Aşıklar Çeşmesi 1800 yıldır çağlıyor

Burdur‘un antik güzelliği Sagalassos‘ta Antoninler Çeşmesi tüm ihtişamıyla zamana meydan okuyor. Bugün hala dünyada antik kentler içinde çalışan 3 çeşmeden biri olan Antoninler‘den su içenlerin aşık olacağına inanılıyor.

Burdur, Akdeniz Bölgesi’nde 300 bin nüfuslu şirin bir ilimiz. Göller bölgesinde yer alan Burdur, barındırdığı güzelliklerle özellikle yaz aylarında yurt içinden ve yurt dışından pek çok insanı kendine çekiyor. Günübirlik turlara katılmak isteyenler bölgeye girmek için özellikle lavanta hasadından önceki zaman dilimini seçiyorlar ki renkli görüntüleri fotoğraf albümlerine ekleyebilsinler. Ne zaman derseniz, Haziran ile Temmuz ayının ikinci haftası arasında deriz… Salda Gölü ve Sagalassos, Burdur‘da yapılabilecek günübirlik turların vazgeçilmezleri. Bizim tavsiyemiz Burdur‘dan sonra lavanta tarlaları için Isparta‘nın Kuyucak Köyü’ne gitmeniz, oradan da Eğirdir Gölü’ne geçebilirsiniz. Laf aramızda biz çok sevdik. Özellikle göl kenarındaki Melodi Restoran’da balık yemek harikaydı.

BEYAZ KUMLAR, TURKUAZ SU

İlk durağımız olan Salda Gölü, Burdur’un Yeşilova İlçesi’nde. Bin 180 metrede bir krater gölü olan Salda, kar beyaz kumu, cam gibi turkuaz suyu ile Türkiye’nin Maldivleri olarak biliniyor. Türkiye’nin en temiz dünyanın beşinci en temiz gölü olması bize hala çok ilginç geliyor.

Bizim gittiğimizde Salda Gölü kalabalıktı. Az sayıda gölün civarında piknik yapan vardı. Henüz pandemi başlamamıştı. Otobüslerle insanlar geliyor, “A ne güzel göl” diyip, fotoğraf çektirip dönüyordu. Yani göl kenarında ne yapacağınız biraz sizin eğlence anlayışınıza bağlı. Çevresi 44 kilometre olan gölün doğu bölümü daha sakin. Orada manzaranın tadını çıkarabilirsiniz. Gölde 7 adacık var. Onlar da manzaraya katkı sağlıyor. Otobüslerin yanaştığı kısım batı bölümü. Otoparkı paralı. Çevrede gözlemeciler var.

Şimdilerde göl civarına herkesi almıyorlar ama siz yine de gideceğiniz zaman bayramları ve hafta sonunu seçmemeye çalışın. Yağmur sonrası su bulandığı için gölün rengi hoşunuza gitmeyebilir. Göl kenarı yaz da olsa akşamları serin oluyor. Son olarak göle girmek ve kumunu vücuda sürmek yasaklanmıştı. Göl aniden derinleştiği için yüzme bilseniz de bence tehlikeli. Salda‘nın 184 metreye varan derinliğiyle Türkiye’nin en derin tatlı su gölü olduğu unutulmamalı.

#burdur #sagalassos #lavanta #kuyucak #salda gölü #türkiyenin maldivleri

GÜZELLEŞTİREN ÇEŞME

Sagalassos Antik Kenti, Burdur‘un bir başka dikkat çekici alanı. Likyalılar, Karyalılar, Frigler gibi uygarlıkların hüküm sürdüğü bu topraklar antik dönemde Pisidia olarak anılıyormuş. Ağlasun ilçesinde Sagalassos Antik Kenti bugün ise “aşkların ve imparatorların şehri” olarak biliniyor. Kentteki bin 800 yıldır akan, mitolojiye göre suyunun insanları güzelleştirdiğine ve bu sudan içenlerin aşık olduğuna inanılan Antoninler Çeşmesi ihtişamıyla zamana meydan okuyor. Üç bine yakın taşın birleştirilerek 400 yapı bloku halinde yeniden restore edilen çeşme, yukarı agora bölümünde tarihe tanıklık ediyor. Bin 750 metre yüksekte, bugün hala dünyada antik kentlerde çalışan 3 çeşmeden biri olan Antoninler, kenti ziyarete gelen turistlerin ilgi odağı oluyor. Halk, geçmişten bu güne sudan içenlerin aşık olduğuna inanıyor. Biz de bu sudan içmeyi ihmal etmedik.

Kent, yüksekte olduğu için biraz tırmanmak gerekiyor. Yaşlı ve engelli turistlerin buraya gelebileceği, tahmin edebileceğiniz gibi düşünülmemiş. Geçmişi Milattan Önce 3 bin yılına kadar uzanıyor. 13’üncü yüzyıla kadar da kentte yaşam devam etmiş. 2009’da UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’ne giren Sagalassos, derin vadilere hakim bir tepede Roma dönemi mimarisinin en iyi örneklerini barındırıyor.

Milattan sonra 7’nci yüzyılda geçirdiği büyük deprem sonrası görkemli Roma yapıları toprak altında kalarak korunmuş. Buradan çıkarılan eserler ve devasa heykellerin parçaları Burdur Müzesi’ne götürülmüş. Sagalassos’taki kazı çalışmaları, 1989’da Leuven Katolik Üniversitesi’nden Belçikalı Prof. Dr. Marc Waelkens başkanlığında başlamış. Antik kent, binlerce yıldır suyu akan Antoninler Çeşmesi, agoraları, Roma hamamları, Macellum yapısı, dans eden kızlarla bezeli Heroon yapısı, Marcus Aurelius Heykeli, Adrian Heykeli, Tiberius Dönemi Kapısı ve kütüphanesiyle ziyaretçilerin ilgisini çekiyor. Şanslı olduğumuz için kentte ziyarete açılmamış, tabanı mozaik olan bir ev görme şansına da sahip olduk.

