Efes’in zenginliği göz kamaştırıcı

Yaşadığımız kentten başlamak üzere başka şehirleri, çevremizdeki doğal güzellikleri ve kültürel zenginliklerimizi tanımamız kurguladığımız gelecek için önemli. İnsanoğlunun tarihsel geçmişine baktığınız zaman kurdukları hayallerle günümüze nasıl ulaştıklarını anlıyorsunuz. Bunları görebilmenin, hissedebilmenin ve öğrenebilmenin en güzel yöntemi de müzeler.

Bizim de yolumuz bu hafta Efes Müzesi’nden geçti. İzmir’in güzel ilçesi Selçuk’ta bulunan müze, yakınlarında bulunan Efes Antik Kenti’ndeki buluntulara ev sahipliği yapıyor. Müze 2012 yılı sonunda kapandı ve Kasım 2014’te kapsamlı bir yenileme sonrası yeniden açıldı. Geçmişte dönemin Kültür Bakanı Ertuğrul Günay’la yaptığımız bir söyleşi sırasında, müzenin restorasyon aşamasını görmüştük. Müzenin bugünkü halini çok sevdik. Yılın her günü ziyarete açık olan müzeye giriş 30 TL. Bir müze gezmek için bize rakam biraz yüksek geldi. Bu yüzden müze kart almanızı tavsiye ederiz.

Efes Artemisi
Artemis Tapınağı maketi
Efes’te bulunan Kybele stelleri

Müze, arkeoloji ve etnografya olarak iki bölüme ayrılıyor. En bilinen eser, Efes’teki Artemis Tapınağı’nda bulunan gösterişli Artemis heykeli. Heykelin üstüne dönemin ilahi sembolleriyle imparatorluk motifleri işlenmiş. Kentin sembolü olan arı da, ticaretin önemli bölümünü oluşturan üzüm de var. Efesliler, bu heykelde tüm dualarını birleştirmiş gibi.

Artemis’in, Roma’daki adı Diana’dır. Zeus ve Leto’nun kızı olan tanrıça, vahşi doğa, avcılık, okçuluk ve ay tanrıçasıdır. Artemis, Yunan mitolojisinde bakireliğin sembolüyken, Anadolu’da ise doğurganlığın ve bereketin sembolüdür. Tıpkı Kybele gibi. Efes Artemis Tapınağı, işte bu bereket tanrıçasının adına yapılmıştır. Tapınaktan geriye ne yazık ki çok az kalıntı günümüze ulaşmış. Ancak müzedeki bire bir maketinden zamanında ne kadar ihtişamlı bir yapı olduğunu görebilirsiniz. M.Ö. 550 yılında tamamlanmış tapınak, Lidya Kralı Croseus’un emriyle Yunan Mimar Chershpron tarafından tasarlanmış.

Efes Yamaç Evleri
Zemin mozaiği ve heykel

Müzede ayrıca, yunuslu Eros, tavşanlı Eros, Eros başı, Priapos heykeli, mermer Artemis heykeli, Mısırlı rahip heykeli, İsis heykeli, çeşitli mitolojik tanrı heykelleri ve Sokrates başı bulunuyor. Efes Müzesi’nde eserlerin buluntu yerlerine göre sergilenmeleri tercih edilmiş. Buna göre salonlar, Yamaç Evler ve Ev Buluntuları Salonu, Sikke ve Hazine Bölümü, Mezar Buluntuları Salonu, Efes Artemisi Salonu, İmparator Kültleri Salonu olarak düzenlenmiş.

Müzenin orta bahçesinde oluşturan arasta bölümünde ise eski Türk kasabalarındaki ticaret yaşamı ve kaybolmaya yüz tutan çeşitli el sanatları sergileniyor. Müzenin ayrı bir bölümünde Antik Çağ’dan başlayarak Osmanlı dönemini de kapsayan elektron, altın, gümüş, bakır sikkeler ve takılar yer alıyor.

Mobilya parçası
Friz parçaları
Defin töreninde kullanılan kap kacak

Biz gördüklerimizden memnunuz ama yine de bir eleştirimiz var. Dünyanın pek çok ülkesi çoktan ‘yaşayan müze’ kavramına sahip çıktı. Müzenin içindeki sergi salonuyla bir adım atılmış. Ancak açılacak kafe ve kütüphane, düzenlenecek etkinlikler bu değerli müzenin daha görünür olmasını sağlayabilir. Bu pek çok müze için geçerli. Ürün satış mağazası ise başarılı olmuş.

Yamaç Evleri’nden manzara
Mermer Cadde

Müzeden ayrılıp antik kente girdiğimizde pek çok ayrıntı zihnimizde yerli yerine oturdu. Gezerken, “Hangi eser nerede çıkmıştı, kentin yaşadığı en önemli olaylar ve bunun şehre yansıması nasıl olmuş?” gibi soruların cevaplarını bilerek gezmek inanın çok önemli. Bizim yanımızda bir rehber yoktu ama geçmişte de antik kentin sokaklarında yürümüş olmamız ve Efes hakkında yaptığımız okumalar çok işimize yaradı. Şehrin kalıntılarını gezmeden önce ya da sonra müzeye uğrama şansınız yoksa, müzenin sitesindeki sanal tura göz atmayı ihmal etmeyin. Böylece Efes Müzesi koleksiyonlarındaki yaklaşık 64 bin eseri kaçırmamış olursunuz.

Antikçağ’ın Anadolu başkenti Efes, mega antik kent olarak geçiyor. UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne giren kentte inanç sistemi, Anadolu’nun ana tanrıça (Kybele) geleneğine dayalı dayanıyor. Antik dünyanın yedi harikasından Artemis Tapınağı’nın da Efes’te olması önemini artırıyor. Efes’in ilk olarak tarihte ‘Amazon’ adıyla anılan kadın savaşçılar tarafından kurulduğu ve hatta isminin Arzawa (Ana Tanrıça Kenti) Krallığı’nın bir şehri olan Apasas’tan geldiği rivayet edilir. Bu döneme dair çok net bilgiler bulunmasa da uzun yıllar bu bölgede yerli halkın yaşadığı düşünülüyor. Daha sonra ticaret yollarının buradan geçmesi ve doğuyla batıyı birbirine bağlayan bu liman şehri altın çağını M.Ö. 129’da Roma İmparatorluğu’na bağlandıktan sonra görmüş. M.Ö. 1. yüzyılda Efes’in nüfusu 200 bin kişiymiş. Şehrin zenginliği mimariye de yansımış. Tekrar ayağa kaldırılarak sergilenen Celsus Kütüphanesi’nin ihtişamından ne kadar etkileyici bir şehir olduğunu tahmin etmek mümkün.

Antik Tiyatro

Akdeniz’in en büyük antik kentinin iki kapısı var. Bugün giriş liman tarafından sağlanıyor. Kente adımınızı attığınızda, bir yapı sizi devasalığıyla kendine hayran bırakıyor. Sanat tarihi açısından önem arz eden bu yapı, Panayır Dağı’nın eteklerine yaslanmış, 25 bin kişilik, Antik Çağ’ın en büyük açıkhava tiyatrosu. Tiyatronun her katının farklı zamanlarda eklendiği biliniyor. 1. yüzyılda eklenen ikinci katta heykeller ve oymalar yer alıyormuş. 2. yüzyılda eklenen üçüncü katla birlikte yapı, döneminin en büyüğü olmuş. Yakın zamana kadar dünyaca ünlü sanatçıları ağırlayan yapıda bugünlerde ciddi bir restorasyon faaliyeti yürütülüyor. Akustiği, ince işlemeleri ve tarihsel önemiyle öne çıkan tiyatronun yıkılmış olan sahnesi yenileniyor, ayrıca eksik oturma yerleri ve basamaklar da elden geçiriliyor. Biraz yokuş ve onlar basamak çıktıktan sonra tiyatronun üst sıralarında soluklanmak için oturduk. Burası hem manzarayı izlemek hem de akustiği test etmek için harika bir nokta. Biz bu sahnede daha önce pek çok konser izledik. Bugün 25 bin kişiyi ağırlayamasa da müthiş bir ambiyansı oluyor. Hatta Almanya’nın Elsendorf kentinin ‘Pulli Cornicinis Ailesi Gladyatörleri Topluluğu’ bile burada bir gösteri yaptığını hatırlatmalıyız.

