taşların, vidaların, kütüklerin, kementlerin olduğu preslerin yerini birden makineler alıverir. Bu müzeler, Homeros’un ‘sıvı altın’ dediği mucizevi zeytinyağının yolculuğuna ışık tutar. O masalmış gibi anlatılan tarih, tüm somut kalıntılarıyla önünüze serilir.

Bizim ilk ziyaret ettiğimiz zeytinyağı müzesi, Urla’daki Köstem Zeytinyağı Müzesi’ydi. Bu müze, ortopedist Doç. Dr. Levent Köstem ile emekli öğretmen olan eşi Güler Köstem’in aynı hayale inanmasıyla ortaya çıkmış. Levent Köstem, sanat tarihçisi Ali Ertan İplikçi’nin desteğiyle açmış müzeyi. Müzeyi kurarken Klazomenai’nin eski kazı başkanı Profesör Dr. Güven Bakır ve ekibinden de destek alınmış. Zaten müzenin yeri de Anadolu’nun bilinen en eski işliğine oldukça yakın.

#zeytinyağı, #köstem zeytinyağı müzesi, #oleatrium, #zeytin, #urla, #kuşadası, #zeytinyağı müzesi

Levent Köstem, Ege’yi yıllarca gezerek zeytin ezme taşları gibi malzemeleri toplamış, eski zeytinyağı fabrikalarını satın almış. Müzede tarih boyunca Anadolu topraklarında nasıl zeytinyağı elde edildiğini gösteren 12 tane üretim tesisi yer alıyor. Kuruluş aşamasında devletten ya da herhangi bir kamu kuruluşundan mali destek alınamamış. İzmir Kalkınma Ajansı’na yapılan üç başvuru da kabul edilmemiş. Bu topraklar için oldukça önemli bir yaşam kaynağı olan zeytinle ilgili bir müzeye neden destek verilmez? Anlamak güç. Ortaya çıkarılan harika müze, acaba desteğini esirgeyen yetkililere ders olmuş mudur? Nasıl bir çaba harcandığını görünce utanmışlar mıdır, bilinmez.

Köstem Zeytinyağı Müzesi, hem zeytinyağı üretimi hem de ticareti ile ilgili harika bilgiler sunuyor. Üstelik müzedeki görevlinin de bize rehberlik etmesi, müzedeki panolarda yazmayan bazı detayları aktarması oldukça hoş bir davranıştı.

Kuşadası-Davutlar yolu üzerindeki Oleatrium da kişisel çabalarla oluşturulmuş bir zeytincilik müzesi. Oleatrium Zeytin ve Zeytinyağı Tarihi Müzesi’nin kurucuları Gürsel ve Hasan Tonbul. Çocukluğu zeytinliklerde geçen Hasan Tonbul, yıllarca topladığı tarihi materyalleri, herkesle paylaşmak istemiş. Böylece Oleatrium, 2009 yılı Ekim ayında hizmete açılmış. Şu anda özel müze statüsündeki tesis, Kültür Bakanlığı denetimi ile hizmet veriyor. U şeklinde plana sahip olan müzenin için zeytinyağı üretiminin tarihi oldukça net bir biçimde izlenebiliyor. Kronolojik denebilecek bir sergileme kurgusunu sahip olan müzenin girişinde, bir tarafta zeytin ürünlerinin satıldığı bölüm, diğer tarafta ise zeytinin Akdeniz’deki yolculuğunu görselleştiren bir harita yer alıyor. Tarihi eşyalar, cansız mankenlerle desteklenerek, izleyicinin sıkım tekniğiyle ilgili daha çok fikir sahibi olması sağlanmış. Müzedeki üzüm ve şarap kültürüne ayrılmış sergilerin yanı sıra müze binasının dışında geleneksel bir un değirmeni de yer alıyor. Ayrıca ziyaretin ardından müzenin ortasında kalan yemyeşil bahçede de soluklanmak mümkün.

En eski yöntem
Zeytinyağı mahzeni (temsili)
Oleatrium’un iç avlusu

Zeytinyağıyla ilgili müzelerden bahsederken Adatepe’yi es geçmek olmaz. Çanakkale’nin Ayvacık ilçesine bağlı Küçükkuyu’daki Adatepe Zeytinyağı Müzesi, Türkiye’de bir ilk olma özelliği taşıyor. 1950’li yıllarda sabunhane olarak kullanılan bina, 2001 yılında beş girişimci tarafından müzeye dönüştürülmüş. Bahçeye adım atıldığında taş değirmen, mengene ve diğer zeytinyağı üretimine yarayan tarihi eserler dikkati çekiyor. Binanın giriş katında zeytinyağı saklama küpleri, taş değirmen sergileniyor. İkinci katında ise zeytinyağı sabunu üretimiyle ilgili aletler, sepetler, değirmen taşı örnekleri, ayak yağı teknesi, ahşap burgu mengene, filtreler, amforalar, Dr. Atıf Atilla’nın büyük bir özenle yaptığı zeytinyağı değirmeni maketleri ve presler yer alıyor.