#burdur #sagalassos #lavanta #kuyucak #salda gölü #türkiyenin maldivleri

DEPREMLERİN YIKICI ETKİSİ

Kentin tiyatrosu, İskender Tepesi manzarası ile güzel bir konumda bulunuyor. Basamak kısımları ayakta olsa da sahne kısımları meydana gelen şiddetli depremler sebebiyle ciddi hasar görmüş. Bu ihtişamlı yapının en önemli özelliği ise dünyanın en yüksek rakımlı antik tiyatrosu olması. Burdur’da gezilecek yerler listesinde bulunan tiyatro, Roma İmparatoru Marcus Aurelius döneminde M.S. 2’nci yüzyılda inşa edilmiş. 9 bin kişi kapasitesi ile kent nüfusundan daha fazla kişiyi ağırlayabiliyor.

MÖ 333’te Büyük İskender’in fethettiği kent, Roma İmparatorluğu’na M.Ö. 25’te bağlanır ve hızla gelişir. Roma İmparatoru Hadrian’ın (MS 117-138), Sagalassos’a Pisidya eyaletinin (bugün Göller Bölgesi) birinci kenti unvanını vermesiyle, en büyük anıtları inşa edilir. MS 600’lerin başında veba ve depremler kentin çöküşüne sebep olur ama felaketlere rağmen kentte yaşam M.S. 13’üncü yüzyıla kadar sürer. Ağlasun, Sagalassos’un her bakımdan bir uzantısıdır. Ağlasun adı da Sagalassos’tan gelir. Selçuklu Türkleri yöreye geldiklerinde ovaya, bugünkü Ağlasun’a yerleşirler. Merkezde bir kervansaray ve ona bağlı bir küçük hamam inşa ederler. MS 16. yüzyılda da Ağlasun’un aktif bir yerleşim olduğu ve bölgenin pazarının Ağlasun’da kurulduğu bilinir.

BURDUR MÜZESİ

Rehberimiz Burdur Müzesi binasının, müzenin bahçesinde bulunan medreseden geri kalan Osmanlı Pirkulzade Kütüphanesi’nin mimarisinden esinlenerek yapıldığını anlattı. Burdur Müzesi, 1956 yılında kurulmuş, 2001 yılında yeniden düzenlenmiş. Müze, Hacılar, Kuruçay, Höyücek Höyükleri, Boubon, Kibyra ve Sagalassos kazılarından çıkarılan, müsadere ve satın alma yoluyla kazandırılanlar ile birlikte 60 binden fazla kültür varlığına ev sahipliği yapıyor. Türkiye’nin en zengin müzelerinden biri olan Burdur Müzesi 2008 yılında “Gezilip Görülmeye Değer Müze” ödülünü almış. Burada, Neolitik çağdan günümüze kadar eşsiz örnekleri görmek mümkündür. Müze üç kısımdan oluşuyor: Üst katta Neolitik ile Erken Kalkolitik çağlara ait buluntular ile eski tunç çağı buluntuları bulunmakta. İkinci kısım olan giriş katı üç bölüm olarak düzenlenmiş. Birinci bölümde Sagalassos Antik Kenti’nde yapılan kazılarda ortaya çıkarılan buluntular yer alıyor. Roma’nın en iyi imparatorlarından olan İmparator Hadrian ve Marcus Auralius’a ait dev heykeller burada sergilenmekte. İkinci bölümde Kibyra Antik Kenti kazılarında çıkarılan, av sahnesinin canlandırıldığı frizler yer alıyor. Üçüncü bölümde ise Kremna Antik Kenti kazısında çıkarılan dokuz adet birinci sınıf mermer heykeller bulunmakta.

LAVANTANIN RENGİ

Son durağımız lavanta tarlaları ile kaplı Kuyucak Köyü… Bitki, köyde yaşayanlara sağladığı ekonomik getirinin yanında yaklaşık iki ay süren hasat süresince binlerce yerli ve yabancı turisti köye çekiyor. Bizim aramızda bile tarlalara gitmeden önce lavantaların rengi ile ilgili bir tartışma yaşandı. Kim fotoğraflarda filtre var dedi, kimi az var dedi, kimi hiç yok dedi. Aslında mevzu şu: Mor tarla görmediyseniz yanlış zamanda gitmişsiniz demektir… Tam hasat başlamadan önceki hafta gitmek gerekiyor. Lavantaların her hafta rengi değişiyor. Biraz uğraşıp en güzel tarlayı bulmak lazım. İlk gördüğünüz tarlaya girmeyin. Biraz gezin… Lavanta bitkisi olgunlaştıkça çiçeği daha tok bir mor renk alıyor. En güzel fotoğraflar için de güneş doğmadan hemen önce veya battıktan hemen sonra gibi, havanın aydınlık olup güneşin olmadığı saatleri yakalamak lazım. Kimi tarlaların sahipleri tarafından insanların fotoğraf çekmesi türlü türlü ambiyans yaratılmış: Beyaza boyanan bisikletler mi dersiniz, kalp şeklinde kapılar mı, salıncaklar mı… Yine de ana yoldan ne kadar uzaklaşır ve içerideki arazilere giderseniz bence daha güzel kareler yakalayabilirsiniz.

Bu tarlaların kenarlarını ilişmiş evlerden alışveriş yapabileceğiniz gibi köy merkezinde de dinlenip çay ve kahve içeceğiniz yerler var. Keşke farklı etkinlikler yapılsa da daha fazla insan bölgeye gitse… Bu sayede, buna benzer köylerin sayısı artsa…

#burdur #sagalassos #lavanta #kuyucak #salda gölü #türkiyenin maldivleri

Zamanla o da olacaktır. Yakın geçmişe kadar adını bilmediğimiz kurak ve boş tarlalardan oluşan köyün, bugün turist kaynıyor olması tesadüf değil. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı, Batı Akdeniz Kalkıma Ajansı ve Anadolu Efes’in “Gelecek Turizmde” adlı kalkınma programı, hepsi Kuyucak’ı dönüştürmek için birlikte çalışmış. Ne diyorlardı… Çalışan kazanır, lavantası morarır…

#burdur #sagalassos #lavanta #kuyucak #salda gölü #türkiyenin maldivleri

Manisa’nın açık hava müzesi KULA

Bu hafta, Germiyanoğulları beyliğinin başkenti olan, dar sokakları, Türk ve Rumlara ait tarihi evleri, nesilden nesile aktarılan meslekleriyle adeta bir açık hava müzesi olan Kula‘dayız. Manisa‘nın bu ilçesi, Osmanlı ve Rum mimarisine ait bini tescilli 3 bin tane tarihi eviyle zamanın haşin gücüne direniyor. Kula‘nın her bir sokağı, kapalı kapıları, yıkılmaya yüz tutmuş evlerinin her biri, başka bir hikaye anlatıyor. Gelin hep birlikte, Kula’nın dar sokaklarında gezelim. Eski çeşmelerinin yanında soluklanalım. Tarihi evlerinden yükselen hikayelere kulak verelim.