Geçmişi M.Ö. 11’inci yüzyıla dayanan bu yerleşim merkezine her gelişimizde daha fazla eserin gün yüzüne çıktığını, çevre düzenlemesi adına güzel işler yapıldığını görüyoruz. Burada dikkat çekmek istediğimiz bir nokta var. O da demiryollarında rayların altından çıkarılan ağaçlardan yapılan yürüyüş yollarıyla ilgili. Bu kalaslarda asbest adlı zehirli maddenin bulunduğu öne sürülüyor. Asbest solunumla insana geçip kansere yol açan zehirli bir madde. Bu ahşap yolda yürürken yüksek ısıyla çıkan bir koku olduğunu söyleyebiliriz ama acaba insan sağlığı bundan ne kadar etkileniyor? Bu araştırılıp açıklanmalı. Bu sorunun cevabını düşünürken orada her gün çalışmak zorunda olan insanları ve rehberleri düşünmenizi salık veririm. Roma İmparatorluğu’nun şaşalı günlerinin adeta bir yansıması olan kenti gezerken, geçmişte buranın bir liman kenti olduğunu düşünmek zihinleri zorluyor. Çünkü yüzyıllardır taşınan alüvyonlar sahili doldurarak denizin çok uzakta kalmasına neden olmuş.

#efes, #ephesus, #efes müzesi, #kuşadasında gezilecek yerler, #celsus, #efes artemisi

Gökmen’in ‘Kayıp Anahtar’ adlı romanının bir kısmı bu antik kentte geçiyor. Orada da anlatıldığı gibi kentin simgesi arı. Bu yüzden Artemis heykelinde, basılmış sikkelerde ve daha pek çok yerde bu simgeyi görmeniz olası.

Antik tiyatrodan çıkıp Celsus Kütüphanesi’ne doğru “Mermer Cadde”den gidiyoruz. Hemen sağımızda kentin agorası yer alıyor. Limandan gelen ürünler buradan agoradaki dükkanlara ve depolara getiriliyor. Taştan yapılan yüksek tavanlı dükkanlar, yazın ürünleri serin tutuyor. Daha da soğuk için dükkanların altına mahzenler yapılmış.

Celsus Kütüphanesi

Yol üzerinde bir ilan görüyoruz. Bir Aşk Evi (genelev) ilanı. Dünyanın ilk reklamı olarak anılıyor. Zarar görmesin diye etrafını çevirmişler. Antik Roma’da fahişeliğin ortalamanın üstünde bir meslek olduğu yönde. Yunanistan’ın aksine vergiden muaflar; ancak kayıtlı ve kayıtsız olarak ayrılıyorlar; kayıtlılara meretrikes, kayıtsızlara prostibulae deniyor. Kelimeler çok tanıdık. Arkeologlar, bu figürlerin kente yeni gelen yabancıların yolu bulabilmesi açısından mermer yol üzerine işlendiğini düşünüyorlar. Taçlı kadın, kalp ve sol ayak izi yine arkeologlar tarafından şöyle yorumlanır: “Güzel kadınların aşkı için soldaki eve gelin.” Bir diğer araştırma grubu ise para figürüne dikkat çekerek şöyle yorumlar: “Parası olan ve aşk arayanlar yolun solundaki güzeli görebilirler.”

Hemen Celsus Kütüphanesi karşısında yer alan Aşk Evi (genelev) ile ilgili başka bir bilgi daha verelim. Erkeklerin o dönemde eşlerine, “Kütüphaneye gidiyorum” diyerek evden çıktıkları, kütüphanenin altından gizli geçitle geneleve gittiklerine rivayetler arasında. Ama tabii erkeklerin böyle bir şey yapacaklarına hiç ihtimal vermiyoruz. Yoksa veriyor muyuz? Ayrıca yürüdüğümüz yolun altında kentin kanalizasyon şebekesi bulunuyor. Bazı noktalarda demir mazgallar konarak bu gelişmiş altyapı sistemini ziyaretçilerin görmesi sağlanıyor.

#efes, #ephesus, #efes müzesi, #kuşadasında gezilecek yerler, #celsus, #efes artemisi

M.S. 135 yılında inşası biten kütüphaneye ismini veren zat, aynı zamanda burada mezarı da bulunan ve İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde bir heykelini görebileceğiniz Tiberius Julius Celsus Polemaeanus… Kendisi bir valiymiş. Kütüphaneyi oğlu onun adını ölümsüzleştirmek için yaptırmış. Demek ki iyi bir evlat yetiştirmiş. Tahminlere göre 12 binden fazla parşömene ev sahipliği yapan Celsus Kütüphanesi, kapasitesi ve görkemi açısından İskenderiye ve Bergama kütüphanelerinden sonra geliyormuş. Bugün kütüphaneye giderseniz kapıda sizi Bilgelik, Bilgi, Cesaret ve Adalet erdemlerini temsil eden orjinal olmayan 4 heykel karşılıyor. Eğer asıllarını görmek isterseniz 1910’da götürüldükleri Viyana Sanat Tarihi Müzesi’ne gitmeniz gerekiyor. Neden Viyana? Çünkü buraya gün güzüne çıkaranlar Avusturyalı arkeologlar… İçimiz acıyarak oradan ayrılıyoruz.

Agora
Yamaç Evleri’ne giriş ve Hamam

Agorayı bir de yakından görüp meydandaki ağacın altında dinlendikten sonra Yamaç Evleri’ne gidiyoruz. Efes’in zenginlerinin oturduğu 4 bin metrekare alan üzerine inşa edilen Yamaç Evleri’nin her birinin avlusu bulunuyor. Evler o döneme göre oldukça lüks. Yerden ısıtma sistemi, havuzlar, mozaik zeminler, çeşitli hayvan figürlerinin çizildiği duvarlar, zengin süslemeler, su ve kanalizasyon sistemi bulunuyor. Arkeologlar kazdıkça farklı bir dönemi ortaya çıkarmışlar. M.S. 3. yüzyılda arka arkaya meydana gelen depremler sonucunda Ephesos’un şehir merkezinde barınmak imkansızlaşmış. Bu öngörülemeyen doğal afet sonucunda tahribat tabakalarında evlere ait her tür eşya kısmen de olsa korunmuş. Geç Antik Çağ’da harabe acil ihtiyaçlara cevap verecek şekilde uyarlanarak kullanılmış, ancak M.S. 5. yüzyıl süresince birtakım mimari önlemler alındığı görülmüş. Camdan yapılmış merdivenler sayesinde yapılara zarar vermeden içeride gezebiliyor, tüm dönemleri görebiliyorsunuz. Yapının üstünün kapatılması da doğal koşullardan etkilenmemesi için iyi olmuş.

Yamaç Evleri’nin karşı tarafında Kuretler Caddesi’nin üzerinde dönemin insanlarının sadece tuvalet ihtiyaçlarını gidermek için değil sosyalleşmek içinde kullandığı umumi tuvaletler bulunuyormuş. Hemen arkasında Skolastika Hamamları olduğundan ve hamamın suları kanalizasyon ile birleştiğinden, kötü kokuların maskelenmesi daha kolay oluyormuş. Hadrian Tapınağı, Trajan Çeşmesi, Kuretler Caddesi, Herakles Kapısı, Memmius Anıtı, Domitian Tapınağı, Belediye Binası (Prytaneion), Odeon antik kentin diğer görülmesi gereken yerlerinden. Bir gününüzü, Efes’in hikayelerini anlamak ve bu megakenti adım adım gezmek için ayırabilirsiniz. Antik dünyanın bu muhteşem kenti ve bilinmezlikleri heyecan verici. Ayrıca eğer bugünlerde gitmeyi düşünüyorsanız yanınıza şapka ve su almayı unutmayın.

#efes, #ephesus, #efes müzesi, #kuşadasında gezilecek yerler, #celsus, #efes artemisi, #yamaç evleri

Yel değirmeninin ucunda Foça

İzmir’de yaşayan herkesin yolu mutlaka Foça’ya düşmüştür. Foça derken kastımız Eski Foça tabi ki. Bu hafta, denizinin yanı sıra taş evleri, tarihi yapıları, huzurlu ortamı ve miskin kedileriyle ünlü Foça’da günü batırmak üzere yola çıktık. Daha önceki ziyaretlerimizde bolca yüzüp, kısa bir yürüyüşün ardından balık-ekmek yemek değildi, bu seferki planımız. Foça ve çevresinde görmeye değer ne varsa görüp, harika bir gün batımı izlemek istiyorduk. İlk durağımız da Kozbeyli köyüydü.