#zeytinyağı, #köstem zeytinyağı müzesi, #oleatrium, #zeytin, #urla, #kuşadası, #zeytinyağı müzesi

Türkiye’nin çeşitli illerinden özenle toplanıp bir araya getirilen her bir parça, özenle hazırlanmış zeytinyağı müzelerinde zeytinin çağlar boyunca devam eden hikayesini anlatıyor. Bu müzeler aynı zamanda, kutsallığın, özgürlüğün, bilgeliğin, ölümsüzlüğün ve barışın sembolü olan zeytine itibarını iade ediyor.

Efes Müzesi’nde defin ritüelini gösteren çizim ve kaplar

YAŞAMDA VE ÖLÜMDE

Zeytinyağı, Yunan uygarlığı ve Roma imparatorluğunda çok önemli ticaret malzemesiydi. Ticaretinin yapılması için Akdeniz’de özel gemiler yaptırılıyordu. Ancak önemi bu kadarla kalmıyordu. Zeytinyağının gençlik ve güç kaynağı olduğu inancı çok yaygındı. Eski Mısır, Yunan ve Roma’da çeşitli çiçek ve otlar ile zeytinyağını karıştırarak çeşitli ilaç ve kozmetik elde ediliyordu. Mesela M.Ö. 1000’inci yılda son derece önemli bir merkez olan Priene Antik Kenti’nde düzenlenen ve oldukça popüler olan spor karşılaşmalarında, atletlerin vücutlarına litrelerce zeytinyağı kullanılırdı. Öyle ki hayırseverler müsabaka zamanlarında gymnasiumlara zeytinyağı bağışlıyordu. Öte yandan Antik Çağ’ın mega kenti Efes’te zeytinyağının kalitelisi, yemeklerde, kozmetikte ve tıpta kullanılırken daha az kaliteli olanı da aydınlatmada kullanılıyordu. Atinalılar, yıllık kişi başına 30 litre civarında zeytinyağı tüketiyorlardı. Zeytinyağının, ölüyü son yolculuğuna hazırlamakta da önemli bir rolü vardı. Ölen, kirlerinden arınmak için önce yıkanır, ardından da vücudu zeytinyağıyla kaplanırdı. Helenistik dönemde de zeytin ağacı kutsal sayılıyor, kesenler ya ölümle cezalandırılıyor ya da sürgüne gönderiliyordu.

#zeytinyağı, #köstem zeytinyağı müzesi, #oleatrium, #zeytin, #urla, #kuşadası, #zeytinyağı müzesi

ATHENA’NIN HEDİYESİ

Teos Antik Kenti’ndeki 1800 yıllık zeytin ağacı

Yunan mitolojisine göre, Attika’da kurulacak kenti kimin alacağı konusu Olympos tanrıları arasında anlaşmazlığa neden olur. Zeus’un yönetiminde bir yarışma düzenlenir. Posedion üç çatallı mızrağını yere saplar ve orada beyaz bir at belirir. Tanrıça Athena ise mızrağını toprağa saplayınca topraktan gümüş yapraklı zeytin ağacı yeşerir. Zeytin ağacını gören Zeus, yarışmanın kazananını Athena olarak açıklar. Böylece kent, ‘Athens’ ismini alır. Bu yüzden zeytin ağacı, Athena’nın insanlığa hediyesi olarak görülür. Nuh Tufanı efsanesinde de Nuh’un gemisine bir zeytin dalı ile geri dönen güvercin, büyük sel felaketi sona erdiğine dair bir işaret sayılır.

İzmirli tarihçi Homeros, yüzyıllarca yaşayan zeytin ağacı için şu kelimeleri kaleme alır:

“Herkese aidim ve kimseye ait değilim, siz gelmeden önce de buradaydım. Siz gittikten sonra da burada olacağım.”

Yunan filozof Aristotales, zeytin ağacının yetiştirilmesini bilim olarak nitelendirir. Atinalı devlet adamı Solon, zeytin ağacının korunması için özel kanun çıkarır. Modern tıbbın babası Hipokrat ise zeytinyağını şifa verici olarak tavsiye eder. M.Ö. 1035 yılında tahta çıkan İsrailoğulları’nın ilk kralı Soul, alnına zeytinyağı sürülerek kutsanır. İyi insanları betimlemek için günümüzde halen kullanılan İbranice bir deyim vardır: ‘Halis zeytinyağı gibi.’

Zeytinyağına methiyeler, çok eski zamanlarla sınırlı değildir. Örneğin, 20’nci yüzyılın başlarında yaşamış olan İngiliz yazar Aldous Huxley zeytin ağacına hayranlığını şöyle anlatır:

“Ben ağaçların hepsini severim ama zeytin ağacı bir başka. Her şeyden önce simgeledikleriyle. Yapraklarıyla barış, altın sarısı yağıyla mutluluktur…”

#zeytinyağı, #köstem zeytinyağı müzesi, #oleatrium, #zeytin, #urla, #kuşadası, #zeytinyağı müzesi