Çok da popüler olmayan bu tarihi ilçenin bizi şaşırtmasını umuyorduk. Ama açıkçası bu kadarını beklemiyorduk. Her köşe başında başka bir sürprizle karşılaştık. Kula deyince akla ‘Türk evleri’ geliyor. Ama aslında Kula‘da sadece Türk evleri yok. Dar sokaklarında bir Türk evinin karşısında ya da yanında burada daha önce yaşayan Rumlara ait bir ev yer alabiliyor. Buraya gelirken salgın yasaklarıyla iyice daralan gezi süremizi göz önünde bulundurarak sıkı bir çalışmayla 15-20 dakikalık bir yürüyüş rotası çıkardık.

#kula, #manisa, #kuladokya, #kula rehberi, #manisada gezilecek yerler, #kula türk evleri #tarihi kula evleri

Kula’da eski zamanlarda yaşam kale içinde yoğunlaşmış. O yüzden bugün sokaklarının çoğunluğu oldukça dar. Arabayla gidecekseniz uygun bir yere park edip yürümenizi tavsiye ederiz. Karşılıklı bazı evlerin çatılarının birleştiğinden ya da çıkıntılı ikinci katın duvarına kafanızı çarpabileceğinizden bahsedersek sokakların ne kadar dar olduğu daha iyi anlaşılır.

Arabamızı park ettikten sonra ilk durağımız Beyler Evi. Burası, 18’inci yüzyılda yapılmış Türk evlerinin tipik bir örneği. Geniş bir avludan sonra ulaştığımız ev, o döneme ait diğer Türk evleri gibi ahşap ve kerpiç malzemeden inşa edilmiş. Beyler Evi, güzel bir restorasyondan geçmiş. İki katlı yapının yaşam alanları üst katta. Evin zemin katında mutfak, ahır ve kiler yer alıyor. Ahşap tavanlar ve kapılarda oymacılığın eşsiz örnekleri var. Odalar da döneme uygun eşyalarla döşenmiş. Evi gezdiğimizde 18’inci yüzyılda bir Türk ailesinin günlük hayatıyla ilgili fikir sahibi olduk. Konakta evin sahibi olan Beyler ailesine ait bilgi ve fotoğrafların yer aldığı tabela da oldukça bilgilendirici oldu. Salgın nedeniyle bahçedeki kafe kapalıydı. Ancak sohbet ettiğimiz teyzeye, normale döndüğümüzde buradaki ağaçların altında, tarihin gölgesinde bir fincan kahve içme sözü vererek konaktan ayrıldık.

Yürüyüş rotamızdaki ikinci durağa doğru ilerlerken bazı evlerin yıkılmak üzere olduğunu gördük. Uyarı levhaları ve demir korkuluklar dikkatimizi çekti. Yenilenen evler, ziyaretçilerini büyülerken neden diğerleri yok olmaya mahkum edildi? Tüm evleri – büyük, küçük demeden- restore edilse Kula‘nın adını duymayan gezgin kalmazdı diye düşünüyoruz. Zamana karşı direnme konusunda Türk evleri olarak bilinen ahşap evler daha talihsiz ne yazık ki. O dönemde Kula‘da yaşayan Rumların yaptığı evlerde taş kullanılmış. O yüzden ilk günkü güzelliğini koruyamasa da zamanımıza ulaşmış. Ancak bugün sokaklarında karşımıza çıkan ahşap evlerin viraneliği içimizi acıttı. Sadece büyük evlerin, ilçenin önemli ailelerin konaklarının değil, mütevazi evlerin de restore edilmesi gerektiğini bir kez daha aktaralım. Restorasyon maliyetini bugün o evlerde oturanların karşılama imkanı yok. Belki de bir ödenekle, bir projeyle bütünüyle yeni bir çehreye bürünebilir Kula.

Kısa bir yürüyüşle ‘Türk Evi’ olarak geçen Kestaneciler Konağı’na ulaşıyoruz. Kula‘da restore edilen ilk evlerden olan konak, tarihi Kula evlerinin tipik özelliklerini taşıyor. Kestaneciler ailesi tarafından belediyeye devredilen yapıda, birinci katta 4, ikinci katta 4 olmak üzere 8 oda bulunuyor. Kula evlerinin arasında tavanlarında, kapılarında ve oda içlerindeki ahşap işçiliği en güzel olan ev olarak kabul ediliyor. Her odasında bulunan fotoğraflardan, aksesuarlara bir çok keyifli detay sayesinde tarihe yolculuk edeceğiniz konağın geniş balkonundan karşısındaki taş ev görünüyor. Belki de evin hanımı, balkondaki divanda oturmuş kahvesini içerken komşusunu selamlamıştır. Ya da evin genç kızı, karşı evdeki Rum delikanlıya sevdalanmıştır. Eski evleri çekici ve özel kılan, barındırmış olabilecekleri hikayeleri, yaşanmışlıkları değil mi zaten?

#kula, #manisa, #kuladokya, #kula rehberi, #manisada gezilecek yerler, #kula türk evleri

KAPILAR DİLE GELİYOR

Tarihi evlerin bir diğer özelliği ise bazen küçük bir unsurunun çok şey anlatmasıdır. Örneğin Kula‘nın sokaklarında gezinirken kapılara biraz dikkatlice bakarsanız, içinde bir zamanlar yaşayanlarla ilgili bilgiler verir. Mesela Türk evlerinde kapılar, doğrudan evin içine açılmazdı. Türk evlerinin alt katlarının sokağa bakan tarafında da ya hiç pencere olmazdı ya da çok küçük pencereler konulurdu. 18’inci yüzyıl Kula’sına ışınlanıp Türk bir ailenin yaşadığı bir eve konuk olmak istesek, ev sahibi önce kapıdaki ufak pencereden kim olduğumuza bakar, bizi ona göre içeri alırdı. Belki de almazdı. Diyelim ki tanıdığız ve içeri girebildik; önce avluya buyur edilirdik. Sonra yakınlık derecemiz ve cinsiyetimize göre uygun olan odaya alınırdık.