Yaklaşık 600 yıl önce kurulmuş olan Kozbeyli, Şaphane Dağı’nın zirvesinde yer alıyor. Köyün ilk yerleşim yeri, 14’üncü yüzyılda Yolmuç olarak bilinen bir mevkideymiş. Ancak köy halkı, sık sık korsan saldırılarına uğruyormuş. Köyün kurucusu olan Kuzubeyi adlı derebeyi, köyü korsan saldırılarından korumak için bölgeye hakim Şaphane Dağı’na taşımış. Zaten Kozbeyli (Kuzbeyli) isminin de zamanla Kuzubeyi’nden dönüştüğü düşünülüyor. Bugün yıkıntılarına rastladığımız Kocakule’nin de bir zamanlar Kuzubeyi’nin kalesi olduğu tahmin ediliyor. Tipik Ege köyü siluetini taşıyan Kozbeyli’de, tahmin edeceğiniz gibi Rumlar da yaşarmış. Ancak Ege Bölgesi’nin tamamında yaşanan mübadele burayı da etkilemiş. Rumlar Yunanistan’a, Limni, Midilli, Selanik ve Rumeli’den gelen Türkler de Kozbeyli’ye yerleştirilmiş. Ormanların arasında, yaşlı zeytin ağaçlarıyla çevrili olan bu köy, pınarlarıyla da ünlü. Köye giden yol üzerinde buz gibi suların aktığı çeşmelerden birinde durup serinlemeyi ihmal etmedik.

Gelmeden önce bilgi edinmek için okuduğumuz yazılarda hiç bahsedilmemiş ama Kozbeyli’de kocaman ve lezzetli dutları olan çok sayıda ağaç var. Benim çocukça bulduğum, Gökmen’in ise hiç sevmediği özelliğim, meyve ağacı görünce kendimi tutamamam. Özellikle sahipli olanlara karşı ayrı bir ilgim var. Gökmen’le çoğu yolculuğumuzda ağaca dalmamla ilgili atışırız. Bir meyve ağacı görürsem arabayı zorla durdururum. O da, ‘Sahibi çıkacak şimdi’ diye söylenir. Ama Kozbeyli’deki dutlar, o kadar güzel ve çoktu ki bu sefer o da bana uydu. Hatta söylendiğinde ksnıt olarak sunmak için kayıt altına aldım o anları. Haziran gibi yolunuz Kozbeyli’ye düşerse, gözünüz dallarda olsun. Ayrıca Kozbeyli, dağ çileği ile de meşhur. Meydandan satın alabileceğiniz gibi tepelere doğru yapacağınız dağ yürüyüşlerinde de sonbahar-kış mevsiminde dalından toplayabilirsiniz.

Biz yürümedik ama köyün arkasından Yeni Foça’ya ulaşan bir parkur varmış. Fula Dağı parkuru olarak bilinen yol, 16 kilometre uzunluğunda. Zirveye ulaşıldığında harika bir manzarada dinlenme garantili. Vaktiniz ve ilginiz varsa, bu parkuru da yürüyebilirsiniz.

#foça, #eski foça, #foçada gezilecek yerler, #kozbeyli köyü, #pers anıt mezarı, #yel değirmenleri

Köyün tüm sokaklarını dolaştık, onlarca fotoğraf çektik. 17’nci yüzyıldan kalma olduğu düşünülen camiyi, Kuzubeyi’nin saldırılara karşı tetikte olduğu, Gencerlik Körfezi’ni izlediği kuleyi, Namazlıkaya, Gavurkayası ve Kayaarası denilen kaya mezarlarını gördük. Eski Rum mahallesini gezip, buradaki en güzel ev olan Çapkınoğlu adına bir Rum tarafından 1878’de inşa ettirilen konağa uğradık. Köy meydanındaki meşhur Şakir’in Dibek Kahvesi’nden Türk kahvemizi içtik. Sonra da Foça yolu üzerindeki Pers Mezar Anıtı’nı görmek üzere yola koyulduk. Yolun kenarındaki yapı, tek başına tel örgünün içinde yer alıyor. Arabayı park ederken, sohbetimiz çevrede başka mezarların ya da kalıntıların olabileceği yönündeydi. Çünkü tecrübelerimizden bildiğimiz kadarıyla boşluğun ortasında sadece tek bir tarihi yapı olmaz; başka yapılar, mezarlar, hatta belki küçük bir yerleşim ona eşlik ederdi.

#foça, #eski foça, #foçada gezilecek yerler, #kozbeyli köyü, #pers anıt mezarı, #yel değirmenleri

M.Ö. 4’üncü yüzyılda Foça’da egemenlik kuran Perslere ait bu anıt mezar, görünüşü ve malzemesi nedeniyle ‘Taş Kule’ ya da ‘Taş Ev’ olarak da isimlendirilir. İyonya’da bir dönem hakimiyet kuran Perslere ait günümüze ulaşan tek eser olması açısından önemli bir yapı. Anadolu ve İran geleneğinde Batı Anadolulu ustalar tarafından yapılmış mezardaki sahte kapı, yaşamla ölüm arasındaki geçişi simgeliyor. Sahte kapının önünde ve anıtın tepesindeki ilk basamağın ortasında birer çukur var. Bu çukurların, Zerdüşt inancındaki ateş yakma çukurları olduğu tahmin ediliyor. Tören alanı üzerinde bir sunağa ait izler var. Anıtın sunak alanına bakan cephesinde, ana gövdenin üstünde ve kenarında bir stelin oturduğu yere ait izler de görülüyor. Olasılıkla bu stelin üzerinde mezarda yatan kişilerin isimlerinin yazılı olduğu söyleniyor.

Yunan filozof, yazar, tarihçi ve asker olan Xenophon’a göre, Pers Kralı Kyros, Sardes savaşından hemen sonra Lydialılara karşı birlikte savaştığı Susa Kralı Abradatas ve onun ölümü üzerine intihar eden karısı Panthea için büyük bir anıt mezar yaptırmış. Xenophon, anıtın kendi zamanında ayakta olduğunu, ayrıca mezar sahibi karı-kocanın isimlerinin yazılı olduğu bir taşın, anıtın üst bölümünde yer aldığından bahsetmiş. Herodotos da, Perslerin İyonya’da ilk vurdukları yer olan Phokaia’da (Foça) Persler’in gücünü göstermek için propaganda amaçlı olarak bir anıt mezar yaptırdığını anlatır. Anıt mezarın çevresinde, Geç Roma döneminde taş ocağı işletilmiş. Mezar anıtının Bizans döneminde de konut olarak işlev gördüğü, ele geçirilen buluntulardan anlaşılıyor.

Ve nihai durağımız Foça’dayız. Arabamızı kalenin sonuna, belediyeye ait kafenin arkasındaki otoparka bıraktık. Bir süre sahildeki kayıkları seyredip kalenin dar sokaklarına girdik. Restore edilmiş ve yıkılmaya yüz tutsa da güzelliğini yitirmemiş evler yan yana karşıladı bizi. Kalenin surlarına çıkıp, Foça’yı bir de kuşbakışı izledik. Adını, kenti çevreleyen adalarında yaşayan foklardan aldığı rivayet edilen Phokaia, M.Ö. 11’inci yüzyılda Aiollar tarafından kurulmuş. Bugün kalıntılarına baktığımız İyon yerleşimi ise M.Ö. 9’uncu yüzyıldan kalma.

#foça, #eski foça, #foçada gezilecek yerler, #kozbeyli köyü, #pers anıt mezarı, #yel değirmenleri

Hemen önümüzdeki ‘Kybele’, Phokaialıların usta birer denizci olduklarını anlatıyor bize. 50 kürekli ve 500 yolcu alabilen Phokaia tekneleri, hem ulaşım hem de savaşmak için kullanılmış. Phokaia halkı, Ege, Akdeniz ve Karadeniz’e yelken açarak, onlarca koloni kurmuş. Karadeniz’de Amysos (Samsun), Güney İtalya’da Elea (Velia), Çanakkale Boğazı’ndaki Lampsakos (Lapseki), Korsika’da Alalia, Midilli Adası’nda Methymna (Molyvoz), Güney Fransa’da Massalia (Marsilya), Nice ve Antibes, İspanya’da Ampuria, bunlardan bazıları. Bugün kalenin dibindeki ‘Kybele’ isimli gemi maketi de, Phokaialıların deniz zaferleri kazandıkları gemilerine atıfta bulunur.

Kybele Gemisi
Beşkapılar Kalesi ve surlar

Phokaia’nın denizcilik, ticaret ve sanat alanındaki başarıları, bir çok uygarlığın gözünü ona dikmesine neden olmuş. M. Ö.546 yılında Persler’in tahrip ettiği ilk İyon kenti Phokaia olmuş. Pers istilası ile görkemli çağ sona ermiş. M.Ö. 334’te Büyük İskender, Anadolu’ya ayak basmış ve Pers egemenliğini ortadan kaldırmış. Bu Foça için de yeni bir dönemin başlangıcı olmuş. İskenderin ölümünden sonra Seleukoslar, Bergama Krallığı ve Romalılar, bölgenin hakimiyetini almış. Erken Hristiyanlık döneminde psikoposluk merkeziymiş. Foça’nın bucağı konumunda olan Yenifoça’yı ise Cenevizliler kurmuş ve buradaki şap madenini işletmiş. Foça, 13’üncü yüzyılda Çaka Bey’in, daha sonra Saruhan Beyliği’nin yönetimine girmiş. Fatih Sultan Mehmet ise 1455’te Foça’yı Osmanlı topraklarına katmış.

Kale evleri
Kybele Açıkhava Tapınağı
Antik tiyatro

Buraya geldiğinizde Kybele Açık Hava Tapınağı’nı gezebilirsiniz. Denizciler tarafından ibadet etmek için kullanıldığı tahmin edilen tapınağın M.Ö. 500’lü yıllarda yapıldığı tahmin ediliyor. Tapınakta daha önceleri Anadolu tanrıçası olarak kabul edilen Kybele’nin heykellerinin ve kabartmalarının bulunduğu düşünülüyor. Tapınak duvarındaki küçük nişlere, denizciler fenerlerini koyar, kayalıklara oyulmuş adak havuzunda Kybele’ye kurban ettikleri hayvanları keserlermiş. Tapınağı aramayan, mitoloji ve tarihe merak olmayan birinin fark etmeyeceği bu açık hava tapınağının hikayesini ancak gözünüzde canlandırabilirsiniz. Bir zamanlar Phokaia Antik Kenti’nin bulunduğu bölgede, Şeytan Hamamı, Antik Tiyatro, Athena Tapınağı ve Beşkapılar Kalesi kalıntıları da görülmeye değer.

Foça’nın tarihi öneme sahip yapılarını görüp, gözünüzün beğendiği plajdan denize girdikten, restoranlarından birinde deniz ürünleri ağırlıklı yöresel lezzetleriyle karnınızı doyurduktan sonra son bir yere daha uğramanız lazım. Burası dönüş yolunuzun üstündeki yel değirmenleri…

Tarihi yel değirmenlerinin 18-19’uncu yüzyılda bölgede yaşamış olan Rumlar ve Türkler tarafından yapıldığı düşünülüyor. Değirmenli Tepe denilen yerde bulunan üç değirmenden ancak biri iyi durumda. Yakın zamana kadar bölgede 20 civarında yel değirmeni olduğu bilinse de ne yazıkki günümüze ulaşamamış. Bugün görebildiklerimizi kaybetmemek için de harekete geçilmesi gerekiyor. Burası tarihi öneminin yanında müthiş bir manzara sunuyor. Google’da “Foça’da gün batımı nerede izlenir?” diye arattığınızda Kavala Kafe ve Seyirtepe çıkacak. Ancak bizce en güzel Foça manzarası ve gün batımı, Değirmenli Tepe’de. O yüzden güneşin hızla ortadan kaybolduğu dakikaları, burada geçirmenizi tavsiye ederiz.

Gezi yazılarımızı 9 Eylül Gazetesi’nden de takip edebilirsiniz.

https://www.dokuzeylul.com/gezi/foca-da-bir-gun-h188389.html

#foça, #eski foça, #foçada gezilecek yerler, #kozbeyli köyü, #pers anıt mezarı, #yel değirmenleri

Marmaris’te aşka gelin

Geçtiğimiz aylarda Karia Yolu’nun önemli bir bölümünü ‘Yola Çıktık’ sayfamızda okumuştunuz. 9 gün boyunca yürüyerek ve çadır kurarak yaptığımız seyahatimiz Marmaris’in İçmeler beldesinde başlamış ve Hisarönü’nde sonlanmıştı. Bu kez yine Marmaris’teyiz ama bir farkla. Bu kez güzel ilçenin dağlarını, ormanlarını, çok bilinmeyen koylarını değil de kent merkezini ve otomobille ulaştığımız noktalarını size aktarmaya çalışacağız. Her zaman olduğu gibi yolculuğumuzda yine aksiyon, macera ve aşk olacak… Evet aşk!

Marmaris, Muğla’nın en büyük ikinci ilçesi. Doğal ve tarihi güzellikleriyle bizi her zaman etkilemeyi başarıyor. Her gelişimizde farklı bir güzelliğini keşfediyoruz. Ege ile Akdeniz Bölgesi’nin kesişim noktasında yer alan, her yıl yüz binlerce yerli ve yabancı turist ağırlayan Marmaris, doğal bir liman. Biz gün aydınlanır aydınlanmaz kahvaltımızı yapıp bu güzel ilçenin sokaklarını keşfetmeye başlıyoruz. Yürürken, ilçeye gelen yabancıların bölgenin mimarisini de etkilediğini görüyoruz. Özellikle otellerde… Palmiye ağaçları ile süslenmiş sahilde yürümek insana büyük keyif veriyor. Kıyıda çok sayıda tur teknesi, yeni yolcularını alıp harika koylara götürmek için sabırsızca bekleşiyor.

Doğa, spor, eğlence, deniz, güneş, kum, tarih, kültür, hareketli ve canlı gece hayatı ile leziz yerel mutfak adına tüm beklentilerinizi karşılayabilecek bu şirin tatil beldesinde görülmesi gereken çok sayıda yer var. Bizim ilk durağımız Marmaris Kalesi…

Kaleye gidene kadar Marmaris ilçe sınırları içinde yer alan antik kentleri düşünüyoruz: Physkos (Beldibi, Asartepe), Amos (Hisarönü, Turunç), Bybassos (Hisarönü), Kastabos (Hisarönü), Syrna (Bayır köyü), Larymna (Bozburun), Thyssanos (Söğüt), Phoenix (Taşlıca), Loryma (Bozukkale), Kasara (Serçe limanı), Kedrai (Sedir adası), Euthena ve Amnistos (Karacasöğüt).

#marmaris, #turunç, #marmariste gezilecek yerler, #marmaris kalesi

Yüzyıllar süren Karia tarihi içinde yer alan Marmaris ve çevresi, Rodos ve Mısır arasındaki ticari yol nedeniyle bir deniz üssü haline gelmiş, zaman zaman diğer Ege limanlarına rakip olabilmiş. Hatta bu konumu yüzünden sahillerden uzak ve denize ulaşmak isteyen kentlerin istilalarıyla da karşı karşıya kalmış.

Halk plajının sonunda demirlemiş yolcu teknelerinden sonra özel teknelerin yer aldığı marinaya yaklaşıyoruz. Marinadan yukarı bakınca kale görünüyor. Kendimize yukarı çıkmak için mekanlar arasında bir ara sokak arıyoruz. Biraz da yardım alarak bir ara sokağa dalıyoruz. Kapıları ve pencereleri mavi olan beyaz evler, begonvillerle sarmalanmış mekanlar ve çiçeklerle donatılmış sokaklar karşılıyor bizi.

Marmaris Kalesi

İnsanı keyiflendiren evlerin arasından adım adım yaklaştığımız kalenin, ilk olarak İyonlar döneminde (M.Ö. 1044) yapıldığı ve sonrasında da Büyük İskender döneminde yenilendiğine düşünülüyor. Marmaris Kalesi, Kanuni Sultan Süleyman döneminde, 1522 Rodos seferi öncesinde tekrar yenilenmiş ve genişletilmiş. Kaleyi gezerken kentin en güzel yerine iyi tasarlanarak kurulmuş bir müzede dolaşır gibi hissediyorsunuz. Aslında bir nevi öyle çünkü geçmişte askerlerin kaldığı odalarda, cephaneliklerde ya da mahzenlerde bugün bölgede çıkarılmış tarihi eserler sergileniyor. 18 odadan 2 tanesi arkeoloji salonu ve 1 tanesi de etnografya salonu olarak düzenlenmiş durumda. Kalan bölümler ise sanat galerisi ve depo olarak kullanılıyor. Kalede; Helenistik, Roma ve Bizans dönemine ait amfora parçaları ile Knidos, Hisarönü ve Burgaz bölgelerinde yapılan kazılarda bulunan çömlek ve cam işi eşyalar, sikke ve süs eşyaları sergileniyor.

Kale, I. Dünya Savaşı’nda Fransız donanması tarafından topa tutulmuş ve büyük zarar görmüş. 1970’lere kadar barınma alanı olarak kullanılmış. Son olarak 1980-1990 yılları arasında restore edilerek 1991 yılında müze haline getirilmiş. Marmaris Kalesi’nde sizi en çok etkileyen şeylerden biri Marmaris koyunun muhteşem manzarası olacak. Tadını çıkarın. Biz çıkışta Hafsa Sultan Kervansarayı’na gittik ama kapalıydı. Kanuni Sultan Süleyman’ın, annesi Ayşe Hafsa Sultan adına Marmaris’e yaptırdığı kervansarayın aslına uygun şekilde müzeye dönüştürülmesi için girişimlere başlandığını öğrendik.