Oysa Rumlara ait taş evlerde öyle mi? Büyük, gösterişli bir kapı, direkt dışarıdaki hayata açılırdı. Aynı dönemde bir Rum ailesine konuk olsanız, kapıdan evin içine girer, salona buyur edilirdiniz. Yine alt kattaki pencereleri de Türk evlerine göre oldukça büyüktü. Rum evlerinin pencere ve kapılarını vitraylar süslerdi. Hatta bazı evlerin duvarlarında da kök boyalarla renklendirilmiş resimler yer alırdı. Hatta duvarlardaki bazı resimlerin gelip geçenlerin, labirenti andıran ve birbirine benzeyen sokaklarda kaybolmaması için yol tarifi verdiği de söyleniyor. Örneğin bir evin duvarındaki resimde, kilise yapısı yer alıyor ve yapıdaki pencere ve kapı sayısıyla 7 adım sonra kiliseye ulaşılabileceği tarif ediliyormuş. Bu sav doğru mu bilemedik. Ama duvarların tablo gibi kullanılması, bizim hep hoşumuza gitmiştir.

#kula, #manisa, #kuladokya, #kula rehberi, #manisada gezilecek yerler, #kula türk evleri #tarihi kula evleri

ANILARI KÜL OLDU

Kula sokaklarında üçüncü durağımız olan, bugün Kula-Salihli Jeoparkı Ziyaretçi Merkezi olarak kullanılan Meryem Ana Kilisesi’ne doğru giderken karşımıza eski bir okul çıktı.  Zafer İlkokulu’nun binasının, ilçenin Rum zenginlerinden Lambi oğlu Damyunus tarafından yaptırıldığı söyleniyor. Osmanlı kayıtlarında ise binanın okul olarak 1843 yılında yapıldığı, 1892 yılında Rum çocukların eğitim gördüğü Lambiyanos Okulu olarak ruhsatlandırıldığı görülür. Kurtuluş Savaşı sonrasında 16 Eylül 1923 tarihinde Zafer Okulu olarak kayda geçer. 1923 yılından 1974 yılına kadar da okul olarak hizmet verir. Bahçesindeki küçük kilise, okul olduğu dönemde kütüphane olarak kullanılır. 1974 yılında bina çürük olduğu için boşaltılır.

#kula, #manisa, #kuladokya, #kula rehberi, #manisada gezilecek yerler, #kula türk evleri, #tarihi kula evleri

Okulun bahçesinde karşılaştığımız, kendisi de bu okulda eğitim almış olan Sabahattin Arkağaç, buradaki restorasyonun 20 yıldır bir türlü bitirilemediğinden dert yandı. “Okulun yıkılmasını mı bekliyorlar?” diyen Arkağaç, “Benim çocukluğum bu binada, bu bahçede geçti. Yıllardır doğru düzgün bir restorasyon çalışması yürütülemedi. Bugün de zemindeki mermerlerin sökülüp gelişi güzel bahçeye atıldığını gördüm. Tekrar kullanılması için numaralandırılması gerekiyordu? Orijinal malzemeyi çöpe atacaksak ne anlamı var bu restorasyonun?” sözleriyle tepkisini dile getirdi. Kula‘da ‘Zabun Hoca’ olarak tanınan Hüseyin Zabun ise kilise ve Zafer İlkokulu’yla 1989’daki yangından sonra ilgilenilmediğini söyleyerek, “Bunlar, bizim ve Kula için büyük kayıp” dedi.

Son durağımız Meryem Ana Kilisesi… Yapının içindeki tadilattan dolayı içeriye giremedik. Ancak komşunun bahçesinden meyve aşıran çocuklar gibi alçak bahçe duvarından atlayıp çevresinde dolandık, yüksek pencerelerinden içeriye bakmaya çalıştık. Kilisenin Yunanca mermer kitabesi kayıp olsa da eski fotoğraflardan 1837’de imar edildiği biliniyor. Kilisenin eski fotoğraflarını görünce çok güzel bir restorasyondan geçtiği anlaşılıyor. Ancak kiliseye gösterilen özen, karşısında yer alan ve kilisenin papazının yaşadığı eve gösterilmemiş. Kötü durumdaki yapının birkaç yıl içinde yıkılması muhtemel.

ESNAFIN BULUŞMA YERİ

Gezimizin başında belirlediğimiz 15-20 dakikalık yürüyüş rotasını, her köşesinde fotoğraf çekmekten 3 saatte tamamlayarak aracımızın olduğu çarşı tarafına doğru aylak adımlarla yürüyoruz. Sabah çok erken saatte İzmir’den yola çıkmış, daha Kulalılar yataklarından kalkmadan sokaklarında gezmeye başlamıştık. Böylece gezimizin bu etabını tamamladığımızda çok acıktığımızı farkettik. Öğlen yemeği için esnafın favorisi olan Ekmekçioğlu Lokantası’nı ararken çarşıyı da turlamış olduk. Osmanlı’dan kalma dükkanlarda bugün, kaybolmaya yüz tutmuş meslekler yapılıyor. Atalarından devraldığı mirası yaşatmaya çalışan zanaatkarlar, demircilik, saraçlık, bakırcılık, dericilik, ayakkabıcılık, leblebicilik, keçecilik, kalaycılık, semercilik, yorgancılık ve ayakkabıcılıkla uğraşıyor.

Kazakoğlu Helvacısı, 120 yıldır susamdan nefis tahin ve helvalar üretiyor.

#kula, #manisa, #kuladokya, #kula rehberi, #manisada gezilecek yerler, #kula türk evleri

Öğlen namazını kılmak için çarşının dar sokaklarını dolduran esnaf, namazın ardından Ekmekçioğlu’nda yemek yiyor. Biz de burada, esnaf lokantalarının namına yakışır lezzetteki yemeklerimizi yedik. Kazakoğlu Helvacısı’nın meşhur helvasıyla da hem ağzımızı tatlandırdık hem de Kuladokya için enerji aldık. Ayrıca Kazakoğlu’nda 120 yıllık ata mesleğinin sürdüren Yılmaz Kazak’ın yaptığı tahinden de mutlaka alın. İyi bir pekmezle soğuk kış mevsiminde kahvaltılarınıza tat katacaktır.