Hafsa Sultan Kervansarayı
Marmaris Milli Parkı

Kentin caddelerini, sokaklarını, çarşılarını dolaşıp Marmaris Milli Parkı’na gitmeye karar verdik. 1996 yılında Milli Park ilan edilmiş olan alan, toplam 29 bin 206 hektarlık bir alanı kaplıyor. Yaygın ağaç türü kızılçam olan parkta suyun bol olduğu yerlerde sığla ağaçları bulunuyor. Zakkumlar, pembe çiçekleri de parkı güzelleştirmiş. Milli Park’ta yaban keçisi, yaban domuzu, sansar, tavşan, sincap ve kirpi gibi memeli hayvanlarla, ötücü kuşlar ve sürüngenler yaşıyor. Onların arasında dolaşmak ve nereden karşınıza çıkacaklarını bilmemek heyecan verici. Ayrıca Milli Park sahasında; Antik Physkos Kenti görülebilir. Milli Park’ın hemen yanında bir de Macera Parkı var ama orası daha çok çocuklar için tasarlanmış.

Marmaris’te tatilinize renk katabileceğiniz pek çok aktivite var. Parasailing, jet ski, flyboard, yelken, banana, kano gibi su sporları aktivitelerine katılabilirsiniz. Ayrıca jeep safari, trekking, bisiklet gibi alternatif aktivitelere de yapılıyor. Dilerseniz dalış yapabilir ve Ege’nin derinlerde saklı kalmış hazinelerini keşfedebilirsiniz.

İnce, uzun yarımada ile Akdeniz ve Ege’yi ayıran Marmaris kıyıları üzerinde yüzlerce enfes koy ve plaj yer alıyor. Denizden ve karadan birçoğuna rahatlıkla ulaşılabilen Marmaris koyları, yeşil ve mavinin bir birine kaynaştığı berrak suları, temiz sahilleri göz kamaştırıcı. Marmaris’e bağlı Turunç, Selimiye, Bozburun, Bördübet, bugün her biri Marmaris ile yarışırcasına marka tatil rotasına dönüştü bile. Bizim ise ilk tercihimiz Turunç oluyor.

#marmaris, #turunç, #marmariste gezilecek yerler, #marmaris kalesi

Turunç, Marmaris‘in hemen yanı başında çok güzel bir koya sahip sahil beldesi. İçmeler‘den sonra en popüler belde. Aynı zamanda Marmaris tatilinizde mutlaka görmeniz tavsiye edilen yerlerden de birisi konumunda. Bizim için ise Turunç demek ‘aşk’ demek… Turunç’a giden yolu seviyoruz. Manzara muhteşem. Arabanızı bir kenara çekip bir kaç dakika da olsa yukarıdan doğal güzelliğe bakmanın tadını çıkarın. Ormanlar ve denizi bir arada görebileceğiniz virajlı yolda ilerlemek büyük keyif. Yolculuk yaklaşık yarım saat sürüyor. Eski bir balıkçı kasabası olan Turunç, aynı zamanda mavi tur teknelerinin ve yatların da uğrak noktası. Sahil boyunca demirlemiş pek çok yerli ve yabancı tekne görmek mümkün. Bölgedeki restoranlar yaz boyunca kalabalık. Ancak biz gittiğimizde pandemi olduğu için çoğu yer kapalıydı.

Turunç Koyu ve Turunç Halk Plajı mavi bayraklı plaj statüsünde. Yani deniz ve plajlar temiz ve berrak. Turunç Halk Plajı’nın uzunluğu yaklaşık 300 metre ve genişliği ise yaklaşık 10 metre. Deniz ise harika. Deniz kenarında güneş dağların arkasında kalana kadar vakit geçirdik. Daha sonra bir otelin o gün kapalı olan iskelesine gittik.

İskelede oturmuş tatilimizle ilgili konuşurken bu köşeyi birlikte hazırladığımız Özde’ye cebimden çıkardığım yüzüğü uzatarak, “Benim en büyük şansımsın. Hayatıma girdiğin günden bu yana yaşamım renkledi. Mutluluğumuzun sonsuza kadar sürmesini istiyorum. Benimle evlenir misin?” diye sordum. Özde ise vermesi gereken cevabı unutup yüzü parmağına taktı. Bir kez daha sorduğumda “Evet” cevabını alabilmiştim. O gün bizim en mutlu günlerimizden biriydi.

#marmaris, #turunç, #marmariste gezilecek yerler, #marmaris kalesi

Amos Antik Kenti Turunç’a 1 saatlik yürüme mesafesinde. Buraya doğa yürüyüşü yaparak antik kent kalıntılarını görmeniz tavsiye edilir. Turunç’ta diğer bir aktivite ise dalış. Sualtı ortamı çok güzel ve berrak. Kayalık alanların ve sualtı mağaralarının çokluğu sebebiyle popüler dalış noktalarından birisi Turunç. Turunç’ta aynı zamanda sahilde su sporları hizmeti veren tesisler de bulunuyor. Burada her türlü donanımı kiralamak ve eğitim almak mümkün. Çevre koylara (Kumlubük, Çiftlik ve Gebekse Koyu) ve plajlara yapılan tekne turlarına da katılabilirsiniz. Marmaris’ten olduğu gibi Turunç’tan da Dalyan ve İztuzu Plajı’na günübirlik tekne turları düzenleniyor. Ayrıca kendiniz de tekne kiralayarak kendi mavi turunuzu yapabilirsiniz.

Gezimizi, Turunç’un masmavi suları ve eşsiz doğasıyla noktalayıp, Marmaris’e daha da aşık olarak evimizin yolunu tutuyoruz. Bir dahaki gelişimizde Marmaris’in bambaşka güzelliklerini keşfedeceğimize eminiz.

#marmaris, #turunç, #marmariste gezilecek yerler, #marmaris kalesi

İsimler değişir, Cunda aynı kalır

Gezimizin Ayvalık kısmını geçen hafta yazmıştık. Bu hafta ise Küçükköy ve Cunda sokaklarını arşınlayacağız. Bahsettiğimiz gibi gitiğimiz gün Ayvalık’ı fırtına vurmuş, onlarca tekne batmış, maddi hasar meydana gelmişti. Ertesi gün ise bambaşka bir güne uyandık. Bir gün önceki fırtınadan, yağmurdan, soğuktan eser yoktu. Meteoroloji’nin bir gün önce, ‘parçalı bulutlu’ olarak tahmin ettiği gökyüzü masmaviydi. Erken saatte uyanıp kahvaltımızı ettik. Günün her saniyesini dolu dolu geçirmek için otelden erkenden ayrıldık. İlk durağımız, Ayvalık’a 7 kilometre uzaklıktaki, Belediye Başkanı Mesut Ergin’in de doğduğu köy olan Küçükköy. Aslında bu sefer Ayvalık’a burayı ziyaret etmek için gelmiştik. Ancak ilk günkü hava muhalefeti yüzünden köyün içinde araçla küçük bir tur attık. Ve ertesi gün parlayan güneşle birlikte yola koyulduk.

Burası Osmanlı döneminde ‘Yeniçarohori’ ismiyle kurulan bir yerleşim. 1400’lü yıllarda Osmanlı Devleti’ne vergi ödeyen Midilli Prensliği, ödemelerini aksatmaya başlamış. Vatikan’la işbirliği yaparak Osmanlı’ya karşı gelen Midilli’yi fethetmek için Fatih Sultan Mehmet, 1462’de donanmayla saldırmış. Ayrıca adanın karşısındaki bugünkü Küçükköy’ün olduğu yere de çok sayıda yeniçeri yerleştirilmiş. Midilli alındıktan sonra da bir süre burada yaşamaya devam etmişler. Çok sonraları Rumlar yerleştiklerinde buraya Yeniçeri yeri anlamına gelen Yeniçarohori demiş. Mübadelede, önce 1893 yılında, daha sonra da 1913’te Balkanlar’dan gelen Boşnaklar, Küçükköy’e yerleştirilmiş. 1980’li yıllara kadar burada yaşayan Boşnaklar da, 1 kilometre uzaktaki Sarımsaklı’ya taşınınca köy, kaderine terk edilmiş. Birkaç sene önce şehirden gelen bir grup arkadaş, gözden düşmüş bu köyde bir değişim başlatmış. Rum mimarisine sahip yapı restore edilmiş. Bu değişimin itici gücü, ‘sanat’ olmuş. Köyde, onlarca atölye ve galeri açılmış. ‘Bahara merhaba’ şenlikleri, ünlü sanatçıların katıldığı ücretsiz sanat günleri yapılmış. Sonuçta entellektüelitesi yüksek, ancak bir o kadar da mütevazi ve sade bir yerleşim yaratılmış. Köydeki bu canlanma, evlerinden ayrılan bazı köylülerin de yeniden Küçükköy’e dönmesini sağlamış.

Köyün hedefi, ‘Akıllı Köy’ olmak. ‘Akıllı Köy’ kavramı, tıpkı ‘Yavaş Şehir’, ‘Ekolojik Köy’ gibi bir konsepti ifade ediyor. Küçükköy, sürdürülebilir enerji kaynakları kullanan, iyi eğitim ve sağlık hizmetleri sunan, temiz suya ve sağlıklı gıdaya erişimin mümkün olduğu, demokratik, güvenli, adil ve cinsiyet eşitliğini gözeterek gelişiyor. Bir sanat köyü olarak daha fazla yol katedilse de ‘Akıllı Köy’ hedefi, sadece küçük yerleşimlerin değil, tüm ülkenin amaçladığı bir kavram olmalı.

#cunda #küçükköy #cundada gezilecek yerler #ortunç koyu #alibey adası #ayvalık

‘Küçükköy’de ne yapılır? Neresi gezilir?’ derseniz tahmininizden çok mekan var, görülmeye değer. Biz pandemi nedeniyle kapalı oldukları için yalnızca sokaklarında dolaşabildik. Ancak hem bir dahaki gidişimizde kendimiz için hem de yeni gidecek olanlarınız için buraya birkaçını not düşelim: Kıraarthane, Küçükköy Kültür Merkezi, Küçükköy Kent Müzesi, Artura Gallery, Artura Art Craft, Kabbak Evi, Kucca Atölye, Sabancı Üniversitesi Yaratıcı Teknolojiler Atölyesi, Atelier Sanat Merkezi, Kadınlar Sokağı… Köyü gezmek 1 saatinizi alıyor. Her sokağına girip, çokça fotoğraf çekmek isterseniz bu süre uzayabilir. Hem yorgunluğunuzu atmak hem de Boşnak lezzetlerini tatmak isterseniz, Majka, Zet Cafe, Potoplika Kafeterya ve Lala’nın Börek Evi, keyifli molalar verebiliriz.

#cunda #küçükköy #cundada gezilecek yerler #ortunç koyu #alibey adası #ayvalık

Karnınızı enfes Boşnak börekleri ya da Boşnak mantısıyla iyice doyurduysanız artık Cunda’ya gidebiliriz. Cunda, 22 tane olan Ayvalık Adaları’nın içinde yerleşimi olan tek ada. Ege Denizi’nin dördüncü büyük adası olan Cunda’nın tarihi, Antik Çağ’a kadar uzanır. O dönemde Ayvalık Adaları’na ‘Hekatonisa’ adı verilmiş. Bu ismi, adaların en büyüğündeki Nesos (Nasos) Antik Kenti’nin baş tanrısı olan Hekatos yani Apollon’dan almış. Cunda ve çevresi, M.Ö. Herodot tarafından ‘Ekatonisos’ olarak anılmış. Bölgeye, daha sonra ‘Moshonisia’ (Moshonis) denmeye başlanmış. Ayvalık’ta yaşayan Rumlar, adadaki bitkilerden yayılan güzel kokulardan esinlenerek, ‘kokulu ada’ anlamına gelen bu ismi vermiş. Bugün bile Cunda’nın, diğer Ayvalık Adaları’nda görülmeyen bir bitki çeşitliliğine sahip olduğu görülür. Bir diğer sav ise adanın bu ismini, ‘Moshos’ isimli bir korsandan aldığı yönünde.

Cunda, Piri Reis’in Kitab-ı Bahriye’sinde ise ‘Yund Adaları’ndan Galat’ olarak geçer. Adaya ait Osmanlıca bir mührün dış kenarında, Yunanca “Dimarhia Moshonision”, ortasında Arapça harflerle “Daire-i Belediye, Cezire-i Cunda (Yunda)” yazar. Osmanlı Devleti, burayı ‘Cunda’ olarak tanırken, Rum ahali ise ‘Moshonis’ diyormuş. ‘Yunda’ sözcüğünün ‘Cunda’ olarak günümüze ulaştığı düşünülür. Ada, I. Dünya Savaşı sonrası İzmir’in işgali ile birlikte 29 Mayıs 1919’da Yunan egemenliğine girmiş. İşgal sonrası Anadolu’da ilk direniş 172. Alay Komutanı Yarbay Ali Çetinkaya tarafından başlatılmış. Bu işgal 15 Eylül 1922’ye kadar sürmüş. Bu yüzden adaya, ‘Alibey Adası’ adı verilmiş. 1924’te mübadele gereği Girit, Makedonya ve Midilli Türkleri, Ayvalık ve çevresine yerleştirilmiş.

Cunda’nın karakterini şekillendiren iki millet var: 1920’lere kadar burada kök salmış Rumlar ve 1924’te adaya yerleştirilmiş Türkler. Adada Rum hakimiyeti o kadar güçlüymüş ki, 1740’de özerklik alınınca Ayvalık’ta yaşayan az sayıda Türk de burayı terk ederek civar mahallelere taşınmaya mecbur bırakılmış. Bölgenin gelir seviyesi zeytin yağı, sabun, şarapçılık ve dericilik sayesinde yüksek olduğu için Yunanistan’dan göç almaya başlamış. 1800’lülerde milliyetçilik akımı, burayı da yangın yerine çevirmiş. Rum nüfusun çok ve zengin olması nedeniyle ayaklanmalar kaçınılmaz hale gelmiş. Kurtuluş Savaşı’nın ardından da burada yaşayan Rumlar Yunanistan’a, Girit ve Midilli’deki Türkler de buraya yerleştirilmiş. Ayvalık, 2 bin 800 tarihi yapısıyla, Türkiye’deki en büyük Rum yerleşimi. Cunda da, onun sakin, samimi, mis kokulu çocuğu…

‘Cunda’ diyince çoğu kişinin aklına çarşısı ve sahilde şeridi geliyor. Ancak Cunda bundan ibaret değil. Türkiye’nin ilk boğaz köprüsü olan köprüyü geçince merkeze gelmeden sol tarafımızda bizi yeldeğirmeni selamlıyor. Ufak bir tırmanışla ulaşabildiğimiz yapı, restorasyon geçirmiş. İçine girilmiyor ama manzarası harika. Burası güzel bir kahve molası için uygun bir yer olabilir. Salgın nedeniyle her şeyini yanında gezdiren biz, kahvelerimizi ve günün geri kalanı için enerji verecek olan tatlılarımızı, bu güzel manzara eşliğinde yiyip içiyoruz. Karşı tepede bugün, Sevim ve Necdet Kent Kitaplığı olarak kullanılan Agios Yannis Kilisesi var. Kısa bir yürüyüşle buraya ulaşmak mümkün. Yıkılmaya yüz tutmuş bu kilise yapısı, 2007 yılında Rahmi Koç tarafından restore edilmiş. Kitaplık ismini, ilerleyen yaşı nedeniyle göz sağlığı bozulan ve ‘Göremediğime değil, okuyamadığıma üzülüyorum’ diyen emekli Büyükelçi Necdet H. Kent ve eşinden almış. Kitaplığa, Necdet H. Kent’in oğlu Muhtar Kent tarafından bin 300’ü aşkın kitap bağışlanmış. Ayrıca yapının olduğu tepeden Şeytan Sofrası, Ayvalık, Dalyan Boğazı, Cunda, Tavuk Adası, Hasır Adası, Çataltepe ve Edremit Körfezi görülebilir. Buradaki kafede de zaman geçirebilirsiniz.

Sahildeki balık restoranlarından birinde papalina yedikten, Taş Kahve’de kahvemizi içtikten sonra daha önceki gelişimizde harabe durumda olan Despot Evi’ni görmek istiyoruz. Ancak burası bizim hatırladığımız yer değil, artık.

#cunda #küçükköy #cundada gezilecek yerler #ortunç koyu #alibey adası #ayvalık

Despot Evi, Cunda’daki Rum evlerinin en ihtişamlısı. Bina, 1862 yılında Yunanistan’dan gelip Cunda’ya yerleşen varlıklı bir Rum için inşa edilmiş. Ev sahibi 1877’de bir baskın sırasında öldürülünce Osmanlı Devleti malikaneyi satın almış. Bir süre hükümet binası olarak kullanılan yapı, 1980’lere kadar yetimhane olarak işlev görmüş. Uzun bir süre atıl durumda kalan yapı, bugün lüks bir otel olarak işletiliyor.

Cunda merkezdeki güneş saati, 2004’te bölgenin sevilen isimlerinden Ahmet Erol Keskin’in vefatı üzerine yaptırılmış. Burada eski usül, güneş ışınlarının açısına göre gölgenizin düştüğü konumdan yola çıkarak saati öğrenebilirsiniz. Bir Taksiyarhis Kilisesi de Cunda’da var. Koç Müzesi’nin devamı niteliğindeki yapı, döneminin metropol kilisesiymiş. 2011 yılında kilise müzeye dönüştürülmek üzere Rahmi M. Koç Müzecilik ve Kültür Vakfı’na tahsis edilmiş. Tarihi binanın restorasyonu yapılmış ve 2014 yılında Ayvalık Rahmi M. Koç Müzesi olarak hizmete açılmış. Biz tabi ki pandeminin azizliğine uğradık ve burayı de gezemedik. Ancak siz mutlaka gezi planınıza ekleyin.