EGE’NİN KAPADOKYA’SI

Kula‘yı ardımızda bırakıp “Ege’nin Kapadokya’sı” denilen ve ‘Kuladokya’ diye anılan Kula Peri Bacaları‘na doğru yola çıkıyoruz. 2012’de ‘Tabiat Anıt’ olarak tescil edilerek SİT alanı ilan edilen koruma altındaki bölge, Türkiye’nin tek jeoparkı olma özelliğine sahip. Kula’ya 16 kilometre mesafedeki Burgaz Köyü’nde yer alan peri bacaları, ülkemizin en genç volkanik arazisi. Kapadokya’da peri bacalarının şapkaları volkanik malzemeden oluşurken, Kula’da peri bacalarının şapkalarının çimentolaşmış çakıl ve kum depolarından oluştuğu biliniyor. Yapılan araştırmalarda bölgede 1 milyon 200 bin yıl önce volkan patlamalarının yaşandığı tespit edilmiş.

2013 yılında jeopark ilan edilen bölgenin içinde yer alan Kuladokya‘nın hala oluşmaya devam ettiği belirtiliyor. Düşünsenize, sonraki gittiğinizde yeni oluşumlar gerçekleşmiş ya da önceki gördükleriniz farklılaşmış olabilir. Kuladokya, bu özelliğiyle de Kapadokya’dan ayrılıyor. Giriş ücreti olmayan bölgede, bol bol fotoğraf çekebilir, kamp yapabilirsiniz. Ayrıca peri bacalarının olduğu bölge, yüksekte yer aldığı için verimli ovayı göz alabildiğine seyredebilirsiniz. Biz, bir gezi ritüeli haline gelen filtre kahvemizi, bir tarafında günbegün şekillenmeye devam eden peri bacalarının, diğer tarafında yemyeşil düzlüğün uzandığı eşsiz manzarada içmeyi tercih ettik. Ve bir gezimizi daha, eşsiz güzellikler görerek, dostane insanlarla tanışarak, yeni şeyler öğrenerek bitirmenin keyfiyle evin yolunu tutuyoruz.

#kula, #manisa, #kuladokya, #kula rehberi, #manisada gezilecek yerler, #kula türk evleri

Klaros’un gölgesinde

Lebedos ve Kolophon, Menderes’teki iki antik kent. Bugün ne Lebedos’la ilgilenilmiş ne de Kolophon’la. Her ikisi de birer tabelayla toprağın altında. Peki, Kolophon’a bağlı olan Apollon Klaros Bilicilik Merkezi’ni özel kılan şey nedir?

Yaylalara, ormanlara, kıyı kasabalarına, göl kenarlarına, kısacası doğanın kendini cömertçe gösterdiği yerlere ulaşmayı seviyoruz ama en çok hangisi derseniz, tarihi mekanlar deriz. Geçmişte yaşamış insanların izleri arasında nefes almak, ruhani gücüne inanılan tapınaklarında dolaşmak, kutsal olduğu düşünülen topraklarında gezmek ve her adımda yeni bir şeyler öğrenmek çok güzel. Başlarına gelen olaylar, yıkılan şehirler, yeniden yapılanlar, hatalar ve doğrularla yüzleşmek doyurucu oluyor. Antik kentleri gezerken ruhumuzun gıdasını aldığını ve yeni bir yer daha keşfetmek için hazır olduğumuzu hissediyoruz. Bu gezimizde de gün ışığına çıkmak isteyen iki İyon kentinin, Kolophon ve Lebedos’la, liman yerleşimi Notion’un göz ardı edilmişliğine tanık olacağız. Ve tüm bu kentlerin ortasındaki kehanet merkezi olan Klaros (Claros) Apollon Tapınağı’nı ziyaret edeceğiz.

#claros #klaros #ahmetbeyli #apollon tapınağı #izmirde gezilecek yerler #izmire yakın gidilmesi gereken yerler

Geçtiğimiz hafta biraz İyon kenti gezelim istedik. Hedef olarak iki tanesini belirledik ve bulunduğu bölgeyi gezmeyi de ihmal etmedik. İlk çağda, Anadolu’nun batı kıyılarına Yunanistan bölgesinden gelen Aiol ve Dorlar gibi yerleşen İyonlar, yaşadıkları bölgeye adlarını vermişler. İyonya, batıda Ege Denizi, doğuda Lidya ve güneyde Karya ile Dor şehir devletleriyle çevrelenmiş 12 kentten oluşuyor. Bizim ilk durağımız İzmir’in Menderes ilçesindeki Lebedos Antik Kenti oldu. Seferihisar yolundan Kuşadası’na doğru giderken Ürkmez’de İyon şehri Lebedos’un tabelasını görünce sahile doğru döndük. Biraz ileride karşımıza antik kent yerine; evlerin arasında kalmış, üzeri mandalina ağaçları ve otlarla kaplanmış, çevresi tel örgüyle kısmen çevrilebilmiş, önüne antik kenti anlatan bir tabelanın konduğu yaklaşık 2 dönümlük bir bahçe çıktı. Bahçenin hemen bitişiğindeki yazlıkların sahipleri antik kent manzarasıyla başbaşalar. Aklımıza ilk gelenler, “Bu evler buraya nasıl yapıldı? Buna kim izin verdi? Bu evlerin temeli atılırken çıkan tarihi eserlere ne oldu? Menderes ya da Büyükşehir Belediyesi burası için bir şey düşünmedi mi?” oldu. (Gerçi bu ve benzer soruları, Klaros hariç yol boyunca her gittiğimiz yer için sorduk.)