#cunda #küçükköy #cundada gezilecek yerler #ortunç koyu #alibey adası #ayvalık

İki günlük Ayvalık gezimizin son durağı Ayışığı Manastırı’ydı. Rumca adıyla ‘Aydimitri Ta Selina’, Pateriça Yarımadası’nın en kuzey noktasında yer alıyor. 16’ncı yüzyıldan kalma yapı, 2012’de Suzan Sabancı Dinçer tarafından satın alınıp restore edilmiş. Adanın en uzak köşesinde kaldığından buraya ulaşmak için tek yol özel aracınız. Ancak toprak yol, adeta köstebek yuvasına dönmüş. Her ne kadar görmek istesek de giderek bozulan yolu göze alamayıp geri döndük. Daha sonra manastırın çok kısıtlı zaman diliminde ziyarete açık olduğunu öğrendik. Gitmeden önce aramanızda ve mümkünse arazi aracıyla gitmenizde fayda var. Ya da belki, artık o kadar zor ulaşılması gerekmeyen bu manastırın daha çok kişi tarafından görülebilmesi için yolu düzeltilir. Cunda’da bu saydıklarımızın dışında bir çok kilise ve gözden uzak manastır da bulunuyor. Çok popüler olmadıkları için görmek isterseniz, internetten aratmak yerine ada halkından yardım almanızı tavsiye ederiz.

Cunda’dan ayrılmadan önce gözümüze ‘Faris’in Yeri’ tabelası takılıyor. ‘Nereye çıkacak acaba?’ deyip o yola giriyoruz. Meğerse öğlen saatlerinde Google Map’in azizliğine uğrayıp bir türlü ulaşamadığımız Milli Park’ın girişine buradan gidiliyormuş. Zamanımız kalmadığı için doğada yürüyüş faslını, başka zamana bırakıyoruz. Yola devam edince ‘Ortunç Koyu’na ulaşıyoruz. Burası hem denize girmek için hem de günü noktalamak için müthiş bir yer.

#cunda #küçükköy #cundada gezilecek yerler #ortunç koyu #alibey adası #ayvalık

Uzun yoldan Ayvalık

Şanslı olduğunuzu düşünür müsünüz? Biz geçen haftaki seyahatimizde tüm şansımızı yanımıza almış gibiydik. 2 günlük tatilimizi Ayvalık ve Cunda’yı etraflıca gezmek için planladık. Tabi ki daha önce bir çok kez gitmiştik. Ancak bu sefer daha önce görmediklerimizi görmeye, gördüklerimize de farklı bir gözle bakmaya kararlıydık. Bu kararımızı uygulamaya rotamızdan başladık. İzmir’den yola çıkıldığında Aliağa üzerinden gidilir genelde. Biz, sevgili Işık Teoman’ın tavsiyesiyle Kozak Yaylası’ndan geçeceğimiz bir yol izledik. Zaten Bergama’ya ve Kozak’ın doğal güzelliğine aşık iki insan olarak bizi yolun 1 saat kadar uzayacak olması rahatsız etmedi. Çünkü buralarda kendimizi bir masalın içinde gibi hissediyoruz.

Bergama’dan Kozak’a tırmanırken Pergamon’a selam çaktık. Devamındaki su kemerini gördük, tepelerde ve daha aşağılarda toprak altında keşfedilmeyi bekleyen neler olabileceği hakkında konuştuk. Birkaç dakika sonra bitki örtüsü değişmeye başladı. Yol kenarından akan nehrin, dağlardan inen suların aktığı onlarca çeşmenin suladığı bu bölgede yeşilin 50 tonunu görmek mümkün. Her zaman yaptığımız gibi arabanın tüm camlarını açarak mis gibi havayı içimize çektik. Burada havanın adeta bir tadı var. Belki hissettiğimiz huzur, neşe ve yenilenmenin de tadı vardır.

Yolun iki yanındaki çınar ağaçları, daha yüksek yerlerde yerini meşhur fıstık çamlarına bırakıyor. Dalları göğün yükseklerine uzanan bu kocaman ağaçlar, sadece oksijen sağlamakla kalmıyor. Aynı zamanda bölgenin geçim kaynağı… O çamlardan topladıkları fıstık sayesinde hayatlarını sürdüren köylülerin, onlara sahip çıkma mücadelesine defalarca tanık olmuştuk. Hem su içmek hem de biraz dinlenmek için bir çeşmenin başında duruyoruz. Yalağa dökülen buz gibi suyun tadı, şehirde damacanadan içtiklerimize benzemiyor. Çok daha tatlı… Biz su içerken çeşmenin üstündeki yuvadan iki kırlangıç uçuyor. O sırada etraftaki kayalar dikkatimizi çekiyor. Sanki elle şekil verilmiş gibiler. Biraz dikkatli bakınca bir friz parçası, sütunlar ve bir kaide görüyoruz. Burada ortaya çıkarılmamış bir yapı var belli ki. Belki de antik bir çeşmeydi bir zamanlar. Bugünkü duanın yerinde belki de Yunan tanrılarından birine ya da imparatora ithafen bir yazı vardı. Yolun karşısında da bazı taşlar görüp, mistik bir hikaye uydurarak yola devam ediyoruz.

#ayvalık, #cunda, #kozak yaylası, #ayvalıkta gezilecek yerler

Yol üzerinde çok güzel köyler var. Ancak yağmur hepsini ziyaret etmemize engel oluyor. Ama birini yine de es geçmiyoruz. Burası, dünyanın en tatlı müzesinin olduğu Demircidere Köyü. 70 haneli köyün meydanına park ediyoruz. Neredeyse tüm köy meydanda. Ufak bir pazar var. Alışveriş bahanesiyle kimisi sohbet ediyor. Köy meydanlarının vazgeçilmezi ulu çınar ağacının altında, yağmurdan korunuyor kimisi. Ağacın karşısında bir Etnografya Müzesi… Müzenin kapısını yokluyoruz ama kilitli. Çınarın altında oturan köylülerden biri sesleniyor: “Anahtar heykelin arkasında.”

Yapının önünde Hacı Bektaş-ı Veli ve Mevlana’nın birer büstü duruyor. Anahtarı, Hacı Bektaş-ı Veli büstünün arkasından alıyoruz. Hayatımızda ilk, muhtemelen de son kez adı ‘müze’ olan bir yerin kapısını açıyoruz. Açarken de Hacı Bektaş-ı Veli’nin şu sözlerini hatırlıyoruz:

“Kudret eliyle kurulmuş, yıkılmaz yapımız bizim
Aşk kalemiyle yazılmıştır, silinmez tapımız bizim
Yaradana sığınıp bize umutla gelenlere
Ezelden ebede kadar açıktır kapımız bizim”

Bu müzeyi köylüler, dedelerinden, ninelerinden kalan eşyaları korumaya almak için kendi çabalarıyla kurmuşlar. Müze dediğimize de bakmayın. Ahşap çerçeveli camları olan, büyükçe bir dükkanın içinde kasetlerden plaklara, halı dokuma tezgahlarından yerel kıyafetlere kadar bölgedeki yaşamın bir parçası olmuş birçok eşya yer alıyor. Müzenin kapısını kilitleyip anahtarı aldığımız yere bırakıyoruz ve sonraki durağımız Ayvalık.

Şimdi gelelim neden kendimizi şanslı hissettiğimize… Biz, bir güneşle bir çiseleyen yağmurla yol alırken Ayvalık’ta aynı saatlerde kıyamet kopmuş. Sağanak yağışla birlikte hızı 80 kilometreyi bulan rüzgar, ilçede felakete neden olmuş. Dev dalgalar 30 tekneyi parçalamış. Fırtınadan kaldırım taşları sökülmüş, direk ve ağaçlar devrilmiş. Ayvalık’a gideceğimizi bilen ailelerimizin iyi olup olmadığımızı sormak için aramasıyla bu üzücü olaydan haberdar oluyoruz. Üzülerek ve korkarak Ayvalık’a giriyoruz. Ancak rüzgarın hızı azalmış, yağmur bulutlarını dağılmış halde buluyoruz. Belediye ekipleri, felaketin izlerini silmeye çalışırken birçok kişi de fırtınanın kırdığı ağaç dallarını süpürüyor. Birkaç saat önce yaşanmış olan doğa felaketinden kıl payı kurtuluyoruz. “Yolu uzatmayalım. Bildiğimiz yerden gidelim” desek, gezmekle, çeşmeden su içmekle, durup durup doğanın, köylerin fotoğrafını çekmekle geçen 2 saati harcamamış ve fırtınanın ortasına düşmüş olacaktık.