Bugün Kısık adı ile bilinen yarımada üzerindeki Lebedos, M.Ö. 7’nci yüzyılda kurulmuş. Efes’ten zorla getirilen kişilerin yerleştirildiği Lebedos, diğer İyonya kentleri kadar etkin bir kent olamamış, sanatçı ve bilim insanı yetiştirememiş. Bugün Ürkmez’de bir sanatçı ya da bilim insanı yetişti mi açıkçası onu da bilmiyoruz… Birçok İyonya kentine kıyasla adı çok daha az bilinen Lebedos’tan bugüne Helenistik duvarların, Gymnasium’un, tapınak terasının ve bazı konutların kalıntılarının kaldığı söyleniyor ama biz bunları göremedik.

#claros #klaros #ahmetbeyli #apollon tapınağı #izmirde gezilecek yerler #izmire yakın gidilmesi gereken yerler

Dikenli telle çevrilmiş bahçeden bakıp Kolophon Antik Kenti’ne doğru gittik. Orada da durum çok farklı değildi. Kolophon, Değirmendere ve Çamönü köyleri arasında yer alıyor. Değirmendere tatlı bir yer ama antik kent burada da kimsenin umurunda değil anlaşılan. Yön tabelası yok, antik kenti anlatan tabela parçalanmış. Arabanızla gidecekseniz buraya, aracı aşağıda bırakıp tepeye doğru yürümek zorundasınız. Görebileceğiniz çok fazla bir şey yok ama yine de orada olmak güzeldi. Neden burada kazı ve düzenleme çalışmaları yapılmıyordu?

Antik Smyrna (Modern İzmir) kentini güneye Notion ve Ephesos’a bağlayan en kısa güzergâh Kolophon üzerinden geçiyor. Kolophon verimli ovaya egemen, su kaynakları açısından zengin. Kuzeyde Değirmendere Çayı, güneyde Çamönü Çayı ile sınırlandırılmış. Antik kentin ortasından ise Kabaklı Dere Çayı ve Kuru Çay akıyor. Bu kadar su olunca modern dönem insanları bir baraj yapmakta sakınca görmeyip 2 km kuzeyde Tahtalı Barajı’nı kurmuşlar. Barajın yanında yükselen Bakla Tepe’de Kalkolitik ve Tunç Çağ’a ait kalıntılar var. 1922 yılındaki kazılar sırasında açığa çıkarılan mezar buluntuları, şehrin Geç Tunç Çağı’nda (yaklaşık M.Ö. 1500-1150) yaşam alanı olarak kullanıldığını gösteriyor. Bahsi geçen kazılarda Geometrik Çağ’a ait tümülüs mezarları, 2000 yılında yapılan İzmir Müzesi’nin kazısında da geometrik seramik ortaya çıkmış. İyonyalılar bu bölgeye geldiklerinde (muhtemelen M.Ö. 9. veya 8. yy’da) kurdukları kente Kolophon adını vermişler.

Turumuzdaki ikinci İyon kentinin merkezinden ayrılmadan önce çevrede biraz dolaştık. Kentin M.Ö. 7. yy’da, Ephesos ve Smyrna kentleri gibi Lydia krallarının hâkimiyetine girdiği biliniyor. M.Ö. 546 yılından sonra diğer Batı Anadolu kentlerinde olduğu gibi Persler Kolophon’u da zapt etmişler. Bu kent için olumsuz bir durum yaratmamış. Tam aksine yeni zengin bir ticaret döneminin başlangıcı olmuş. O kadar büyük gelişme göstermişler ki Kolophon sikke bastırmaya başlamış.

Kolophon’un limanı olan Notion…

Kolophon ticari servetini Notion sayesinde elde etmiş.

#claros #klaros #ahmetbeyli #apollon tapınağı #izmirde gezilecek yerler #izmire yakın gidilmesi gereken yerler

Sikkelerin verdiği bilgilere göre Kolophon M.Ö. 4. yy.’da büyük ve görkemli bir kent. Kentin savunma sistemini oluşturan surlar, M.Ö. 4. yy’a tarihlendirilmekte ve doğal kaya oluşumlarından da faydalanarak kenti çevreleyen tepeler üzerinde aralıklarla takip edilebiliyor. Kentin güneybatısında yer alan ve Akropolis Tepesi olarak adlandırılan alan, kentin mimari yapılaşma açısından en zengini. Tepenin kuzeydoğusunda yer alan teras şeklinde bir düzlük üzerinde, iki galeri ile kentin agorası var. Yine aynı tepe üzerinde taşlarla döşenmiş yolların kenarında çok sayıda konut alanı bulunuyor.

#claros #klaros #ahmetbeyli #apollon tapınağı #izmirde gezilecek yerler #izmire yakın gidilmesi gereken yerler

At yetiştirme çiftlikleri ile meşhur olan Kolophon, hala çeşitli sanayilerde kullanılan “kolophonium” reçinesi ihracatı ile ünlü olmakla birlikte, ünlü felsefeci Ksenophanes, şair Mimnermos ve ressam Apelles gibi önemli kişileri de yetiştirmiş. Ozan Mimnermos’un bir şiirinde kentten “Asya’nın büyüleyici kıyısı” üzerinde bulunan “sevimli Kolophon” olarak bahseder. Mimnermos aynı zamanda kentin Neleus’un öncülüğündeki Pyloslu göçmenler tarafından kurulduğunu belirtiyor. Kolophonlular, topraklarının verimliliği ve denizcilikteki ustalıkları nedeniyle çok varlıklıydılar. Kentlilerin zenginliği, rahat yaşam biçimini aşırı lükse dönüştürmüş. Zaman zaman lüks giysili ve misk kokusu sürünmüş olan binden fazla erkek agorada gezinirmiş. Antik yazarların düşüncesine göre lüks yaşam, Kolophon’un gücünü yitirmesine neden olmuş. Buna karşın, Kolophonlular, eskiden M.Ö. 8. ve 7. yüzyıllarda savaşçı olarak ve özellikle binici olarak ünlüymüş.

#claros #klaros #ahmetbeyli #apollon tapınağı #izmirde gezilecek yerler #izmire yakın gidilmesi gereken yerler

Kent, 6. yüzyılın ikinci yarısında Pers yönetimi altına girdiği zaman önemini kaybetmiş. Onun yerine Notion’daki kıyı yerleşmesi, yani “güneydeki kent” gelişmeye başlamış. Biz de Kolophon’da göremediğimiz antik kenti hayal ettikten sonra önce kentin kehanet merkezi Klaros’a, oradan da Notion’a geçtik.

Apollon Klaros Bilicilik Merkezi, 12 İyon kentinden biri olan Kolophon’a ait bir kehanet merkeziydi. Geçmişte insanlar buraya hayatlarının akışını öğrenmeye geliyor, dilekler diliyorlarmış. ‘Sudan haber aldıklarını söyleyen kahinler, burasını su kenarı olduğu için seçmişler’ diyor kitaplar ama ben akıllı adamlarmış, susuz yaşanmaz diyorum… Zaten bir dolu da adak geliyor. Onların yıkanması falan… Neyse… Klaros, mandalina ağaçlarının arasında kısmen de olsa ayakta kalmış yerlerden biri. Bu yüzden mi bilmiyorum diğer 3 yerleşim alanına göre çok daha iyi korunmuş ve yatırım yapılmış. Mesela onlarca antik kent gezdim ama tuvaletleri bu kadar güzel olanını görmedim. Keşke hepsi böyle olsa. Yine de bölge istediği rağbeti görmemiş. Oysa orayı tanıtmak için yapılacak o kadar çok şey var ki…

Kazı başkanı kim bilmiyorum ama tripotla içeride çekim yapılmasını izin vermiyormuş. Bu da bir başka dikkatimizi çeken şeydi. Karara bir anlam veremedim… Tripot kullanılmadığı için aslında alana daha çok zarar verildiğine kendimiz şahit olduk. Ayrıca antik kentlerle ilgili bu iki yüzlü tavrı anlamakta zorlanıyorum. Notion’a gittiğimizde tarihi çömlek parçalarının yerden adeta fışkırdığını gördük. Orada ne bir güvenlik var, ne bir koruma duvarı ne de başka bir şey… Notion, Ahmetbeyli’de denizi ve arkasındaki ovayı tepeden gören harika bir yer. 12 İyon kenti diye bir destinasyon yapılamaz mı mesela? Bu yapılar biraz daha ortaya çıkarılamaz mı?

#claros #klaros #ahmetbeyli #apollon tapınağı #izmirde gezilecek yerler #izmire yakın gidilmesi gereken yerler

Notion ve Kolophon arasına kurulan Klaros, İzmir merkeze 50 km uzaklıkta. Giriş ücretsiz. Otoparkın yanında mulaj heykel sergisi var. Mulaj, kazı alanında bulunan heykel veya yapı elemanlarının kalıbı alınarak yapılan birebir taklitlerine deniyor. Heykel parkında ayrıca Klaros Apollon Tapınağı’nın maketi de bulunuyor. Güzel düzenlenmiş..

Apollon Tapınağı’nın sellasında (kült heykelinin bulunduğu oda) büyük boyutlu Apollon heykeliyle birlikte Artemis ve Leto heykellerinin de ele geçirilmesi, burada Apollon’un yanı sıra kız kardeşi Artemis ve anneleri Leto için de bir kültün varlığına işaret ediyor. Aşağıya doğru indiğinizde Apollon Tapınağı’nda bir sunak görüyorsunuz. Tapınak ile sunak arasında kuzey-güney yönünde yerleştirilmiş 4 sıra halinde 100 adet hayvan bağlama bloğu bulunuyor. Üzerlerinde birer demir halkanın yer aldığı dikdörtgen formlu taş bloklar şimdiye dek bulunmuş olan tek örnek ve kurban törenleri için yapılan düzenlemelerle ilgili bilgi vermesi açısından büyük önem taşıyor. İnsanlar nesiller boyu dilekleri olsun diye adaklar adamış ve kurban kanı akıtmışlar. Sanırım burada biraz fazlaca… Gezerken ben de dilek diledik ama kurban vermek aklımızdan hiç geçmedi.

MANTO’NUN GÖZYAŞLARI

M.Ö. 13’üncü yüzyılda inşa edilen merkezin tarihi M.S. 4’üncü yüzyılda Hıristiyanlığın yaygınlaşmasına kadar uzanır. M.Ö. 13’ün yüzyılın sonlarında Thebai’den göçe zorlanarak buraya gelen Manto, bilicilik merkezini, Klaros’a kurmuş. Bugün bile içi suyla dolu olan ve kahinlerin su içerek kehanette bulunduğu tapınağın alt katındaki kuyunun yurdundan göç etmeye zorlanan Manto’nun gözyaşları olduğuna inanılırmış. Klaros’un tanınırlığı Manto’nun oğlu Mopsos’un merkezde kahin olmasıyla artmış.

Söylentiye göre, Troya Savaşı’ndan sonra ünlü kahin Akhalı Kalkhas, Mopsos’la yarışmak için Klaros Bilicik Merkezi’ne gelir. Bu kıyasıya yarışmayı kaybeden Kalkhas kahrından ölür. İlk bilicisi kadın olan Klaros’ta sonraki dönemlerde biliciler hep erkekler arasından seçilir. Kehanet merkezi, önce sadece Kolophon’un delegelerine hizmet verirken Büyük İskender’in kişisel başvurusunun ardından vatandaşları da kabul etmeye başlar. Öyküye göre Büyük İskender, Smyrna’yı aldıktan sonra Pagos Tepesi’nde (Kadifekale) uykuya dalar. Rüyasında Nemesis ilaheleri Büyük İskender’e uyuduğu yerde bir kent kurmasını söyler. Rüyasının yorumu için Klaros Kehanet Merkezi’ne başvuran Büyük İskender tanrıdan “Kutsal Meles çayının dışındaki Pagos’ta oturacak olan halk, üç hatta dört kat daha mutlu olacak” yanıtını alır ve Pagos’ta Yeni Smyrna’yı kurar. Bu olaydan sonra oldukça ünlenen Klaros, Yunan olmayan halkları da kabul eden bir kehanet merkezi haline gelir.