Öğleden sonra güneşin yüzünü göstermesini fırsat bilip, Ayvalık’ın en eski mahallesi olan Macaron’un sokaklarını arşınlıyoruz. Burası Ayvalık’ın en eski yerleşimi. Cumbalı eski evleri, Rum ustaların imzasını taşıyor. Evlerin arasındaki yemyeşil avlular ise, nefes alma mekanları oluyor. Macaron (c ile okunuyor), Latince ‘marjoram’ kelimesinden türetilmiştir ve ‘mercanköşk’ anlamına gelir. Bu mahallede eskiden bol miktarda mercanköşk yetiştirildiğinden mahallenin bu ismi aldığı düşünülür. Kahramanlar Unlu Mamülleri, Macaron Muhallebicisi, Camlı Kahve, Macaron Konağı, Mor Salkım Kafe gibi bölgenin simge mekanlarının yanı sıra çok sayıda antika eşya satan dükkan ve atölye de bulunuyor. Yaşanmışlığı olan ikinci el eşyalar, bu tarihi mahallenin ruhunu oldukça uyuyor.

Ayvalık ve çevresinin tarihi, Antik Çağ’a kadar uzanıyor. O dönemde Ayvalık Adaları’na ‘Hekatonisa’ adı verilmiş. Bu ismi, adaların en büyüğündeki Nesos (Nasos) Antik Kenti’nin baş tanrısı olan Hrkatos yani Apollon’dan almış. Adalarda Nesos dışında Chalkis, Pordoselene ve Kydonia’da da yerleşim varmış. Bu dört kentten Chalkis ve Pordoselene bugünümüze ulaşmamış. Nesos ve Kydonia ise bugünkü Cunda ve Ayvalık. Kydonia Antik Kenti olduğu düşünülen alanda bulunan parçalardan Helenistik (MÖ 330-30) ve Roma (MÖ 30-MS 395) çağlarına ait yerleşim yerleri bulunduğu tespit edilmiş. Şehrin, Bizans zamanında önemini yitirerek bugün İlkkurşun Tepesi olarak anılan tepenin eteklerine kaydığı düşünülüyor. Kent, 14’üncü yüzyıldan itibaren ise Osmanlı İmparatorluğu egemenliğine girmiş.

#ayvalık, #cunda, #kozak yaylası, #ayvalıkta gezilecek yerler

Kent, 19’uncu ve 20’nci yüzyılın başlarında en parlak dönemini yaşamış. Bugünkü Ayvalık’ın kurulması ise 1430-1440 yıllarına rastlar. ‘Ayvalık’ adına ilk defa 1772 yılında yayınlanan bir fermanda rastlanır. Kent, 1789 yılından itibaren gayrimüslimlerin yaşadığı bir özerk bölge olmuş. 1821’de Rum ahalinin Yunan ayaklanmasına katılması sonucu ilçenin büyük bir kısmı boşaltılmış, 1840’da Karesi Sancağı’na bağlı bir ilçe haline gelmiş. 1891 tarihli istatistiğe göre 21 bin 666 olan kent nüfusunun 21 bin 486’sının Rum, sadece 180’inin Türk olduğu tespit edilmiş.

Ayazma Kilisesi
Ayazma Kilisesi

Denizden uzaklaşıp Macaron Mahallesi’nin içlerine doğru ilerlediğimizde tarihi cami ve kiliselere rastlıyoruz. Bunlardan biri Ayazma Kilisesi. Eski adı ‘Faneromeni’ olan yapının girişinde, 1890 yılında inşa edildiği yazıyor. 1920 yılındaki mübadele sonrası kaderine terk edilen kilise, 2001’de koruma altına alınmış, 2016-2018 yıllarında ise belediye tarafından restore edilerek ziyarete açılmış. Biz pandemiden dolayı kapalı olduğu için içini gezemedik ama sizin için kilisenin ilginç hikayesini öğrendik. Rivayete göre, küçük bir kız, her gece rüyasında Meryem Ana’yı görür. Rüyada Meryem Ana aynı yerde durarak eğilip topraktan su içer ve suya işaret eder. Kent Meclisi üyeleri, küçük kızın rüyasını dinleyince rüyada gördüğü yeri kazar ve su bulur. Suyun fışkırdığı yere de Ayazma Kilisesi inşa edilir. Ayazma da zaten Ortodoks Hıristiyanlarının kutsal saydıkları su kaynaklarına verdiği isimdir.

Saatli Cami- uzaktan görünüş

Saatli Cami

Taksiyarhis Kilisesi- Rahmi Koç Anıt Müzesi

Bugün Rahmi Koç Müzesi olarak bilinen Taksiyarhis Kilisesi’ne doğru yol alırken karşımızda Saatli Cami çıkıyor. Adında ‘cami’ olduğuna bakmayın. Burası da 1850’de inşa edilmiş bir Rum kilisesi. Hatta adı da Ayos İanni Kilisesi’ymiş. Mübadelede bölgeye Türklerin yerleştirilmesiyle yapı, camiye çevrilmiş. Özgün yapıya minare eklenerek, günümüze kadar korunmuş. Saatli Cami’nin ardından Taksiyarhis Kilisesi’ne ulaşıyoruz. Burası, Ayvalık’ın ilk kilisesi olarak biliniyor. 15’inci yüzyılda yapıldığı tahmin edilen kilise, 17’nci yüzyılda genişletilmiş. Kilisenin içi rengarenk fresklerle süslü. Neo-klasik tarzın etkisi tüm yapıda görülüyor. Uzun bir süre tekel deposu olarak kullanılan yapı, 2012 yılında restore edilmiş. 2013 yılından itibaren de Taksiyarhis Anıt Müzesi olarak ziyaret edilebiliyor. Kilisedeki, altın varaklar, ikonalar, ince taş işçiliği dikkat çekiyor.

#ayvalık, #cunda, #kozak yaylası, #ayvalıkta gezilecek yerler

Ayvalık’taki Hayrettin Paşa Camisi ve Çınarlı Cami de Cumhuriyet’ten sonra camiye dönüştürülen kiliseler. Hamidiye Camisi ise Ayvalık’ta cami olarak inşa edilen ilk yapı. Sultan II. Adbülhamid tarafından yaptırılan yapı, hala kullanılıyor. Ayvalık’ın tarihi sokaklarında zaman kaygısı duymadan dolaşırsanız bunlar gibi birçok yapıya, eski evlere, samimi insanlara ve Ayvalık’ın ruhunu yansıtan güzel objelere denk gelebilirsiniz. Haftaya gezimize Küçükköy ve Cunda’da devam edeceğiz.

Şeytan’ın ayak izi

Biz bu gelişimizde uğramadık ama daha önce gitmediyseniz Şeytan Sofrası, görmeden dönmemeniz gereken yerlerden. Eşsiz manzaraya sahip olan tepeden efsaneye göre, yeryüzünden cenneti arayan şeytanın ayak izi olduğuna inanılan oluşum da görülüyor. Tabi Ayvalık Adaları’nın muhteşem doğası da… Buradaki kafelerde oturup günbatımını izleyebilirsiniz.

#ayvalık, #cunda, #kozak yaylası, #ayvalıkta gezilecek yerler

7 kilometrelik plaj

Ayvalık’ın otel ve plaj bölgesi olarak bilinen Sarımsaklı’yı da görmek şart. 7 kilometre uzunluğunda ve 100 metre eninde olan Sarımsaklı Plajı’na giriş ücretsiz. Sarımsaklı denilince akla deniz gelse de burası, tarihi 15’inci yüzyıla uzanan eski bir yerleşim. İlçe adını, bölgeden çıkarılan sarımsı renkli taşlardan alır. Osmanlı’ya vergi vermekle mükellef olan Midilli adası prensi Gateluzio’nun vergileri geciktirmesi sonucu Fatih Sultan Mehmet donanmayı Midilli’ye gönderir ve Midilli kısa sürede alınır. Böylece korsanların eline geçmemesi için bölgeye yeni çeriler yerleştirilir. 1893 ve 1913 yılında ise Yugoslavya’dan gelen Türkler ve Yunanistan’dan gelenler Sarımsaklı civarına yerleştirilir. Ayrıca Sarımsaklı’da bölgenin en eski kiliselerinden Aya Athanasiu Kilisesi bulunur. Günümüze kadar en sağlam ulaşabilen yapılardan olan kilise, mübadele öncesinde Sarımsaklı’da yaşayan Rumlar tarafından inşa ettirilmiş. Serin sularda yüzmekten fırsat bulursanız bu yapıyı da ziyaret edebilirsiniz.

#ayvalık, #cunda, #kozak yaylası, #ayvalıkta gezilecek yerler