Tarihin tozlu sayfalarına bakınca bir çok hikayeyle karşılaşırız. Özellikle konu spiritüalizm ve bahsettiğimiz Klaros ise hikaye dinlemek kaçınılmaz olur. Biz hikaye dinlemeyi de anlatmayı da sevdiğimiz için tarihin asıl bu tarafı oldukça çekici geliyor. “Tapınakta kehanetler nasıl gerçekleştiriliyordu?” sorusu da başlı başına mistik bir törene götürüyor bizi:

Klaros Apollon Tapınağı’nda kehanetler, dolunay zamanı ay yükseldiğinde meşale ışığında ortaya çıkarmış. Ergenliğe henüz adım atmış 7 genç kız ve 7 erkeğin ellerinde defne yapraklarını sallayarak sunağın ve tapınağın önüne gelerek burada ilahiler okurmuş. Tapınağın önündeki Hekatomb adı verilen sunak alanında hayvan kurban edilirmiş. Hekatombaia Bayramları’nda ise bu alanda aynı anda 100 boğa kesilirmiş. Zaten Türkiye’nin ilk arkeoparkı olan Klaros Kutsal Alanı’nda bulunmuş olan hekatomb da, bu hayvan ritüelinin ilk arkeolojik kanıtıymış.

#claros #klaros #ahmetbeyli #apollon tapınağı #izmirde gezilecek yerler #izmire yakın gidilmesi gereken yerler

Halkın içeri girmesi yasak olduğu için dışarıdan gelen ilahiler eşliğinde Klaros’un kahini tapınağın altındaki kuyudan su içerek tanrı Apollon’a ulaşırmış. Kahinin cümlelerini, tapınak katibi dörtlükler halinde yazıya geçirerek dışarıda geleceğiyle ilgili soru soran kişiye ulaştırırmış. Bazen bu kehanetler bilmece gibi olur, sahibi çözmekte zorlanırmış. Bazen de soran kişiye rüyasında görünürmüş. Tıpkı Yeni Smyrna’yı kurmak isteyen Büyük İskender’e olduğu gibi…

Klaros'ta çıkarılan Homeros heykelinin mulajı

KLAROSLU HOMEROS

İlyada ve Odysseia destanlarının derleyicisi olduğu kabul edilen, Antik Çağ’da yaşamış İyonyalı ünlü ozan Homeros’un Smyrna (İzmir) bölgesinde yaşadığı varsayılır. Klaros kazıları sırasında Homeros heykeline bulunmasının ardından da Homeros’un Klaroslu olduğu kabul edilir. Bugün Klaros Kutsal Alanı’nda otoparkın yanındaki sergi alanında bu heykelin mulajı ve bilgilendirme levhaları bulunuyor.

Notion: Yeni Kolophon

Kolophon’da Persler hüküm sürerken, Notion da bir süre için Atina tarafından yönetilmiş. Ünlü tarihçi Thukydides Notion’un Kolophonlulara ait olduğunu yazmış. Notion, yöre halkı tarafından “Kale” olarak adlandırılıyor. Büyük İskender Anadolu’yu Pers egemenliğinden kurtardığı zaman iki kent bağımsızlıklarını yeniden kazanmış. Buna rağmen Büyük İskender’in valisi Lysimachos, Kolophonluları yeni kurulmuş bir kent olan Efes’te yaşamaya zorlamış, bunun üzerine de o zaman bazı Kolophonlular Notion’a taşınmışlar. Böylece Kolophon çok zayıf bir duruma düşmüş. Kolophon, Lysimachos’un ölümünden sonra 281 yılında yeniden inşa edilmiş ve Seleukoslar ile Attalosların yönetimi altında varlığını sürdürmüş. Bu dönem sırasında Kolophon, “Arkaik Kolophon” yani “Eski Kolophon” olarak biliniyordu. Bu ününü de yitirdikten sonra Kolophon, yaklaşık 15 km. uzaklıkta, güneydeki Notion’a çekildi.

Notion bundan sonra “Yeni Kolophon” ya da “Kıyıdaki Kolophon” olarak bilinmeye başladı. Her iki yerleşmenin gelişmesi, yeni Efes kenti tarafından büyük ölçüde engelleniyordu. Bu arada, 7. ve 6. yüzyıllarda parlak bir geçmişi olduğu bilinen Kolophon, önemini yalnızca Klaros’taki ünlü tapınak ile sürdürüyordu. Roma döneminde kent bağımsızdı ve asıl merkezi Notion’un akropolü içinde bulunuyordu. Ahmetbeyli Plajı’yla iç içe olan ve ilk kazıların 1921’de yapıldığı Notion’un batı ve kuzeyindeki iki kapı hâlâ ayakta. Helenistik Dönem’de yapılmış sur duvarları da çok iyi durumda. Kentin doğu ucunda ise tiyatro, agora ve bouleuterion (meclis binası) bulunuyor.

NE YENİR?

Pandemi yasakları gündemde olduğu için biz genelde yiyecek ve içeceklerimizi evde hazırlayıp çıkmayı tercih ediyoruz. Son durağımız olan Notion’a giderken yol üzerinde denize nazır bir köşe bulduk. Evde hazırladığımız sandviçleri yedik. Ancak oradaki araçta tavuklu pilav satılıyordu ve biz gittiğimizde 3-4 çift oradan yiyordu. Bu güzel manzarada yemeğin ardından bir yolculuk klasiğimiz olan kahvemizi de içtik tabiki.

NASIL GİDİLİR?

Bugün ne yazık ki Lebedos, Kolophon ve Notion’da tatmin edici düzeyde arkeolojik kazı yapılmadığından bunların arasında en görülmeye değer olan Klaros Kutsal Alanı’na nasıl gideceğinizi anlatmak yerinde olacaktır. Menderes ilçesine bağlı Ahmetbeyli Mahallesi’nde bulunan bilicilik merkezine ulaşmak için İzmir yönünden gelirseniz Menderes ilçe merkezine ulaşıp Gümüldür yolu üzerinden Ahmetbeyli’ye ulaşabilir. İzmir ile Klaros Kutsal Alanı arasındaki mesafe 55 kilometredir.

Aydın tarafından gelecekseniz Selçuk ilçe merkezine girip buradan Selçuk-Seferihisar yolu üzerinden Ahmetbeyli’ye ulaşabilirsiniz. Bu taraftan gelecek olanları yol üzerinde, İyon kentlerinin en güçlüsü olan Efes Antik Kenti de bekliyor olacak.

#claros #klaros #ahmetbeyli #apollon tapınağı #izmirde gezilecek yerler #izmire yakın gidilmesi gereken yerler